şükela:  tümü | bugün
  • ilginctir ki, the godfather uclemesinde, portakal cok onemli bir yer tutar. tahminimce sicilyanin portakali meshur oldugu icin olsa gerek, bu film serisi bir portakalin bakis acisiyla da izlenebilir. bakiniz the godfather serisindeki portakal olgusu:
    -ilerde michael corleone'e ihanet edecek olan sal karakterini ilk defa gordugumuzde bir portakal soymaktadir, sal ilerde olecektir.
    -woltz karakteri bir sahnede bir sepet portakalla birlikte gorulur, daha sonra adamin atinin kafasi kesilir.
    -don corleone* vurulmadan hemen once manavdan iki tane portakal alir.
    -bes ailenin katildigi toplantida tattaglia ve barzininin onune birer kase portakal konur, bu kisiler olur.
    -ve en onemlisi, vito corleone olmeden once bahcede torunuyla oynamaktadir, soyle ki, portakal kabugundan takma dis yapmistir kendine, sonra o da olur.

    bu olay serinin diger iki filminde de var ve de tesaduf olamayacak kadar fazlalar, hatta ikinci filmden simdi hatirladigim bir sahne, vitoyu isinden eden mahallenin kabadayisi fanucci olmeden once portakal kasasindan bir portakal aliyordu. bu konu kesinlikle arastirilmalidir.
  • kisinin portakala bakis açisini degistirebilen film.

    don vito corleone manavdan portakal alirken tetikçileri farkeder. kaçmaya çalisirken portakallar yere dökülür. portakallarin elinden gitmesi, ondan uzaklasmasi, bir saldiriya ugrayacagini fakat sonunda kurtulacagini haber vermektedir.

    the godfather part3 te michael corleone babalar meclisinde otururken masa birden sarsilmaya baslar. michael`in önündeki portakal sarsintiyla yere düser, michael portakalin yuvarlanarak kendinden uzaklasmasini izlerken, tepeden kursunlar yagmaya baslar. portakal, michael`dan uzaklasmistir, michael saldiridan kurtulmustur.

    vito corleone torunuyla oynarken ölmüstür. ölmeden önceki hareketi de agzina portakal kabugu yerlestirmek olmustur.

    part3 te michael`in düsüp ölmeden önceki görüntüsü incelendiginde elinde tuttugu portakal farkedilecektir.

    babalar meclisinde önüne portakal konan babalar öldürülür.

    part2 de michael`a portakal ikram edilir, fakat almaz. o gece saldiriya ugrar lakin ölmez.

    part2 de fanucci öldürülmeden önce eline portakal alir.

    bu üçlemede portakalla bir sekilde iliski kurup öldürülen daha nice kisi vardir.

    etkileyici sayilabilecek bir diger sahne ise part3`te portakal suyu ile ilgilidir. michael seker komasina girince hemen portakal suyu ister. portakal suyu onu hayata döndürür. kanaatimce bu sahnede michael`in yasamak için ölümlere, düsmanlarinin kanini içmeye mahkum oldugu anlatilmaktadir.
  • yatış pozisyonunda iken gecenin bir yarısı tv'de görür görmez oturma pozisyonuna geçtim ve ortalığı falan toparladım. sanki memleketten baba geldi.
  • stanley kubrick filmi 10 kereden fazla izlemiş ve the godfather'in gelmiş geçmiş en iyi film olduğunu söylemiş. (kaynak: imdb)

    ben ilk seferde anlamıştım keh keh :)
  • the godfather'ın hayatımdaki yeri ben daha seyretmeden önce, hatta ben daha doğmadan önce başlamış. balıkesir'de, 1973'te, annem bana hamileyken teyzem ve babamla birlikte şan sinemasına gitmiş bu filmi seyretmek için. gayet sakin bir kış gecesiymiş. filmden çıktıklarında ise lapa lapa kar yağıyor ve tüm balıkesir karlar altında bembeyaz bir görüntü sergiliyormuş. onlar da kar tanelerinin altında eve kadar şaşkınlık ve neşe içinde yürümüşler. işte o gün bugündür ben daha küçük bir çocukken bile ne zaman kar yağsa ya da ne zaman the godfather'ın müziğine bir yerde kulak misafiri olsak ya da ne zaman the godfather filmi ile ilgili bir muhabbet geçse, annem bu hikayeyi baştan sona tüm detayları ile anlatmaya başlar ve ben de ilk defa dinliyormuş gibi pür dikkat dinlerim.

    the godfather'ı ilk seyrettiğimde trt henüz siyah-beyazdı. çocuktum, ufacıktım, doğal olarak filmden hiç bir şey anlamamıştım ve sadece başındaki düğün sahnesi ile kafamda yer etmişti.

    seneler sonra - şimdiki aklımla - seyrettim bu sinema klasiğini. casting, senaryo, planlar, mekanlar ve müziğin bir filmin içindeki kusursuz uyumuymuş meğerse "baba". vito ve michael'ın bahçede yaptıkları o müthiş diyalogmuş the godfather logosundaki kukla iplerinin sırrı. düğünde şarkı söyleyen kepçe kulaklı, zeytinyağ sesli johnny'i beyaz perdede seyreden frank sinatra'nın neler hissettiğini düşündürüp beni gülümseten filmmiş ve hatta diane keaton'ın julianne moore'a ne kadar benzediğine hayret ettiren ve julianne moore'un da yaşlanınca filmlerde takım elbise ve kravatla boy göstermemesi için dua ettiren filmmiş ayrıca. sicilya'da kısacık bir aşk hikayesiymiş, bir kontak anahtarı ile son bulmuş ve de ilk ben değilmişim portakal kabuğunu ağzıma sokup canavar dişleri yapan. son sahnede "don carleone" repliğini takiben kapının kapanması ve kay'in yüzündeki o donuk bakışla beni oturduğum yerde mıhlayan filmmiş meğerse ve nihayet "ben neden bunca sene bu filmden uzak kalmışım?" diye sordurmuş bana. oysa ki her şey balıkesir'de, sakin bir kış gecesi yağan karla başlamış; ben daha doğmadan önce...
  • --- spoiler ---

    amerigo bonasera - amerikaya güveniyorum. servetimi amerika sayesinde yaptım. ve kızımı da bir amerikalı gibi yetiştirdim. ona özgürlük verdim ama ailesinin onurunu zedeleyecek bir şey yapmamasını öğrettim. italyan olmayan bir erkek arkadaş buldu. onunla beraber sinemaya gitti. geceleri geç geldi. karşı çıkmadım. iki ay önce diğer bir erkek arkadaşıyla kızımı gezmeye götürdüler. kızıma viski içirmişler. ve sonra ondan faydalanmaya kalkmışlar. kızım karşı koymuş. ve onurunu korumuş. bu yüzden onu bir hayvan gibi dövmüşler. hastaneye gittiğim zaman gördüm ki burnu kırılmış, çenesi parçalanmıştı. çene bir telle tutturulmuştu. çektiği acı yüzünden ağlayamıyordu bile. ama ben ağladım. neden mi ağladım? o benim hayatımın ışığı idi. çok güzel bi' kızdı. ama asla bir daha güzel olamayacak. üzgünüm. ben iyi bir amerikalı gibi polise gittim. iki çocuğu mahkemeye çıkardılar. yargıç onları üç yıl hapse mahküm etti. ama daha sonra cezalarını erteledi. cezalarını erteledi! yani o gün ikisi de serbest bırakıldılar. mahkeme salonunda aptal gibi kalakaldım. ve o iki serseri bana bakıp gülümsediler. o zaman karıma dedim ki "adalet için don corleone'ye gitmeliyiz".

    vito corleone - neden polise gittiniz? neden daha önce bana gelmediniz?

    ab - benden ne istiyorsunuz? herşeye razıyım. ama sizden istediğim şeyi yapın.

    vc - neymiş o?

    ab - o iki serserinin ölmesini istiyorum don corleone.

    vc - ben bunu yapamam.

    ab - size istediğiniz her şeyi veririm.

    vc - seninle yıllardır tanışırız. ama sen ilk kez bana bir şey danışmak ya da yardım istemek için geliyorsun. beni en son ne zaman bir fincan kahve içmek için evine çağırdığını hatırlamıyorum. karım tek çocuğunun vaftiz annesi olmasına rağmen. bence artık dürüst olalım. sen dostluğumu asla istemedin. ve bana borçlanmaktan korktun.

    ab - başımın derde girmesini istemiyordum.

    vc - seni anlıyorum. sen amerika'da cenneti buldun. işin iyiydi. iyi para kazanıyordun. polis seni koruyordu ve mahkemelerin yasaları vardı. benim gibi bir dosta ihtiyacın yoktu. ama şimdi yanıma gelip bana "corleone; adaleti sağla" diyorsun. ama bunu saygıyla yapmıyorsun. dostluğunu önermiyorsun. bana "baba" demek bile aklına gelmiyor. onun yerine kızımın evlendiği gün evime geliyor ve benden para karşılığı cinayet işlememi istiyorsun. değil mi?

    ab - senden adalet istiyorum.

    vc - bu adalet değil ki. senin kızın hala hayatta.

    ab - o halde acı çeksinler. onun çektiği gibi. bunun için ne ödeyeceğim?

    vc - bonasera; bonasera... bu kadar saygısızca davranman için sana ne yapmış olabilirim? eğer bana dostça gelseydin kızını mahveden o serseriler hemen acı çekmeye başlamış olurlardı. eğer senin gibi dürüst bir adam tesadüfen düşman kazansa bile onlar da benim düşmanım olurdu. o zaman senden korkarlardı.

    ab - dostum olur musun? baba...

    vc - güzel... bir gün -tabi o gün hiç gelmeyebilir- senden benim için bişey yapmanı isteyeceğim. ama o güne kadar bu adalet meselesini kızımın düğününde bir armağan olarak kabul et.

    ab - grazie grazie baba!

    vc - prego

    ...

    vc - bu işi şeye ver, clemenza'ya. güvenilir adam istiyorum. yani heyecana kapılmayacak adamlar. bizler cani değiliz. yani şu cenazeci öyle dese bile.

    --- spoiler ---

    *
  • dvd, vcd pazarlayan internet sitelerinin "bunu alan bunu da aldı" listelerine türkçe ismiyle koymamaları gereken bir film.
  • roman, balzac'in su sozleriyle baslar : "her buyuk servetin arkasinda bir suc gizlidir."
  • maykıl kanundan kaçmak için sicilya'ya geri döndüğünde, orada nerdeyse masal aleminden çıkma bir aşk yaşıyor. kendi atalarının memleketinde, bu memleketin doğasından kopma bir güzele kendini kaptırarak bir anda geldiği yeri unutup bambaşka bir hayatın mümkün olduğuna inanmaya başlıyor. sonra gerçekler onu geri çağırıyor, çünkü evri taym hi vants out, dey pul him bek in! maykıl'ın diane keaton'ın suratına baka baka yalan söylediği sahne, sinema tarihinde bir erkeğin en büyük güç gösterisidir herhalde. bu sahneyi izleyip de tüyleri diken diken olmayan yoktur. en başta söylenen yalanın yarattığı tepkiselliğimizi anlıyorum, ama bu derece büyük bir güç olmasının sebebi nedir? neden film boyu hem kendi eliyle adam öldüren, hem de riskli bir dizi katliamı son derece soğukkanlı bir stratejiyle hazırlayan maykıl'a birden bu sahne itibariyle saygı duymaya başlarız? neden o vakte kadar sadece "vay be helal olsun" dediğimiz adama karşı birden korkuyla karışık bir hayranlık besleriz birden? bu yalanın doğası nedir?

    sadece göz göre göre söylenmiş olması değildir. bu yalanın hayranlık verici yanı, maykıl'ın kendi söylediğine inanmamasıdır. maykıl mesela eniştesi gibi kendini kurtarmak için zayıflıktan dolayı söylememiştir bu yalanı. karısına gerçeği söyleme vaadi vererek, en samimi haliyle söylediği bu yalan, aynı zamanda kendisinin en samimi olduğu insana bile mesafeyi koyduğu andır. gerçeği bilmenin yükümlülüğünü alır maykıl. gerçeğin ne olduğunu bilir ve bunu saklamayı tercih eder. gerçeği yadsımaz, tüm yükünü kendi omzuna alır. bu herhangi bir insan için söylenebilecek en zor yalandır bence. kendi söylediğine kendini bir an bile inandırmadan, kendi bildiğinin yükümlülüklerini hiç yadsımadan; bir yükümlülük olarak yalan. kendini kurtarmak için değil, yeni bir durum yaratmak ve o durumun garantörü olmak için söylenen bir yalan. seni tamamen yeni yükümlülüklerle yalnız bırakan, ama bundan korkmayıp yükümlülüğü üstlendiğin bir yalan. o yüzden bir defa bile olsa hayatımda böyle bir yalan söylemek isterim ben.
  • dimagimiza "keep your friends close, but your enemies closer", "i'll make him an offer he can't refuse", "luca brasi sleeps with the fishes", "don't over-estimate the power of forgiveness", "if anything in this life is certain, if history's taught us anything, its that you can kill anyone" vb. replikleri kazimis muhtesem trio.. en az yilda bir defa izleyip silkinmeli insan. bu mudur diyen olursa, budur diyebilmeli gönül rahatligi ile.