şükela:  tümü | bugün
  • günümüzde türkiye'de yaşayan herkesin izlemesi gereken dizi. haberlerde gördüğümüz, şahit olduğumuz olaylarla, dizi arasında o kadar ürkütücü bir benzerlik var ki, insan gerçekten de, seyrederken rahatsız olmaktan kendini alamıyor. aşağıdaki repliklere bir göz atınca, ne demek istediğimi anlayacaksınız.
    not: spoiler yok ama bu konuda çok hassassanız okumayın.

    ---------------------------
    - bunun size garip geldiğinin farkındayım. ama sıradan sizin için geçmişte kaldı. bunlar şu an sizin için sıradan olmayabilir. ama bir süre sonra gelmeye başlayacak. bu, sizin için sıradan olacak.

    - meclis binasında katliam yaptıklarında, suçu teröristlere attıklarında, anayasayı askıya aldıklarında, hiçbirimiz uyanmadık. geçici olduğunu söylemişlerdi. zaten hiçbir şey bir anda değişmez. içinde olduğun kazan yavaş yavaş ısınırken, farkında olmadan haşlanarak ölürsün.

    - bunu yapmaya hakları yok. bunu yapamazlar.
    - yapabilirler. başkentten beri ohal durumundayız.
    - evet ama bu başka saldırıları önlemek içindi.
    - amaç teröristleri yakalamaktı. belki de hiç terörist yoktu.

    --------------------------------
  • "hiçbir şey bir anda değişmez: derece derece ısınan bir küvette farkına varmadan haşlanarak ölürsünüz."
  • aşırı muhafazakar, erkek-merkezci, sapına kadar dindar adamlar bir ülkede darbe yapıyor, muhalefet yapan kim varsa ya hapiste ya da idam ediliyor, kadınlar evlere kapatılmış birer rahimden ibaret...

    dur bir dakika dostum! lan!
  • ilk iki bölüm itibariyle çarpıcı diyebileceğim ve bu haliyle izlettirir bir dizi olmuş. kitabı nasıldı bilmiyorum; ama bu dizide anlatılanlar hiç de uzak değil gibi sanki.

    --- spoiler ---

    - artık bir "biz" olmalı; çünkü artık "onlar" diye bir şey var.

    --- spoiler ---

    tüm ötekileştirilenler* aşkına, şu üstteki replik nasıl içimi acıttı...
  • margaret atwood'un kadınların tüm haklarının elinden alındığı ve rütbeli askerlere köle olarak atandığı bir dönemi işlediği distopyasıdır. öncelikle çanakkale'de rum bir sahafın önerisiyle türkçe çevirisini okudum, çevirisini başarılı bulmadım. sonrasında elime ingilizce versiyonu geçti ki burada margaret atwood'un kelime oyunlarına, benzetmelerine, imalarına ve sözcüklerle dansına hayran kaldım. dolayısıyla, eğer imkanınız varsa ingilizce halini okumanızı öneririm.

    kitabın adındaki "damızlık" veya "handmaid" ibaresi döllenecek ve çocuk taşıyacak olan anlamında kullanılmaktadır. romanda yüksek radyasyon ve yaşam koşulları sebebiyle kadınların çoğu doğurganlığını kaybetmiştir. doğurganlığını koruyabilen bazı kadınlar ise "damızlık" kadınlar olarak nitelendirilmektedir. bu kadınların tek görevi doğurmaktır.

    kitap boyunca kadınların bir kast sistemi gibi ayrıldığını ve her grubun belirli bir rengi ve görevi olduğunu görüyorsunuz (aklıma osmanlı'nın azınlıklar için ayrı kıyafetler uygulaması gelmedi değil(geri bildirimler üzerine: burada benzetme sadece renkler için yapılmış olup osmanlı'da bu sistem vardı demiyorum).

    -en tepede olan kadınlar, "eş"ler; mavi renk elbiseye sahip olup en yüksek seviyedeki erkelerin "eş"leridir. görevleri "eş" olmak ve evi idare etmektir.

    - "martha"lar ise ev işlerini gören bir hizmetliler sınıfı. bu sınıftaki kadınlar çocuk doğuramayan (yaşı geçmiş, kısır vs) kadınlardan oluşuyor. yeşil renkli elbiselere sahipler.

    - "damızlık kızlar" ise tek görevleri çocuk doğurmak olan ve yüksek rütbeli askerlere atanan kadınlardan oluşuyor. elbiselerinin renkleri kırmızı olsa da bu kadınların kıyafet tarzları biraz daha farklı; yüzlerinde kırmızı peçe ve beyaz kanatlar, uzun bir kırmızı elbise ve kırmızı eldivenler.

    - "teyze"ler; bir çeşit damızlık kızların mürebbiyesi, eğitimden ve eğitim yerlerinin yönetilmesinden sorumlular ve görevlerine uygun "kahverengi" bir elbise giyiyorlar.

    - "ekonokadınlar" alt sınıf erkeklerin kadınları olarak; evi idare etme, eş olma, hizmet etme ve çocuk doğurma işlerini sürdürüyorlar; görevlerine göre yukarıdaki renklerden birini giyiyorlar.

    - "jezebeller" - bir nevi o dönemin fahişeleri ve eskort kadınları statüsündeler.

    -"koloni kadınları" - hiçbir gruba girmeyen bu kadınlar koloniye katılırlar ve orada en ağır işlerde çalıştırırlar. aslında bu sert kategorileşme mevcut durumda bile var olan bir kategorileşme.

    atwood'un bu feminist romanında öne çıkan en önemli noktalardan biri de bu. şu an kadınlara verilen haklardan bahsedilse bile yukarıdaki gruplaşmanın modern hayatımızda da var olduğunu hepimiz görebiliriz. ayrıca burada verilen renklerin de aslında toplumun sınıfını gösterdiğine dikkat çekmek gerekiyor. kitap boyunca vurgulanan noktalardan birisi ise; bu kadınlara okuma ve yazmayı yasaklamaları. toplumdan izole etme ve kendi içlerinde bile ayrışmaya sebep olarak aslında kadınları kendilerine bağımlı ve tutsak hale getirmiş olan bir toplum söz konusu. toplumu oldukça sert bir dille eleştiren, feminizm vurgusunu sıklıkla yapan; modern toplum olarak gösterilen bu korku tablosundan çok da uzak olmadığımızı vurgulayan bir romandır.

    ek olarak, platon'un "devlet" romanında kurduğu ütopik devlete ilişkin karşıt bir teori olduğunu da düşünüyorum. platon'un kurduğu yönetim biçimini erkeklere atfetmiş ve biraz da dejenere edilmiş haliyle uygulamıştır. dolayısıyla söz konusu sisteme de bir eleştiri olarak değerlendirilmesi gerekmektedir.
  • izleyen pek çok kişinin aksine 2. sezon 9. bölümü beğenemedim. sadece kilit iki sahne için yazılmış bir bölümdü. ama meriç acemi falan mı yazdı bu bölümü çünkü baya saçmaydı aslına bakarsanız.

    --- spoiler ---

    şimdi serena ve kocası toronto'ya gidecekler. diplomatik görüşme falanmış. ama tam sebep belli değil. neyi halledecekler belli değil. sırf luke ve waterford yüzyüze gelsin diye yapılmış bir şey. o sahne de inanılmaz kötüydü. luke'u oynayan oyuncu zaten dizinin zayıf halkası. figüranı bile yeri geliyor yürek dağlıyor. lakin luke'ta tam 3. sınıf sitcom oyuncusu tipi var, maalesef kabiliyeti de tipinden iyi değil :/
    karını esir tutup tecavüz eden adamla karşılaşma sahnesi en vurucu sahne olması gerekirken, üstelik bana göre toronto ziyareti diye bir şey çıkmasının tek sebebi bu sahneyken, hiç bir şey hissettirmeyen bir sahne olmuş.
    sonra nick ve luke barda konuşuyorlar, diyor nick karını tanıyorum bak bunlar da mektup bilmemne. luke demiyor ki kağıt kalem bulayım karıma not göndereyim. herif ordan buraya bi avuç mektup taşımış benim notumu da göndersin. o da baya kötü bir sahneydi.
    ama en saçması herhalde mektuplar sosyal medyada yayınlandıktan sonra kanadalıların yaa siz bu kdr kötümydnz yha :s diyerek görüşmeleri sonlandırmaları oldu. be aqlarım kaçan size sığınmış, bu insanlar hiç mi konuşmadılar daha önce? neler yapıldığını hiç mi anlatmadılar? gilead rejiminin başı adam geliyor, bu adamın manyak olmaması mümkün mü? mektuplar ortaya çıkınca mı anlıyor bu pembe götlü kanadalılar?
    meriççim sen mi yazdın bu bölümü ya baya mantıksız olmuş, aynı senin senaryoların gibi.

    edit: ay neredeyse manyak karı serena'yı unutuyordum. arkadaşlar serena geçmiş hayatını falan özlemiyor. öyle bir şey yok. serena sadece iktidarda olmadığını farketti artık, ona üzülüyor. kurduğu düzende dokunulmaz olduğunu sanıyordu, ülkeyi kocası yönetse de asıl hakimin o olduğunu düşünüyordu. kurduğu düzen onu da yemeye başlayınca tedirgin oldu. o dayağı yemeseydi serena gayet memnundu düzenden.

    --- spoiler ---
  • hulu yapımı dizisinde şoför nick'i gördüğüm her sahnede "aha beşir geldi..." diye diye dizinin tüm ciddi ve karanlık havasının ortasına sıçıyorum. nick'in adının nick olduğunu komple unuttuk, eşimle kendi aramızda bir yandan diziyi izleyip bir yandan diziyle ilgili konuşurken "beşir bunu niye kabul etti, beşir'in amacı ne?" falan demeye başladık öf lanet olsun, güzelim distopyayı mahvettim.
  • blu tv gibi bir oluşum üzerinden yayınlandığı için izlemediğim, izleyemediğim oluşum.

    her bok ayrı platformda yayınlansın amk, lig digiturk'te, avrupa kupaları tivibu'da, dsmart'ta, a dizisi puhu tv'de, b dizisi blu tv'de. siktirin gidin ya..
  • --- spoiler ---

    aunt lydia karakterini çok ilginç buluyorum. bu despot dinle kafayı bozmuş kadın aynı zamanda tuhaf bir şefkat sergiliyor handmaidlere. sezon finalinde janine'ni taşlatmayı buyurduğunda dahi bana bunu hissettirdi. konuşmakta güçlük çekiyordu, gözlerindeki yaşı eliyle savuşturdu. çok acayip bir karakter. oynayan oyuncunun da etkisi var tabi bunda. çok iyi bir oyuncu kesinlikle.

    bunun dışında handmaid'lere seremoni haricinde davranılış biçimleri de çok tuhaf. bazen köyden gözü açılmamış besleme gibi bir kız alınmış da evlerine getirilmiş gibi davranıyorlar. hem bu kızları önceki hayatlarında kahpe, yoz olmakla suçluyorlar hem de sanki hayatlarında hiç müzik kutusu görmemiş gibi müzik kutusu hediye ediyorlar, açıklama yapıyorlar uzun uzun. komutan olacak deyyus june'a ruj verip nasıl yapıldığını hatırlıyor musun ayağı çekiyor. ya da kadına cosmopolitan tarzı dergiler veriyor lan o kadın belki önceki hayatında da böyle dergiler okumuyordu. bu dincilerin küçük beyinlerini çekiçle parçalayasım geliyor cidden. handmaid'lere sahiden böyle cahil ya da engelli muamelesi çekiyorlar. gerçi köle-efendi ilişkisi böyle oluyor herhalde. çok da bir şey beklememek lazım.

    fred ile serena birbiriyle seks yaptıkları için suçluluk duygusu hissediyorlar. zira evli de olsalar, üreme haricinde zevk için yapılan seks bir günah onlara göre. ben hayatımda bu kadar sapıkça bir şey görmedim, duymadım. dincilik baki ama belli ki kul hakkı gibi bir konsept de olmadığından gencecik kadınları çocuklarından, eşlerinden koparıp kendilerine köle ediyorlar. dağlara taşlara isyan edesim geliyor dizi de olsa.

    beni en çok etkileyen sahnelerden biri moira ile june geçmişinde koşuya çıkmışken onlara pisliklermiş gibi bakan bir kadının yanlarından geçmesiydi. evet, belki peşpeşe 3 planlı terör saldırısı ardına pattadanak sıkıyönetim, üstüne oldu bittiye getirilen yasalarla bir dikta rejimi kuruldu ama ona gelinen yolda toplumun ne derecede yobazlaştığının küçük bir şekilde görülebileceği bir sahneydi. çok da moralimi bozan bir sahneydi. zira türkiye'ydi resmen. üstüne gidilen cafede servis yapacak olan barmenin hadsizliği, kendinde o kadınlara kahpe orospu deme cüretini bulabilmesi falan nefes aldırtmadı bana. zira çok çok tanıdık geldi tüm onlar maalesef.

    dün terapim vardı. olan bitenden bahsederken terapistim uzanıp sana kötülük yapmalarına izin veremezsin dedi. aklımda direk dizi canlandı, dizi hakkında konuşmaya başladım. komutanların eşleri hakkında, eğer bir çocuk olacaksa o çocuk onların değil kocalarının çocukları olacak, eğer ortada alınan bir haz varsa o hazzı kocaları alıyor. yarattıkları ve işlemesine yardım ettikleri bu sistemde onlara yarar hiçbir şey yok. ama yine de elimizi tutup sistemin bize tecavüz etmesi için oradalar. onlar benim düşmanım diye kendimden geçtim anlatırken. evet, komutanlar güç için orada. kendi güçleri perçinleniyor kendi otoriteleri ilan ediliyor. dünya onlara göre kurgulanıyor, onların kötülüğünü anlamlandırabiliyorum ama ya elimizi kolumuzu tutanlar... elimizi kolumuzu tutup bizi diktatörler tarafından yok ettirenler...
    işte onlar benim düşmanım...

    --- spoiler ---

    izleyin, bilhassa kadınlar izlesin. gerçekten hikayesiyle, sinematografisiyle, müziğiyle, sesiyle, oyunculuklarıyla bir sanat eseri. muhteşem.
  • distopyası %30, öykücülüğü %70 olan kitap. tersi olmasını tercih ederdim.

    koloniler, marthalar, teyzeler, damızlık kızlar, eşler ya da kim varsa hiyerarşik yapısıyla uzun uzun anlatılsın isterdim. ama yazarımız onun yerine marketteki balı uzun uzun anlatmayı tercih etmiş.

    ama,

    kadının okuması yasak. okuyabiliyorsa sadece gözetim altında incil okuyabilir. eğlence lanetlenmiş. iffet kavramı genişletilmiş ve erkek vicdanına hapsedilmiş. çocuk doğurmak bir rütbe hatta tek çıkış yolu. kadınların elindeki tek bilet, çocuk doğurmaları. doğuramayanın akıbeti meçhul. eğer hamile kalınmıyorsa sorun kesinlikle kadındadır çünkü erkeklerde sorun olması düşünülemez. ve dua makinaları. numarasını seçip makinadan alınan dua kartları. ötekisine gösteriş yapmak ve daha dindar görünmek için önemli bir araç. çünkü dindarsan iffetlisindir de. iffetliysen asi olmazsın. asilik en büyük günah.

    bu distopya değil lan. incil’i değiştir, bu kırsal türkiye toplumu. distopyanın içinde yaşıyoruz. öykümüz en fazla %10 hem de. daha kötüyüz.