şükela:  tümü | bugün
  • (bkz: thanatos)
  • (bkz: jed rubenfeld)
  • 1920'de sigmund freud tarafından yaşam içgüdüsü'ne karşılık var olduğu iddia edilen içgüdüdür. bir diğer adı thanatos tur. yaşam içgüdüsü de eros olarak adlandırılır. sevgili freud bu iç güdüyü birinci dünya savaşı sonrasında evlerine dönen askerlerde gözlenen ve savaş sendromu olarak adlandırılan rahatsızlıkların ortaya çıkmasından sonra keşfetmiştir. eve dönmeyi başarmış ve bir çoğu fiziksel olarak yaralı askerde enteresan semptomlar başlamıştır. örneğin elini kaybetmiş bir asker hala bileğinden kopmuş olan elinin acıdığını hissetmekte, yanında bomba patlamış ama sanş eseri hiç yaralanmamış bir başkası ise, fiziksel hiç bir neden olmaksızın felçli olarak yaşamakta ve hareket edememektedir. savaş sendromunun tıpkı savaşın kendisi gibi bütün avrupa'ya yayılması ve tıbben açıklanamaması, freud'un önceleri pek de kabul görmeyen bilinçaltı teoremlerinin kabul edilmesine yol açmıştır. freud'da durur mu yapıştırmış cevabı;... gustav fechner’in “ tüm yaşayan süreçler sonuçta madensel dünyanın sürekliliğine dönüşürler ” ilkesini baz alarak ölüm içgüdüsü teorisini temellendirmiştir.

    aradan yıllar geçtikten sonra, kanser hastalığı ve hücrelerin ısrarla yaşamaya devam etme gayretleri de freud'un ısrarla yazılarında anlatmaya çalıştığı ve gerekli olduğunu savunduğu ölüm içgüdüsünün daha iyi anlaşılmasına neden olmuştur.
    tıpkı yaşam içgüdüsünden kaynaklanan libidinal enerji gibi, ölüm içgüdüsünden de saldırganlık doğduğu iddia edilir. ve yalnızca savaş sendromu yani savaş sonrası ruhsal hastalıklar değil, savaşın bizzat kendisi yani bir gerizekalı gibi ısrarla savaş isteyen bünyelerin rahatsızlığı da ölüm içgüdüsü ile açıklanır.

    see you.k.i.b.öptm.bye
  • iki gece önce içtim en son. içtim dediysem, litrelerle bira altı üstü ki bu aralar fazlasını kaldırabilecek ekonomik gücüm yok. hoş, asla da olmadı. bir -ara- vermek lazımdı; bir ay boyunca yuvarladıklarımdan sonra. fazla geliyordu, fazla geldiği belliydi ki titreme krizleri de kovalıyordu peşimi. bir ayın ardından, sınavlardan önce bile içtiğim bir ayın ardından bir gece; bir pazar gecesi gözlerimi kararttım. evet, pazar gecesi başardım. ne demiş george best; "bir süre hayatımdan kadınları ve alkolü çıkardım, hayatımın en kötü iki saatiydi." hayatımın, kısaca en kötü yirmi dört saatiydi. pazartesi işimin gücümün, uğraşmak adına doğdum işin gücün başında uyandım. dirseklerimden parmaklarıma kadar titreyen uzuvlarıma rağmen; hırs yaptım, her şeyi halledebildim ki son on senede "irade" gösterebildiğim tek konu buydu sanırım ki ardından soluğu saçma sapan bir marketten edindiğim altılı ile aldım ki o altılının devamı da geldi. çok ileri gitmiştim... o kadar ileri gittiğim olmadı asla, özellikle de alkollüyken. anahtarlığım olan çakıyı bir kez daha bileğimin dikine kullanmayı denedim fakat beceremedim. sadece avuç içimi; masanın üzerinde dik tuttuğum çakının üzerine ağlayarak defalarca bastırmakla yetinebildim. korktuğum, başarısızlık ya da yalnızlık değildi. sadece, anlamsızlık; bu boku yememde baş rolü oynuyordu. uyandığımda avcumdaki yaraları gördüğümde iki kez küfür ettim; biri cesaretsizliğime, biri aptallığıma olmak üzere.
    bugün... önce bir arkadaşım geldi. ardından bambaşka, mezun biri -hayatından memnun olmayanlardan- ve hiç tanımadığım, louie c.k. ayarında bir piç. güzel geceydi. evdeydim, bira vardı, gözlerim dönmeye başlamamıştı. sonra, muhabbet her ne kadar keyifli olsa da; içeri geçebilmek veya en azından bir şeyler dinleyebilmek adına götümü yırtarken, orta açıldı; biri kafayı vurdu ve topu kalemde gördüm.
    -senin de öyle bir olayın oldu değil mi?
    -evet, gerizekalı arkadaşlarımızdan birini, eski ev arkadaşım benim odama yatırmıştı. sabah seksi sırasındayken biz, kaşık pozisyonundayken "neredeyim ulan ben?" şeklinde bir inlemeyle kendimize geldik.
    az çok, muhtemelen yukarıda yazdığımdan çok daha rezil bir şekilde, sözlü olarak kendimi ifade ettim. oradan sonra her şey ters-düz, her şey siyah-beyaz. içkimi alıp, usulca odama çekildim; baktım ona, yine. gördüğüm ve benimle alakalı olmadığına inandığım tek şey; eski sevgilisi ve yeni sevgilisinin eski sevgilisi (tren) ile ilgili attığı bir tweetti. sosyal medyayı cayır cayır kullansam da, lanet ediyor oluşumun tek sebebiydi o siyah-beyaz, ters-düz, gece-gündüz...
    sonra lanegan yine başladı, tıpkı; tabanında "siktir git" yazan postalı suratıma yediğim günden bir kaç hafta sonra gerçekliğin farkına vardığım gün olduğu gibi; "cool water divine, now i'm thirsty with nowhere to go."

    http://bosmideyeikidubleviski.blogspot.com/…17.html
  • medyaya bok atan insanların, sosyal medya hesaplarının birbirinin aynı olması çok enteresan değil mi?
    ya da varoş kadınlardan dem vuran dişi twitter kullanıcılarının her cümlesinin "aq" ile bitmesi...
    veya incisözlük'ün ergen yuvası olduğunu iddia edenlerin her cümleye "beyler" diye başlaması...
    hatta sosyal ortamlarda cem yılmaz'ın şovunun küfürden ibaret olduğunu söyleyenlerin, dijital dünyada akla gelmeyecek küfürler kullanıyor ve bunun ekmeğini yemeye çalışıyor olmaları...

    bunları, incisözlük'ü, cem yılmaz'ı ya da herhangi bir şeyi aklamak için karalamıyorum. fakat kendinin fotoğrafını çekip; altına kırmızı bant yerleştirip üzerine beyaz arial bold fontuyla "gülmedim." "boş ver:)" gibi mesajlar yazan tiplerin komik olduğu, şovuna katılan erkeklerin kalçalarını avuçlayarak ününe ün katan hülya avşar'ın otorite kabul edildiği, yazar sıfatını blogunu ve diğer hesaplarını kedi, ayakkabı, kupa fotoğraflarıyla dolduran sorsan fenomen, gerçekte yalnızlığın dibini yaşayan kadınların aldığı boktan bir coğrafyada yaşamıyor muyuz?
    pekala, coğrafyadan uzaklaşalım.
    apple bilgisayarlar ile sadece üç beş sampleın birleştirilmesine müzik denilen, bir kadının kırbaçlanması da dahil bilimum tiksinç fanteziyi içeren; ataerkilliğin tavan yaptığı bir kitabın (grinin elli tonu) feministler tarafından bile yılın en iyisi seçildiği, rezil mizah anlayışını esrarlı kafalarıyla birleştiren adamların filminin çok komik varsayıldığı (this ıs the end) bir dünyada yaşıyor olmak, size neler hissettiriyor?
    sanat yok, savaş var.
    çünkü gerçek anlamda sanat yoksa, gerçek anlamda sanatçı da yoktur. gerçek anlamıyla sanatçının olmadığı yerde, savaş çığırtkanlığı tüm sesleri bastırır.
    mizah yok, aptallık var.
    mizah, eleştireldir; en azından gerçek anlamda mizah, eleştiriyordur. hiç olmadı kadın erkek ilişkilerinin monotonluğunu bile eleştirir ve bu bizi, düşünmeye iter. güldürürken düşündürmeli gibi bir şart koşulmaz, çünkü zaten düşündürüyordur. peki paintle yapılmış standart posterler sizi ne kadar düşündürür?
    umursamaz yaşamak güzeldir, elinizden geldiğince.
    etraftaki gelişmeleri görmezden geldiğinizi, nihilizmin doruklarını yaşadığınızı iddia ediyorsanız, her gün gazete haberlerini okuyamazsınız. kendinizle çelişirsiniz ki zaten çelişiyorsunuz.
    çözüm var mı?
    alkol, geçici bir intihardır derler...
    alkol, kafaya sıkılan kurşunsa; blues dinlemek, bilekleri kesmektir.
    ölümle, intiharla ilgili aklınıza gelen her türlü kötü düşünceyi, aslında ölüm içgüdünüzü tetikleyen metaları tüketerek bastırmak ne güzeldir halbuki.
    iyi geceler.
    http://www.youtube.com/watch?v=cd09c615xhs

    http://bosmideyeikidubleviski.blogspot.com/…-7.html