şükela:  tümü | bugün
  • nefis bir ang lee filmi.
    filmdeki en önemli noktalardan biri, soğukta moleküllerin hareketsizleşmesi tespitidir. böylece nefes aldığında soluğunla bedenine sokabileceğin hiçbir şey kalmıyor. moleküllerin hepsi sabit halde. bunu filmde güçlü bir metafor olarak kullanmış yönetmen. insanlar arasındaki gerçekleşmeyen duygu transferinin ve iletişimsizliğin altı, bu şekilde kalın bir kalemle çizilerek verilmiş.
  • hayranlık duyduğum arthur penn'in amerikan kasaba muhafazakarlığını yozlaşma ve çürümeye paralel tasvir ettiği the chase filmini anımsattığı için özel bir ilgi gösterdim. aslında iki film arasında direkt bir benzerlik var denemez. sadece ruhsal bir akrabalık var gibi.

    bu tarz filmlerin temel sorunu banliyöye, gettoya, uzak bir taşra kasabasına ya da çöle sıkışmış insanların ikiyüzlülüklerini, çıkış noktası arayışlarını, mutluluk düşünü trajediyle harmanlayarak tasvir etmekten ibaret, denebilir. ama trajediye kilitlenen yapıtlar çoğunlukla ölümü bir zar olarak ortaya sürerler. bu birkaç sonuç doğrurur:

    1) ölüm yaşamın sonudur, ama hayatta kalanlar için yeniden başlama fırsatı verecektir.

    2) öyleyse umut her zaman vardır, çünkü hayat bir şekilde devam eder.

    3) ancak ölüm hayat hakkında düşünme fırsatı vererek bizi sarsar ve kendimize getirir.

    açıkçası bu saçmalıklardan sıkıldım artık. beckett'ten ödünç alarak söylersek, yaşamın kendisi zaten ölüme doğru bir sürükleniş, bir geri sayım değil de nedir? yaşamın anlamını düşünmek için illaki bir trajediyle mi karşılaşmak zorundayız? hayatın kendisi, otto rank'ı refere ederek ifade edecek olursak, anne bedeninden biyolojik kopuşla birlikte ruhsal kaygının başladığı nokta değilse nedir?

    ben olsam yaşamın karşısına ölümü koymazdım. yaşamın ölümü de içerdiğini kabul eden kişi özgürdür. felsefe yapmaya hiç gerek yok.

    ama the ice storm için hedef olasılıkla şu: yozlaşan, giderek çürüyen küçük bir dünyanın sorununu salt libidonik eksikliğe ya da başarısızlığa dayandırarak, yanı sıra ölümü de söz konusu çürüme için bir uyarı ateşi gibi göstererek bir umut ışığı yakmak. eğer insanlara ölümün soğuk ve katlanılmaz yüzünü gösterirsek her şey yoluna girecektir. amerikalılar böyle kolay sanıyorlar hayatı.

    sizce de saçma değil mi? tam bir vakit kaybı. cinsellik sadece çocuk yapmak için mi icra edilmeli? bir insanı aldatmak kişisel bir problemdir, toplumsal bir ahlaki çürümeyi işaret etmez. ama film ekibi öyle düşünmüyor. nerede bir düzüşme varsa orda bir ahlaksızlık vardır. evet, bu kafa amerikan kafası!

    çocuklarımıza sahip çıkmamız ve asla başkalarıyla yatmamamız gerekir. big brother gibi sürekli çocuklarımızı gözetlemeliyiz ki aman ha onlar da düzüşebilirler. önlem almalıyız. bu çaba sadece muhafazakârlık belirtisi anlamına gelmez; aynı zamanda bir öneri getirir: ahlak çok önemli bir şeydir, ona sahip çıkmalıyız. yoksa ne komşuluk ilişkileri kalır geriye ne de sevgi ve saygı. bir toplumu ayakta tutan göstergeler bunlar mı acaba? eşler olarak birbirimizi sevmeye devam edersek, komşularımıza saygı beslersek ve onlarla yatağa girmezsek yeterince ahlaklı olmuş oluruz. ve tahmin edilebileceği gibi ekonomik bir parametre sunulmaz. bu tarz bir okuma yapmak imkansızdır. sorun sadece psikolojiktir, ahlakidir, bireyseldir filan edebiyatı.

    hollywood makinesi için cinsellik her zaman bir sorun olagelmiştir. düzüşmek bir yozlaşma belirtisidir. asıl ikiyüzlülük bu değil midir? zannedersiniz ki hollywood bir film sektörü değil de bir kilise anasını satayım. yönetmenler de aslında rahip. herkes birer keşiş ve misyoner. izleyiciyi de sikini masa altında gizlice kaşıyan papaz zannediyorlar herhalde. bu sıkıcı filmleri ne de kolay pazarlıyorsunuz akıl alır gibi değil.

    ama beni asıl tiksindiren bunlar değil, şu: doğanın kendisini de bir uyarı olarak göstermek. metafizik saçmalıklara kapı açarak tanrısallıkla ilişki kurmak. böylece ahlaki vurguların sonuçlarını tanrısal düzlemde tartışmaya açmak. yaklaşan buz fırtınası aslında trajedinin habercisidir. ve izleyici de salak değil ya bir kötülük olacağını hisseder. yani olan bitenden doğa (ya da tanrı) bile rahatsızdır edebiyatı. tabii yersen. halbuki insan doğanın dışında değil, doğanın kendisidir. ama kim takar nietzsche'yi filan!

    the chase ise toplumsal linç duygusunu, aşkı, serüveni, sorumlulukları, şiddeti, cinselliği, suçu, çürümeyi, ahlaksızlığı, ikiyüzlülüğü bir mercek altında büyüterek inceler. nerde the chase nerde the ice storm. biri anti-hollywood diğeri hollywood. penn'in the chase filmini daha sonra yazacağım.

    son olarak; nuri bilge ceylan bir röpartajda şöyle der:

    "kabul edilmiş veriler üzerinde yaşıyoruz ve dünyayı gerçekten olduğu gibi değil de bize söylendiği gibi, öyle olduğuna inandırıldığımız gibi görmek alışkanlığını çabucak ediniveriyoruz. sanat eserleri biraz da bu noktada önem kazanıyor: klişeleri yıkmak, bakışımızı zenginleştirmek..."

    bu açıdan bakıldığında the ice storm'un mevcut klişeleri kullandığı, sosyal konuları derinleştirerek tartışmak şöyle dursun belirli tuzaklara düştüğü görülebilir. statükoyu başka bir formda cilalayarak yeniden ürettiği söylenebilir. dünyayı aynen gördüğü gibi görmemizi dikte ettirdiği ileri sürülebilir. peki, ne yapmalı? sanırım gidip ağzımı çalkalayacağım!
  • orada yaşayanlar haricinde var olduğu bile bilinmeyen bir yerde yaşayan, ve çaresizce "biz burdayız, yaşıyoruz"u kanıtlamaya çalışan birkaç ailenin hikayesi. oyunculuklar güzel, müzikler güzel, atmosfer güzel. çarpıcı realist anlatımı ile içine çeken, izlenilenler sanki başa gelmiş hissiyatı oluşturan bir film.

    diğer kar/soğuk filmlerinden ayırmak gerek bunu zannımca. misal fargo'da, a simple plan'da, soğuktan ziyade karın beyazlığı ile sağlanan bir dinginlik ve hiçlik hissi ön planda idi. oysa ice storm'da "sakin ama tedirgin" ya da tabiri caiz ise "fırtınadan önceki sessizlik" teması baskın. (filmin ismi birçok yönden çok uygun, zekice)

    american beauty'nin esin kaynağı, çarpık aile yapısını resmeden sosyal bir eleştiri değil ama bu film. basitçe, arada kalmışların dramı. muhafazakarlığı tamamen elden çıkarıp celebrity hayatı yaşaması mümkün olmayan birkaç ailenin umarsızlıkla muhafazakarlık arasında bocalaması, ikisine birden meyledip ikisini de becerememesi. etrafta fazlaca esen bir şehvet rüzgarı yok, tutku dolu yasak aşklar yok.

    geri dönüşü olmayan bir yıkımın hikayesi.
  • ne tuhaftır ki amerika'da -tıpkı burada sözlükte olduğu gibi- aslında bir roman uyarlaması olduğu hollywood ona (da) el attıktan sonra anlaşılmış filmdir. yazar rick moody 1994'te bu romanı ilk bastırdığında yer yerinden oynamamış elbette. ancak 3 yıl sonra ang lee ve james schamus onu beyazperdeye taşıyınca gecikmiş bir bestseller olmuş. olmuş ama olaylı. amerika edebiyat çevrelerinde sivri çıkışlarıyla tanınan eşcinsel yazar/eleştirmen dale peck, moody hakkındaki şunları yumurtlayınca herkes doğru mudur diyerek moody okumaya başlamış:

    "for me, the beginning of a rick moody book is a bit like having a stranger walk up and smack me in the face" (benim için bir rick moody kitabının başlangıcı, bir yabancının karşıma gelip suratıma bir tane patlatması gibidir)

    bir tane daha:

    "the black veil is the worst of rick moody's very bad books" (the black veil rick moody'nin çok kötü kitaplarının en kötüsü)

    ve elbette skandal yaratanı:

    "rick moody is the worst writer of his generation" (rick moody kendi neslinin en kötü yazarı)

    moody'nin dili -çoğunlukla- yalın. anlattığı dönemi çok iyi hatırlıyor, hatta romanı o dönemlerde liste başı olmuş şarkıları, futbol müsabakaları sonuçlarını, mobilya tiplerini, giysi dikişleri ve kumaş/dokuma çeşitlerini içerecek kadar ayrıntılandırmış. bu ayrıntı kalabalığı romanın ana hikayesini sapmaya uğratıp eseri ansiklopedik bilgi kaynağı klasmanına sokacak kadar yoğun yer yer. açıkçası genç-orta yaş amerikan edebiyatı içerisinde moody kesinlikle en kötü yazar değil, ancak filmdeki odak keskinliğinin romanda olmadığı çok bariz. romanın ilk cümlesini (size küçükken tanıdığım şu aile hakkındaki komediyi anlatayım) görünce peck'e biraz hak verdim.

    roman 3 bölümden oluşuyor: hood ailesinin tüm bireylerinden ayrı ayrı bakış açılarıyla bir neydik-ne olduk'u içeren birinci bölüm; buz fırtınasının geldiği ve ünlü anahtar (ve new york'ta uyku ilacı) partisinin yer aldığı ikinci bölüm; fırtına sonrası üçüncü bölüm. bu anlamda film nerdeyse tümüyle romana birebir bağlı, hatta moody kendisi bile film için "ang lee romanımın ikiz kardeşini yarattı" demiş. elena ve wendy'nin ağzından anlatılanlar romanın en vurucu kısımları (wendy karakterinde ailesinden sevgi göremeyen çocukların bu eksikliğin kötü bir kopyası olan sekse yönelmesinin anlatımı müthiş). ancak paul'ün (ki moody'nin kendisi) "fantastic four" referansı dışında anlattıkları ve güya "ev"i birarada tutmaya çalışan benjamin'in sözleri romanı dengelemiyor; moody'nin "dişi" gözü çok daha keskin.

    kitabın en aptalca tarafı en sonunda 10 küsür sorudan oluşan bir tartışma listesi içermesi (sizce şu karakter neden böyle yaptı, wendy olsaydınız siz ne derdiniz, gibi). moody utanmasa neredeyse bir okuduğumuzu anladık mı sınavı çekecekmiş bizlere. peck'in gözünden bu kendini beğenmişlik nasıl kaçmış anlayamadım.

    okuması ilginç bir deneyimdi. ancak filmin aurasını kitapta bulamadım. ya da şöyle açıklayayım: kitap sizi film gibi tokatlamıyor. yıllar geçse de filmi aynı duygularla anabilirsiniz ancak roman biraz saman tadında. yeri gelmişken zeytin'in yorumuna da katıldığımı belirteyim (bkz: artık olmayan entry'i refere etmek); bu filmi bu kadar az kişinin bilmesinde bir hayır var bence de. herkesle paylaşmak istemeyeceğiniz türden, gözlerden sakınılacak güzellikte.

    müziği için (bkz: mychael danna)
  • 98'de turkiye'de vizyona girdiginde yalniz basima taksim'de izlemeye gittigim, sinema salonunda benim disimda yalnizca 2 kisi gorunce hayalkirikligina ugradigim film. beni en cok etkileyen filmlerden biri olmustur, dvd'sini aldigim ilk 5 filmden biridir.
    two thumbs up.
  • wendy nin şükran günü için ettiği dua ilgi çekicidir.

    --- spoiler ---

    ''sevgili tanrım, bu şükrün şünü tatili için teşekkürler ve tüm sahip olduklarımız için sana teşekkür ederiz.beyazların yerlileri öldürmesine ve soymasına izin verdiğin için...biz domuz gibi tıkındığımız için teşekkürler.asya da çocuklara napalm bombası atılırken.....''

    --- spoiler ---
  • bir film vardır; oyuncu listesini görürsünüz büyülenirsiniz, yönetmeni öğrenince hadi ya dersiniz;konusunu okursunuz meraklanırsınız.böyle yüzlerce film örneğin ardından nazar deyeceğinden korkar, yeni hayal kırıklığından kaçmak isterseniz ama çatlar yine de izlerseniz ve boom: gözünüzün önünden jenerik yanağınızdan gözyaşı akar...film bitmiştir fakat siz hala üşüyorsunuzdur-bir ağustos gününde izleseniz bile-.filmde yansıtılan dönemin gerek görsel, gerek irdelenişi sebebiyle ekstra çarpıcı bir yapım.karakterler ise o kadar ince işlenmiş ki –büyük oyuncu kadrosu ise filmin en büyük artısı- bütün karakterlerle empati kurmamızı sağlayor ve her olayın üzerimizde bıraktığı etkiyi daha daha arttırıyor…filmin sonunda bütün herkesin günahının bedelini ödemesi ise ilginç; tobey’nin kötülükten kaçıp filmin sonunda gülen yüzlü tek kişi olması ise güzel bir mesaj tabii…
  • --- spoiler ---

    türkçesiyle "buz fırtınası", rick moody'nin 1994 tarihli ünlü romanından uyarlama 1997 abd yapımı ve drama türündeki ang lee filmi. oldukça depresif bir aile dramı. ang lee, gerçekten insanı büyük ve abartılı trajediler yaratmadan da inanılmaz irrite etmeyi ve hüzünlendirmeyi başarıyor. film, key party de denilen olayı bilgi dağarcığımıza eklemiştir zamanında. hood ailesi ve etrafında gelişen bir soğukluk, sevgisizlik ve aile filmidir. oyuncu kadrosu gerçekten muhteşemdir. öyle ki, filmin oyuncuları arasında kevin kline, joan allen, henry czerny, adam hann-byrd, tobey maguire, christina ricci, jamey sheridan, elijah wood ve sigourney weaver gibi ünlü isimler yer almaktadır. sigourney weaver, bu filmde cidden belki de ilk kez güzel kadın olmuştur (hem de o boksör suratına rağmen). filmin sonunda hood ailesinin önce garda, sonra otomobilde buluşabilmeleri bir nebze olsun o film boyunca süren bunalım halini toparlar. çekimleri connecticut'da yapılan ve 18 milyon dolara mâl olan filmin gişede çuvalladığını da belirtmek gerekir. son olarak, filmin imdb.com puanı 7,4/10.

    konusu
    1973 yılının şükran günü'nün ardından hood ailesi kontrolünü kaybeder. benjamin hood (kevin kline), bir içki şişesinden öbürüne dönüp dururken, iş yerindeki sıkıntılarını unutmaya ve rahatlamaya çalışmaktadır. karısı elena (joan allen) ise rahatlama hissini kişisel gelişim kitaplarında ararken, kocasının ardı arkası kesilmeyen yalanlarından bıkmış durumdadır. çiftin oğulları paul (tobey maguire), hazırlık okulundan eve geldiği tatilde, çok zengin bir kızın peşine düşerek şehre kaçmıştır. ve son olarak genç, tomurcuklanan kızları wendy hood (christina ricci) ise mahallede dolaşmakta, masum bir şekilde arkadaşlarının ebeveynlerinin içki dolaplarını ve iç çamaşırı çekmecelerini araştırmaktadır. bu karman çorman aile ilişkilerinin dengesi, yüzyılın en kötü buz fırtınasının gelip çatması ile sarsılacaktır. gelen doğal afet, aile üyelerini içlerinde tuttukları bütün herşeyi kusmaya zorlayacaktır...

    imdb.com - https://www.imdb.com/title/tt0119349/

    wikipedia - https://en.wikipedia.org/wiki/the_ice_storm_(film)

    vikipedi - https://tr.wikipedia.org/wiki/buz_fırtınası_(film)

    trailer - https://www.youtube.com/watch?v=bnrjsanqoce

    --- spoiler ---
  • bu filmi seven lymelife filmini de sever diye düşünüyorum.
  • ciddi manada dağıtan film arayışım sırasında bu filmin adını da gordum. adı ve elbette ki ang lee ismi beni meraklandırdı ve bir süre önce izledim. benim için bir hayâl kırıklığı oldu resmen. nasıl buldun diye sorsalar yorum bile yapmayıp yüzümü ekşiterek sadece "yani..." derim. o derece.

hesabın var mı? giriş yap