şükela:  tümü | bugün
  • titanic ve atonement tadında geçen ama onlara ulaşamayan kate morton romanı. sıradan bir yaz günü zaman öldürmek için okunabilecek tarzdan bir kitap. kitabın üzerinde gizem yazmasına aldanmayın çünkü agatha christie romanları tarzı bir gizem yok ortada. hikaye birinci ve ikinci dünya savaşı zamanlarında geçiyor. kitap o dönemi de pek yansıtamıyor sadece askere giden insanların psikolojisi yansıtılmış. kitabın sonu ve gidişatının tahmin etmesi çok kolay ama anlamadığım bir şekilde de sayfaları çevirip sonuna kadar okumanızı sağlıyor.
  • "malikane varsa kesin viktoryen elbiseler, hayaletler, döşeli boş odalar, çok bombastik aile ilişkileri, gizemler, katil uşak da vardır huuuv" diyerek aldım, 1,5 günde okudum. büyük ev varsa orada olay vardır, ben buna inanırım. döt kadar apartman dairelerinde sıpsıradan hayatlar yaşamaktan başka ne yapılabilir, oysa malikaneler öyle mi? bir the others evi, bir ziyagil köşkü, hep hayaletli ve sansasyonel.
    neyse, şebekliği bir yana bırakırsak best-seller okumayı sevmem ama bu kitabı aşağıdaki sebeplerle sevdim vs sevmedim:

    --- spoiler ---

    titanic'i andıran yanları olsa da atonement'a benzerliği ağır basmış hatta esas oğlanın ismi bile robbie, fakat asıl erkekimiz asla bir robbie turner bir jack dawson değil, "hayatın sillesini yedim kızlar, ayrıca sigara içip şiir yazıyorum hadi kapıma dizilin" mottosunda bir salak, olmamış bir kere, insan sonunda "kadın kardeşi uğruna sevdiği adamı vurdu böhüheüğğ" filan diye üzülmüyor, sadece hannah'ya üzülüyor. hannah'nın karakterizasyonu ve karakterin gelişim/değişim, hayatın gerçekleriyle törpülenme süreci çok iyi anlatılmış. hayata bir asi olarak başlayıp teddy'le evlendikten sonra pamuklar içinde bastırılmış bir ev kadınına dönüşümünü çok gerçekçi buldum, o iyiydi. robbie'yi piyasaya çıktığı ilk andan itibaren sevmedim, böyle babamla ilişkim çok kötü ama felaket zenginiz adamlarında mutlaka bir bencillik, bir serkeşlik olur, sen kimsin ki kadına "kardeşini vur" diyebiliyorsun yahu, beyninin patladığıyla kaldın oh oldu. hiç üzülmedim lan. hannah gibi geniş vizyonlu bir hatundan bu salak gibi birine "şiir yazıyor, avurtları çökmüş, yaşanmışlıkların tortusu, evi bile yok oh ne bohemm" diyerek direkt tutulmasını beklemezdim, kısacası esas oğlan olmamış bir kere.

    daha ilk sayfalarda grace'in evin çocuğu olduğunu çaat diye anlamamız da başka bir zayıf yöndü, zaten kitap anlatılacak olaylardan olabildiğince uzaklaşıp(grace'in nasıl üniversitede okuduğu, alfred'i nasıl tekrar bulduğu, kızına karşı annelik hissedememesi, 2. dünya savaşı dönemi, robbie öldükten sonra hannah ile nasıl konuştukları, teddy'nin dedikodulardan etkilenişi, deborah'nın neler hissettiği, emmeline'in ölümü vb) anlatılmasa da olur bir sürü olaya uzun uzun yer verildiği için grace'in gerçeği anlama sahnesi de o kadar amatörce yazılmış ki "kesin bu kız yanılıyor, kendini frederick'in kızı zannediyor boşuna, bu diğer adamın kızı filan çıkacak" diye bekledim ama olmadı, kız birden "annemin cenazesini uzaktan izledi kesin ben bunların kızıyım yuppii" diyerek hizmetçilik işine daha bir aşkla sarıldı. kitap boyunca grace'in hannah'nın dibinden ayrılmayıp diğer kardeşi emmeline hakkında tek fikir beyan etmemesi ise bambaşka bir saçmalıktı.

    en güzel yönü alt katın ve evin emektarlarının anlatıldığı, hatta yaşlı grace'in riverton'ı ziyaret ederken kahyanın ve aşçı kadının hayaletleriyle konuştuğu kısımlardı, zaten evin zenginlerinden çok ayak takımı kurtarır böyle hikayeleri her zaman.

    deborah ah o deborah.. sana briony tallis'den bile daha çok küfrettim kart karı. kitabın sonunda müzmin bir abazan olarak kalmışsındır umarım yılansı fare görümce. geber.

    --- spoiler ---

    filmi çekilirse robbie'yi johnny depp, grace'i anna hathaway oynasın bence, cuk otururlar özellikle de robbie.
  • orijinalinden okuduğum riverton malikanesi sırlarla dolu bir gizem ve dönem romanı. 1920'lerde riverton malikanesi'nde intihar eden bir şairin hayatı günümüzde filme alınırken, zamanında o malikanede çalışmış 90'lı yaşlarındaki grace'in anlatımıyla aktarılıyor olaylar. grace'in anlatımındaki bariz pişmanlık tonu hikayenin perde arkasının yavaş yavaş aralanmasıyla anlaşılıyor. grace'in anlatımı zaman zaman aksıyor ve sürpriz son barındıran romanların düştüğü handikapa da düşmüyor değil yazar ama sonuna kadar merakla okutuyor ve bir dönem romanı olarak işlevini başarıyla yerine getiriyor.
    şairin varlığı hikayede birçok dönüm noktasının tetikleyicisi ancak şairin hayatından çok riverton malikanesi'nde yaşayan iki kız kardeşin hikayesine odaklanıyor ilk romanında kate morton. iki kız kardeşin inişli çıkışlı hikayesi ile kardeşlerden özellikle hannah'nın bir dönem romanı kadın karakteri olarak romanı sonuna kadar götürdüğünü söylesem yanlış olmaz her ne kadar sürpriz son tartışmaya açık olsa da. romanda esasında bir aristokrasi eleştirisi yapılıyor ve 1920'lerde kadın olmak, asker psikolojisi ve bir sanatçının toplumdaki yalnızlığının satır aralarından okunuşu şeklinde özetlenebilecek vurgular var.

    malikanede gerçekleşen olaylar, sırlar ve karakter ilişkileri ian mcewan'ın kefaret adlı romanıyla diane setterfield'ın onüçüncü hikaye adlı romanlarını hatırlatıyor. "yazlık roman", "kışlık roman" gibi ayrımlarım olmasa da yaza daha çok yakıştığını düşünüyorum bu romanın.
  • bestseller kitaplara karşı önyargım olmasına rağmen severek okuduğum bir kate morton kitabı. hemen bitiveriyor, karakterler de oldukça başarılı.
    yazarının soyadı bronte olsaydı hepimiz bilirdik, filmi-dizisi kesin çekilirdi, o cinsten. dramsa dram, tarihse tarih, aşksa aşk. kısacası ingiliz klasikleri tadında güzel bir roman.
  • yazar kate morton'un yayınlandığı dönemde bestseller satmış ilk kitabı... (bkz: riverton malikanesi)

    elbette bir dünya klasiği değil... çok komplike bir kurguya da sahip değil... yeni bir şey de söylemiyor. ama sıkıntıdan patlayacağınıza çatır çatır zevkle okuyabileceğiniz bir kitap...

    kitap tanıtımı (alıntıdır): riverton malikânesi, iki savaş arasında ingiltere'de geçen, muhteşem bir ilk roman. aristokrat bir ailenin, bir evin, gizem dolu bir ölümün ve sonsuza kadar kaybedilen bir yaşam stilinin hikâyesi ve bu hikâye her şeye tanık olup on yıllar boyunca bu sırrı içinde taşıyan bir kadının ağzından anlatılıyor.

    grace bradley, riverton malikânesi'ne daha küçük bir kızken, birinci dünya savaşı çıkmamışken, hizmetli olarak girmişti. yıllar boyunca hartford ailesine bağlı kaldı, özellikle de ailenin iki kızı hannah ve emmeline'e. 1924 yazında evde verilen şatafatlı bir partide genç bir şair kendini vurdu. olayın tek tanığı emmeline ve hannah'ydı ve sadece ikisi –ve tabii grace- gerçeği biliyordu.

    sene 1999, grace 98 yaşına gelmiş ve huzurevinde son günlerini yaşıyor. o yaz yaşanan olaylar hakkında film çeken bir film yapımcısı ziyaretine geliyor. grace'i riverton malikânesi'ne götürüp anılarını canlandırıyor. geri dönüşlerle anlatılan bu hikâye, grace'in öyküsü.

    edward dönemi aristokrat bolluğunun son günlerinde, savaş bu rahatlığı paramparça etmeden hemen önce geçen ilk gençlik yıllarının, canlı yirmili yılların ve sonsuza kadar kaybolan bir yaşam tarzının öyküsü. roman sırlarla dolu -kimileri açığa çıkıyor, kimileri sonsuza dek saklı kalıyor. aynı zamanda hatıralara yapılan bir yolculuk, savaşın verdiği yıkım ve tarihte baş döndürücü bir döneme açılan çok özel bir pencere riverton malikânesi.

    avustralya'da ilk yayınlandığında da çok beğenilen bu roman, 2007'de ingiltere'yi salladı ve satış rekorları kırdı. riverton malikânesi capcanlı, elinizden düşüremeyeceğiniz bir gerilim ve tutku romanı. riverton karakterlerini asla unutamayacaksınız.

    kaynak: http://www.idefix.com/…asp?sid=o9ih1swfbm8mjjj2gy0m