şükela:  tümü | bugün
  • yıllar önce okuduğumda, hayatıma 'alıntı defteri' diye bir şeyin girmesine neden olmuş kitap.
    bugün bu alıntıların hemen hepsini aynı keyifle okuyorum ama sanırım en sevimlisi şu:
    "pravca, küfür etmek için iyi bir dil değildi. cinsellik pis bir şey olmayınca, günaha girme diye bir şey de olmayınca küfretmek zordur."
  • bir kismi su anda bizim yasadigimiz sistemle (bkz: kapitalizm) bir kismi da sosyalizmle yonetilen bir dunya olan urras'ta odo adindaki bir anarsistin isyani ve kendi gibi dusunen insanlarla urras'in uydusu olan annares'e goc etmesi ve orada otoritenin olmadigi bir toplum kurmasindan 150 yil sonra olan olaylarin gectigi bir kitap.
    kitapta otoritenin olusmasi icin illa devlete, paraya veya mulkiyete gerek olmadigini anlatir.
    yazar cok olasi gorunen soyle bir tablo cizer:
    baskalarinin insanin kaderi hakkinda kararlar vermesi o insanin yasamini kolaylastirir ve insani hemen her konuda dusunme eyleminden uzaklastirir. ve sorumluluktan kacis ozgurluk korkusu yaratir. insanlar ne kadar iyi niyetli olsa da toplulugun devami, iletisimin sagligi vs. icin birlesen kisiler ve olusturulan kurumlar zamanla merkezilesir ve bu merkezilesme de kendiliginden otoriteye yonelir. (ozel bir yetenek gerektirdigi icin bir cok kisinin konu hakkinda soz soyleyemedigi ve soylenenleri de akli ermez diye kabul ettigi bilim bu kurumlarin basinda gelir.)
    bu yuzden devrim surekli olmalidir. devrim (bkz: enternasyonal/3)'teki gibi anarsistlerin annares'e tasinmasiyla son bulmamali, her kusak icine firlatildigi dunyayi bastan gozden gecirmeli ve yeniden yaratmalidir.
  • iri bir cümle barındıran kitaptır.

    --- spoiler ---
    "erkeğin istediği özgürlüktür, kadının istediği mülkiyet. seni ancak başka bir şeyle takas edebilirse serbest bırakır."
    --- spoiler ---
  • kitaptan en çok aklımda kalan şey, anarşist bir gezegenden normal dünya düzeninin hüküm sürdüğü urras'a gelen shevek'in bir ev ziyaretinde evin küçük çocuğu ile arasında geçen konuşma oldu. kitabın baş karakteri shevek'in kendisine turşu tabağını uzatan küçük çocuğa teşekkür etmemesi üzerine aralarında şu konuşma geçer:

    --- spoiler ---
    -bay shevek pek görgülü değil herhalde.
    -neden, ne yaptım?
    -teşekkür etmediniz.
    -ne için?
    -turşu tabağını uzattığım zaman.
    -onları benimle paylaştığını sanıyordum. hediye olarak mı verdin? benim ülkemde yalnızca hediyeler için teşekkür edilir. diğer nesneleri herhangi bir şey söyleme gereği duymadan paylaşırız. turşuyu geri ister misin?
    --- spoiler ---
    bu diyalog bana ismi mülksüzler olan bir kitabın özeti gibi geldi. insanların birşeylere sahip olduğu düşüncesini nasıl da erken yaşlarda edinmeye başladığını, mülkiyetin olmadığı bir gezegende yetişen biri içinse bunun nasıl da tuhaf karşılandığını, çok basit bir örnekle anlatmış ursula guin.
  • ursula nin bu kitaba bu ismi vermis olmasinin iki anlami oldugu soylenir kitabin sonsozunde.
    birincisi the possessed isimli dostoyevski kitabina gondermedir. ki burda possessed ele gecirilmis demektir. dosto. bu ismi anarsistlerin ruhunun seytan tarafindan ele gecirildigini ima etmek icin koymustur kitaba. ursula da aksi ismi koymustur. ne seytan ne de sistem tarafindan ele gecirilemeyenler manasinda. ve de diger anlami mulksuz manasinda iste.
  • ursula k. leguin’in 1974 yılında yayınladığı mülksüzler, 1920’lerin sonlarından itibaren dünya edebiyatında yaygın olrak görülen disütopya – komünist ve totaliter rejim korkusu sebebiyle gelecek hakkında umutsuzluk – akımının sona erdiği 70’lerde, o güne kadar yapılan tartışmaların ve ortaya atılan iddiaların karşısına olgun önermelerle çıkıyor. her ne kadar sorunlu olsa da yaşadığımız dünyanın da güzellikleri olduğunu bir kez daha hatırlatıyor okuyucuya. bilim kurgu tarzında yazılmış olmakla birlikte, mülksüzler, siyasi sistemlerin ve idealist yaklaşımların neler ifade ettiğini, ne gibi artıları ve ne gibi eksileri olabileceğini ve ne tür sonuçlar doğurabileceğini “gerçekçi, idealist ve ütopik” bir dünyalar sistemi yaratarak anlatıyor.

    kitapta, ursula k. leguin yarattığı iki dünya içerisinde anarşizm ve kapitalizmin yapılanmasını ve ekonomik düzenlemelerin sosyal yapıya etkisini çok çarpıcı bir dille okuyucuya iletiyor. hem ileri kapitalizmin (yaşadığımız dünyanın geleceğinin) ve anarşizmin (belki de en idealist ve ütopik yaklaşımın) gözüyle bakıyor ve kurguluyor, hem de bu sistemlerin ortaya çıkardığı sorunları bir bir, okuyucunun ayaklarını yere bastırırcasına gösteriyor. yaşadığımız dünyadaki gerçekliklerin aslında idealist teorilerin o an için varolabilecek en iyi yansımaları olduğunu ve sorunların hiçbir zaman tükenmeyeceğini vurguluyor bir bakıma.

    kitap kurgusu itibariyle iki ana gezegene sahip, anarres ve urras. hikaye anarşist bir dünya olan anarres’li bir fizikçinin kapitalist urras’a gelmesini, ve oradaki yaşam ile tamamen farklı olan kendi yaşamı arasında kalmasının yarattığı “kültür şoku”nu ve ardından geri dönüşünü anlatıyor. bu arada yazar bu şokun nedenini okuyucuya en iyi biçimde anlatabilmek için sürekli olarak “flash back”ler kullanarak iki gezegen arasında gidip geliyor.

    annares tam anlamıyla anarşist bir gezegen. sahip olmak yok, herşey ortak, kişi toplumun iyiliği ve “özgürlüğü” için çalışıyor ve böylece kendini kendince “özgür” kılıyor. gezegen, yapılanması itibariyle tamamen sıfırdan kurgulanmış ve üzerinde yaşayan toplum, idealistlerce öngörülen, saf anarşist bilince sahip. ancak leguin, öngörülen en ideal kurgunun bile insanın doğası gereği yine de sorunlu, hatta yaşadığımız dünyayı bazı yönlerden aratır olduğunu gösteriyor okuyucuya. bunu yaparken de anarşizmin temel açmazını ortaya koyuyor: sistemsizliğin yarattığı sistem; ve toplumdaki bireylerdeki sistemsizlik bilincinin/inancının yoğunluğu sebebiyle aslında varolan sistemin algılanamaması; ve bunun sonucunda bireyin özgürlük inancı ve düşüncesi doğrultusunda sistemsizliğin bir nevi kölesi olması durumu.

    bütün bunlarla birlikte, idealist söylemler içerisinde sıkça değinilen “sıfırdan kurgulanma” önermesini, “kıt kaynağın doğru kullanımının gerekliliği”nin yarattığı kaçınılmaz gerçeklik ile ciddi derecede zorluyor. yani ekonomik eşitsizliklerin ortadan kaldırılması ve herşeyin paylaşılmasının, eldeki kaynakları eşit olarak bölüşmeyi öngörse de bu paylaşım sonucunda herkes “çok az” da eşitleneceğini ve rekabet olmadığından yaşam standartlarının gelişmeyeceğini gösteriyor (nitekim yaşadığımız dünya’da sovyetler birliği’nin çöküşüne sebep olan ana etken de bu olmuştur).

    anarres, sonuçta “sistemsizlik sistemi”nin korunması için bir bakıma totaliterleşen anarşist bir dünyayı temsil ediyor ve sorunları okuyucunun kendi dünyasındaki idealist yaklaşımları yıkarcasına gözler önüne seriliyor.

    urras ise, okuyucunun yaşadığı dünyanın geleceği ile kolayca özdeşleştirebileceği, rekabetin can yaktığı, kişisel çıkarların yeri geldiğinde herşeyden önce geldiği, ekonomik dengesizliğin uçurumlar yarattığı bir dünya. ancak rekabetin getirdiği üretkenlik çerçevesinde teknoloji ve ürün çeşitliliği açısından çok ileri seviyede olan bir yer. anarresten tamamen farklı olan urras’ta, sahip olma ve en önemlisi “lüks” anlayışı var; zevkler doğrultusunda hareket etme ve istediğini elde etme çabası var. halbuki anarres’te, zevk kavramı toplumsal çıkarları korumak adına neredeyse yok edilmiş durumda.

    leguin mülksüzler ile, idealist yaklaşımlara kendini fazla kaptrımanın sonucu olarak yaşadığı dünyadaki güzellikleri yok sayan anarko-sosyalistlere adeta “yeter” diyor. ancak buna karşılık kendi söylemine de fazla kapılmayıp dengeli bir eleştirel yaklaşım sergiliyor ve gerçek özgürlüğün ne olduğunu okuyucuya açıkça sorgulatıyor.

    sonuç olarak mülksüzler’in kurgusuna oldukça başarılı bir bakış açısı ile yaklaşan bülent somay’ın kitabın “sonsöz”ünde söylediği gibi:

    “ mülksüzler, bir dizi taocu zıtlık üzerine kurulu. bu zıtlıkların en başında ikiz dünyalar olan anarres ve urras geliyor. bu iki dünya bir “ikili sistem” oluşturuyorlar, birbirlerinin etrafında dönüyorlar. her biri ötekinin “ay”ı. hangisinin ay, hangisinin dünya olduğu, ne taraftan baktığınıza bağlı. dünyalardan biri verimli, diğeri çorak; biri özgür, diğeri sınıflı ve sömürülü; biri “anarşist”, diğeri “arşist” (devletçi , yönetimci, hiyerarşik). roman iki yolculuk üzerine kurulu: biri gidiş, diğeri dönüş. ama aslında “gidiş”, eski dünyaya “dönüş” zaten. “dönüş” ise aslında, farklı bir insan olarak, farklı bir dünyaya “ilk kez gidiş”.”.
  • insanlarin nasil ozgur olduklarina inandirilip, gorunmez bir baskiyla nasil sundurulduklerini vurgular.
  • ursula nin en yarmis bilimkurgu eseri...
    orijin adi the dispossessed/1974

    "vermediniz seyi alamassiniz,kendinizi vermeniz gerekir.
    devrimi satin alamassiniz
    devrimi yapamazsiniz
    devrim olabilirsiniz ancak.."

    ar$ist ve anar$ist iki dunyanin super kar$ila$tirmasi
  • anrşizm şöyle güzeldir böyle iyidir, hadi hop hep beraber devrim yapıyoruz diye tutturmayan, kendisinin ne olduğunun artılarının da gediklerinin de farkında, ötekinin de ne olduğunun bilincinde, onu hazmedebilmiş kitap. belki de böyle olan le guin'in kendisidir. *
  • ursula k le guin ’in dehasına hayran olmamı sağlayan kitap. naçizane düşünceme göre sadece bilimkurgu değil, felsefe ve belki siyaset biliminin de referans kitaplarından biri olarak kabul edilmelidir. kitap boyunca urras ve anarres karşılaştırılır. anarres bir ütopyadır. urras’tan kaçan anarşistlerin kurduğu, tam bir dayanışma ve yardımlaşmanın hakim olduğu, tabunun olmadığı, cinsel ayrımcılığın anlamının bile bilinmediği bir yerdir. burada insanların tamamen özgür olduğu düşünülür kitabın başında, oysa okudukça anlaşılır ki aslında bu sadece teoride böyledir. üstün yetenekli ve zeki insanların çalışmaları, fikirleri anarşist düzeni (anarşi ve düzen?) korumak adına gözardı edilmektedir. herşey toplumun genelinin çıkarı içindir, bireycilik ayıptır. kitabın bu bölümleri bana ister istemez ayn rand ’ın atlas shrugged ’ini hatırlatmıştı. shevek ’in anarres’de yaşadıkları, inatla önünün kesilmek istenmesi sanki ayn rand’ın düşüncelerini doğrular gibiydi. gerçi ayn rand da ütopik bir yer yaratmıştı ama ursula k le guin’inkinden tam tersi nedenlerle. rand’ın ve le guin’in düşüncelerini karşılaştırabilmek için fırsatı olanların iki kitabı da okumasını tavsiye ediyorum. ben bir daha okuyacam hatta.

    insan anlamını bilmediği ve sorgulamadığı bir dünyada mutlu olamaz. urras’ı zaten söylemeye bile gerek yok, ideal dünyayla uzaktan bile alakası olmadığı en baştan anlaşılmaktadır. anarres ise ideal olması gerekirken olamayan bir yerdir. devrimi yapanlar zamanında değil belki ama onların torunlarının zamanında statükocu ve değişime kapalı bir yer olarak görülmektedir. çünkü yeni nesil sorgulamadan, araştırmadan kendini devrimin içinde bulmuştur. urras nasıl bir yerdi, insanlar oradan niye buraya geldi gibi soruları sormadan (daha doğrusu bu soruları sormalarına izin verilmeden) yetişmişlerdir. amaç varolan düzeni korumak gerisine de karışmamaktır. bu nedenle anarres’in ne olduğunu ve niçin olduğunu en iyi bilen urras’tan dönen shevek’tir. odo da bu nedenle gerçek yolculuk geri dönüştür demiştir bence. bu açıdan bakınca devrimin kendisi olmanın ne demek olduğu da çok daha iyi anlaşılmaktadır.