şükela:  tümü | bugün soru sor
  • michael cunningham in pulitzer almis imgelemlerle paralleliklerle dolu virginia woolf tribute u.
  • nichole kidman ve julianne moore'un 4 ekim 2002'de gösterime girecek olan filmi..
  • filmin amerika gosterimi 27 aralik'a ertelenmis. virginia woolf rolundeki nicole kidman'a *, julianne moore disinda claire danes, toni colette, miranda richardson, ed harris * eslik etmekteler. yonetmen stephen daldry. yilbasi oncesi gosterimi oscar adayliklarini kacirmamak icin olsa gerek.
  • uzerinde paper yazdigim halde (makale yazdim desem daha mi turkce olacakti bilemedim) hakkinda imgelem paralalellikten ote bir sey yazamadigimi farkedip hic de sasirmadigim roman.

    michael cunningham biseksuel bir insan imis, oncelikle bunu sizinle paylasmak isterim. bir erkek sevgilisi icin bir kadin sevgilisini terkedip kacmismis da, bir kadin icin o erkegbi birakmismis da boyle yalama bir adam bu maykil. arka kapak fotografindan hic ibneye benzemiyor ama oyle.

    neyse maykil kitabinda herkes biraz biseksueldir, herkes biraz ibnedir temasini islemis. imgelemleri kimi zaman bu yonde. bundan ziyade mrs. dalloway isimli eserde gecen imge ve sembolleri de kullanmaktan cekinmemis, butun bunlari virgian woolf un gercek hayatini kurgulastirarak bu kurguyu 3 ayri kusakta yasamis 2 ayri kadinla harmanlayarak kitaptan sayfa calmayi bilmis.

    kitapta sari gul sembolu siklikla geciyor. sari tebessum filmini izleyip de sahika tekandin gotunden otesini izlemis olanlar sarinin ihanetin rengi oldugunu, kiskancligin sembolu oldugunu bileceklerdir. butun bu kadinlar kendi ic alemlerinde ihaneti yasiyorlar, onu bunu kiskaniyorlar, ellerine bi skim gecmedigi gibi, cevresindeki insanlara zararlari dokunuyor.

    yani maykil kaninghim sanki hasereleri anlatmis bu romaninda. bunun disinda the hours isminden de anlasilacagi uzere zamnin okunu hava pozlayip o andan tad almanin onemine dem vuruyor gibi. yani gulun acilisi, gulun kendisi ve varligindan daha onemlidir, zaman su gibi acar gider, olumden baskasi yalandir gibi candan ercetin felsefesini de gormek mumkun bu kitapta.

    sari cicekler, akan sular, donan gulumsemeler, birbirine meyleden, arzulayan bedenler arasinda kitap gel git basimizi agritiyor, kitabin sonunda sakli bir detay ile de "aa vay anasini demek boyle imis vay vay" dedirtmeye calisiyor (ben hemen anladim sonunu)

    neticede imgelemler, paralelelikler yazmamin otesinde deyecek bir sey anlatamadigimi farkettigim basa bela bir eser imis bu.

    okuyun sizin de benim gibi diyecek bir seyiniz olsun.

    cikis sarkisi

    sordum sari cicege annen baban var midir
    cicek ey dur dervis baba annem babam topraktir
  • filmin bir yerinde "mrs dalloway"in (meryl streep), richard strauss'un son dört sarkisindan birisini dinlemesi uygun görülmüs.
  • biseksuellik, homoseksuellik muhabbetlerinin yine hak yol olarak gosterildigi bir stephen dandry filmi. "amerikan toplumunda yakinda straight insan kalmayacak mi" ya da "biseksuel veya homoseksuel olmayan insanlar hicbir zaman mutlu olamayacak mi" gibi korkunc sorulari akla zorla getirten filmlerden biri.
    ayrica bir burun insani ne hale sokar nicole kidman'da uygulamali olarak gorduk.
  • uzun zamandir gercekten etkilendigim filmlerden birtanesi.izlerken ne biseksuellikten ne homoseksuellikten rahatsiz oldum, bir kere bile dusunmedim kim lezbiyen kim degil diye...butun oyuncularin dokturdugu, artik nicole kidmanin bu filmle oscar almasinin gerkli oldugunu dusundugum film. zira kendisi bunu julia robertstan on kat daha fazla haketmistir. fakat butun oyuncularin cok iyi oynadigini soyliyecek olursak kime haksizlik yapilir kime yapilmaz tartismasinin one gececegini dusundugum de olmadi degil hani. bugunlerde iyi filmler cekmekte basarisiz olan hollywood emektarlarinin sonunda iyi birseye imza attiklarina inandigim, film bittikten sonra bile sokagin ortasinda burnumu ceke ceke agladigim yapit.
  • kitabı okumadım ama filmin derdi asla cinsel kimlikler, cinsel tercihler değil. insanoğlunun kendi hayatıyla ilgili alıp veremediklerini masaya yatırıyor ve virginia'nın sözleriyle şöyle bağlıyor:

    to look life in the face
    always
    to look life in the face
    and to know it
    for what it is
    and at last
    to know it
    to love it
    for what it is
    and then
    to put it away...

    bu filmi seyrettikten sonra "i choose life" demek sanırım artık trainspotting'in finalindeki kadar kolay değil.
  • her ne kadar toplumda kabul goruyor gibi gorunsede hala aykiriligin simgeleri olan heteroseksuellikten farkli secimler filimde cok guzel kullaniliyor.. filmdeki homoseksuellik ogeleri, sosyal normlar, kisisel iliskiler ve aile baglariyla orulu duvarlari asmak, onlari disina cikmak istegini yansitiyor..
    you can't find peace by avoiding life cumlesi hala kulaklarimda yankilaniyor desem pek abartmis olmam sanirim..
  • philip glass'ı, filmin başını oluşturan** oyuncuları ve yetkin kurguyu filmden çıkarıyorum; sonra da çıkan sonuçla önüme geleni çarpıyorum; lâkin hiçbirinin sayısal değerinde bir değişiklik olmuyor..
    işbu halde, işlemin başında, dünyayı şöyle ya da böyle mesken tutmuş herkesin zaten 'yanlış yaşam'ı yaşadığı faraziyesinden yola çıktığım da göz önüne alınırsa, bu filmin bir derdi var mıdır? ki vardır; varsa anlatmak içün seçtiği yol neden bu kadar cereyan yapmaktadır? götü mü açıkta kalmıştır? bunca güzel bir mevzuu, göte pike olmaya yetmemiş midir? kitap, müzik, oyunculuk ve kurgu vasatînin üzerinde iken, filmin asıl cümlesi neden 40 çöpü bile denkleştirememektedir?..

    bu kadar mı efendiciğim? sanmıyorum, ama şimdilik kâfi evlât..
    süren ancak insan ömrü kadar, bu yüzden acele etmende fayda var, ayrıca istediğin yaşamdan başlama hakkın da yok, ona göre he; peki be peki..