şükela:  tümü | bugün
  • istasyonda vietnam gazisinin kurduğu "insanlar kitapçıya işerse, toplum anarşiye yönelmeye başlar..." cümlesi ile yine aynı gazinin aşağıdaki konuşması beni alıp götürmüş, çok etkilemiştir...

    bu adam her gün işe gidiyor günde 8 saat haftada 7 gün. sinirleri bozulunca kendi varlığını sorgulamaya başlıyor. bir gün işten çıkmak üzereyken patronu yanına çağırıyor ve diyor ki; "hey bob neden buraya gelip kıçımı yalamıyorsun?", "hadi" diyor. "canın cehenneme, bu makası boynuna saplayınca yüzünün şekli nasıl değişecek aceba" diyor kendi kendine. sonunda beni düşünüyor "bir dakika" diyor, iki kolum ve iki bacağım var, en azından dilenmek zorunda değilim. ve elindeki makası bırakıp kıç yalamaya başlıyor...
    aslında ben ahlak yolunda trafik işaretiyim, "kırmızı" diyorum... "daha ileri gitmeyin"... bip bibi bip
  • hikaye, cesaretini kanıtlamak için ormanda yalnız uyuyan çocuk bir kral ile başlar. geceyi yalnız geçirirken kutsal bir görüntü görür çocuk kral. alevlerin içinden kutsal kase çıkar. tanrı'nın ilahi merhametinin simgesi... bir ses duyar: ''insanların yüreklerini iyileştirmesi için kaseyi koru.'' ancak çocuk kasede güç, başarı ve güzellik dolu bir hayatın garantisini görür. bu kısa şaşkınlık halinde kendisini bir çocuk gibi değil de aksine yenilmez hisseder. tanrı gibi... kaseyi almak için ateşe uzanır ama kase yok olur... ve eli korkunç bir şekilde yanar. çocuk kral büyüdükçe yarası daha da derinleşir. yaşama amacını kaybeder. kendine ve başkalarına inancı kalmaz. sevemez... sevildiğini hissedemez... bu olay onu hasta eder. ölmeye başlar.
    bir gün kaleye bir soytarı gelir ve kralın yalnız olduğunu görür. soytarı basit bir adamdır, o'nun kral olduğunu anlamaz. sadece yalnız ve acı içinde bir adam görür. ''seni üzen nedir dostum?'' diye sorar. kral şöyle cevap verir: ''boğazım kurudu, su içmeliyim.'' soytarı yatağın yanından bir kap alır, suyla doldurur ve krala verir. kral suyu içmeye başlar... ve yarasının iyileştiğini görür. ellerine bakınca ömrü boyunca aradığı kutsal kaseyi görür. soytarıya sorar: '' en parlak ve cesur adamlarımın bulamadığını nasıl buldun?'' soytarı cevap verir: '' bilmiyorum. tek bildiğim senin susadığındı.''

    hayatta mutluluk denen mefhumu yakalamanın en büyük yolunun ne olduğunu anlatır bu hikaye ve dahilinde filmin ana temasını oluşturur. çok klasik olarak addedilen "hayatta küçük şeylerle mutlu olmak", "olayların iyi tarafını görebilmek", "fedakar olmak", "bakabilmeyi bilmek", "bir varmış bir yokmuş insan oğlu" vb. söylemlerin aslında nasıl da gerçek olduğunu anlatır bize bu film. biraz fantastik, olabildiğince içten, olabildiğince açık... her şey çok basittir aslında, ne zaman yöntemini bulursun, öğrenirsin ve bilirsin; işte o zaman yaşam denen şeyin tadına sonuna kadar varırsın.
    the fisher king'in en büyük öğretisidir bunlar. elbette, yine hayata dair küçük tespitlerin repliklere döküldüğü sahneler de dikkatten kaçmaz.

    --- spoiler ---

    istasyondaki vietnam gazisinin elindeki kaba oradan geçmekte olan bir adam para fırlatır ama para yere düşer. jack parayı yerden alırken "sana bakmadı bile" der... vietnam gazisinin şahane bir açıklaması vardır : "bakmamak için para veriyor..."

    anne ve lydia konuşmaktadır. anne'nin doğduğundan beri erkeklerle çıktığını söylemesi üzerine lydia "ben aslında hiç kimseyle çıkmadım" der. bunun üzernie anne'nin söylediği şey ironiktir, bir anlamda gerçektir ve bir o kadar da komiktir : "iğrenç bir olay.... hiçbir şey kaçırmadın!" :)
    tam da bu diyalog üzerinden gidersek, filmde, aslında kadın-erkek ilişkilerine ve hangi tarafın nasıl hisler beslediğine dair çok güzel detayların da olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. anne, jack'in her türlü pok püsürüne, sorumsuzluğuna ve tüm paranoyasına rağmen onu taşır, ona bakar ve onun yanında olur. ama jack'in işleri yoluna girmeye başladığında anne tüm bu fedakarlığının karşılığını terk edilmek olarak alır. jack'in yalnız kalmaya ihtiyacı vardır çünkü. işte bu kadardır... erkek milleti öyle bir organizmadır ki anlayamazsın, anlamak için uğraşmak nafiledir. anne de bunu adı gibi bilen bir kadın olduğu için serbest bırakır jack'i. sonuçta, yine erkek milleti öyle bir canlıdır ki bumerang misali geri dönebilir tüm özgürlüğüne rağmen, aynen jack gibi. savunması da hazırdır: "seni seviyorum..." :)

    --- spoiler ---

    the fisher king, dostluktan, mutluluktan, mutsuzluktan, aşktan, hayal kırıklığından, unutmamaktan, kaybolmuşluktan, yere çakılmaktan, günü gelince yeniden doğabilmekten, özlemekten, sevgiden, kısaca insana dair her ne varsa onlardan dem vuran, baştan sona kadar harika bir filmdir velhasıl kelam. görmeyi bilene elbette...
  • uzun zamandır izindeydik, bir o kanalda bir bu kanalda kacırıp duruyorduk, dovunuyor, hayıflanıyorduk, malumunuz, cnbc enin sonsuz cabalarıyla muaffak olduk filme.
    soguk, paragoz radyo sunucusu*, bir dinleyicisine ögut vereyim derken bir felakete neden olur. parıltılı hayatı birden dibe suruklenir. aradan birkac yıl gecince bu basarılı sunucu ayyas bir sekilde intahara meyil vermisken, muhtemelen dunyanın en sevimli sizofreni* ile karsılasır. bu yıllar once neden oldugu felakette karısı öldugu icin deliren eski bir universite profesorundur. alkolik sunucumuz, vicdanını rahatlatmak icin sizofrenimize yardıma karar verir ve olaylar gelisir.
    fisher king suphesiz bir insanlıga, merhamete, sevgiye ulasma filmidir. delilik masalsı bir sekilde yucletilmis, aslında bos, anlamsız bir maddiyat icinde yuzen insanların dunyasının gercek delilik oldugunu anlatmak icin kullanılmıstır. hayat pamuk ipligine baglıdır, bir anda mahfolabilir, bir anda yeniden bir mucizeyle baslayabilir. asıl olan bir baskasının elinden tutabileek, ona yardım edebilecek yuceligi kendimizde bulmaktır. tabi tum bu temalar tum kutsal kitaplarda islenir, "komsun acken tok yatma" insanlık icin yeni bir ogreti degildir. fisher kingi boylesine etkileyici yapan, belkide, gozumuzun onunde hergun akan dunyanın icinde gecen bir hikaye olmasıdır.
  • jeff bridges ve robin williams'ın kariyerlerinin en başarılı oyunculuklarından birine şahit olunabilecek, amanda plummer ile mercedes ruehl'in de ikiliye harikulade ayak uydurduğu, deliliğin sınırında yeşeren ne varsa olgunlaşana kadar geçen sihirli süreci olanca naifliğiyle sunan 1991 tarihli terry gilliam şaheseri.

    insanlığın ikiyüzlülüğünü temelinden yakalıyor ve okşayarak yüzünü gün ışığına döndürüyor, soyup çırılçıplak çimenlere salıyor, uluyor ve bu esnada güldürmeyi de ihmal etmiyor, "küçük adamı havalandırıyor". eylemlerin, bir başkasına yardımı dokunacak seçimlerin kaynağında yatana eğilip soytarılığı üstleniyor ve diyor ki: "tek bildiğim senin susadığındı."

    iyi bir insan olmak isteyenlerin karşısına çıkıyor fisher king, kendini daha iyi hissetmek, içsel bir tatmin yaşamak, iyi bir insan olmak için elini uzatmanın, avucunun içindekini sunmanın kimseye gerçek anlamda bir yararı olmayacağını söylüyor. iyiliğin kökeninin iyi bir insan olma ereğinde saklı olmadığını, hiçbir zaman da saklı olmuş olmadığını, iyi eylemin yalnızca iyi eylem olmaklığında en saf halini aldığını, iyiliği eden ve iyilikten fayda sağlayan arasında sınırlandığı sürece anlamını bulduğunu, susayana susadığı için su vermenin insancıl lezzetiyle, daha iyi bir insan olmuş olmak için, ahlaksal değerler nazarındaki tanımı için, tatminkarlık için su vermenin zaman boyunca sözcüklerle, öğretilerle bulanıklaşmış metal tadının arasında aşılamayacak bir hissizleşme uçurumu bulunduğunu anlatıyor.

    robin williams travmatik sahnelerdeki performansı başta olmak üzere her sahnede filmdeki bir karakter olmaktan çıkıp filmin kanlı canlı bir parçası oluyor, jeff bridges keza aşınmış psikolojisini her sahnede hissettiriyor, karakterini en tepede devralıp dibe vurup parçalanana, parçalarını acı içinde bir araya getirip toparlanarak tekrar yükselişini tamamlayana kadar jack'in içine hapsediyor kendini. perry'nin ve jack'in dostluğunun yüzeyi elle dokunulur oluyor, gözünüzü yakıyor, aklınıza düşüyor.

    ustaca kurgu, usta yönetim, usta oyunculuk. travmalardan doğan masalların öyküsü.
  • central station'daki dans sahnesiyle flashmob'un fikir babası olduğu aşikar. tom waits de kısacık rolüyle yine gönülçelenlik yapıyor.
  • balıkçı kral, kral artur destanından bir karakterdir.

    ilk kez adı chrétien de troyes'in perceval şiirinde geçer.
    -------------
    öyküye göre şövalye perceval gölde balık tutan balıkçı kral'la karşılaşır. kral geceyi geçirmesi için onu muazzam kalesine davet eder. akşam kalede verilen şölen sırasında tuhaf bir ritüel gerçekleşir. genç bir adam törensel bir yürüyüşle kanayan bir mızrak taşıyarak önlerinden geçer ve bir odaya girer. daha sonra aynı şekilde iki çocuk bir şamdanla geçiş yapar ve aynı odaya girerler. son olarak güzel bir kız bir kadehle geçer önlerinden ve aynı odaya girer.

    perceval meraklanmıştır ama (önceki maceralarında) büyükleri fazla konuşmamasını öğütlendiğinden bu törenin ne ifade ettiğini sormaya çekinir.

    ertesi sabah uyandığında kalede yapayalnızdır. oradan ayrıldıktan sonra bir kocakarı karşısına çıkar ve perceval'e sitem eder. çünkü eğer perceval ev sahibine "kadeh kime ikram edildi? mızrak neden kanıyordu?" gibi uygun sorular sormuş olsa balıkçı kral iyileşecektir.
    ---------------

    t.s eliot'ın the waste land adlı şiiri de balıkçı kralın çorak krallığına gönderme yapmaktadır
    cinsel organlarından yaralanan balıkçı kral'ın kısırlığı ile krallığının topraklarının çoraklaşması arasında bir paralellik vardır. balıkçı kral iyileşirse topraklar da verimliliğine kavuşacaktır.

    t.s. eliot şiirde rider-waite tarot destesine de atıfta bulunmaktadır. şiir notlarında bu destedeki değnek üçlüsünün de balıkçı kralı temsil ettiğini düşündüğünü söylemiştir. (eliot'a katılmıyorum bu konuda. ama nedense ben de the fool'un perceval olduğunu düşünürüm.)

    ----------------

    richard lagravenese'in senaryosunu yazdığı 1991 yapımı the fisher king filminde robin williams'ın canlandırdığı parry karakteri perceval, jeff briddges'in canlandırdığı jack karakteri de balıkçı kral.

    --- spoiler ---

    ancak filmdeki kutsal kadeh öyküsü farklı. burada perceval balıkçı kralı kurtarıyor.

    --- spoiler ---

    şimdi ben bu yazıyı niye yazdım? ah evet. bir u2 şarkısı çalıyordu ve aklıma mercedes ruehl'in canlandırdığı anne karakterinin şu repliği gelmişti:

    two people could be across from each other and never find each other. two others could be on opposite sides of the world and nothing could keep them apart.

    (iki insan karşı karşıya bile olsa asla birbirini bulamayabilir. ama bir bakarsın dünyanın iki farklı ucundaki iki kişiyi hiçbir şey ayıramaz. )
  • robin williams hoşlandığı kıza video store'da film önerirken alttan 1982 yapımı yol'un göz kırptığı film.
  • kitle iletişim araçlarının sisteme olan katkısını, daha doğrusu doymak bilmez açlığını, insanı ve insanları tüketmesini sevgi yoluyla anlatan, eşine az rastlanan film.
  • filmde parry'nin panikle önerdiği porno filmlerden biri "creamer vs. creamer" gibi efsane bir isme sahiptir.

    edit: parry değil anne önermiş.