şükela:  tümü | bugün
  • yorgos lanthimos'un 70. cannes film festival'inde yarismaya secilen son filmi. filmde colin farrell, steven adli basarili bir cerrahi canlandiriyor. steven, martin adli bir cocugu (barry keoghan) kanatlarinin altina alir. ancak steven'in hayati cocugun onu iletisimsiz ailesinin icine cekmeye calismasi sonucunda alt ust olmaya baslar. colin farrell, bir ropartajinda filmin kasvetli senaryonu okumanin cok sinir bozucu oldugunu, okudugunda mide bulantisi hissettigini ve filmin lanthimos'un son filmi "the lobster"dan daha garip ve korkunc oldugunu belirtmisti. bu colin farrel'in lanthimos'la ikinci filmi. nicole kidman cerrahin esini, alica silverston ise cocugun annesini canlandiriyor.

    filmin posteri oldukca carpici bir sekilde filmin atmosferini yansitiyor
    tanitim videosu 1
    tanitim videosu 2

    film euripodes’in iphigenia hikayesinden esintiler iceren intikam odakli bir drama. bu hikayeye gore miken krali agamemnon onderligindeki yunan donanmasi truva’yla savas hazirliklari icin avlid’de toparlanir. tam yelken acmaya hazirlanirlarken ruzgar aniden kesilir. kahin chalcas bunun sebebinin agamemnon’un av tanricasi artemis icin kutsal olan geyigi oldurmesinden kaynaklandigini ve bu yuzden tanrica artemis’in onu bu sekilde cezalandirdigini ve bu durumdan kurtulmak icin agamemnon’un kizi iphigenia’yi ona kurban etmesi gerektigini soyler. agamemnon baskilara dayanamayarak karisi klytaimnestra ’nin karsi koymasina ragmen kizini kurban eder.

    film cincinnati christ hospital joint and spine center'de cekilmis. filmde kalp ameliyati sahnesinde bir hastanin izni alinarak gercek kalp ameliyati cekilmis.

    edit: ek bilgiler.
  • filmin ilk posteri gelmiş.
  • yorgos lanthimos'un the lobster'dan sonraki şahanesi gibi duruyor.
    merakla beklenen.

    edit1: filmi izmir filmekiminde izleme şansına eriştik.

    --- spoiler ---
    ilk 10 dakikasından itibaren insanı yay gibi germeye başlayan film, kalbinizde hissettiğiniz baskıyı her saniye biraz daha arttırıyor.
    ama bildiğimiz gibi duygusuz ve robotik insanlara steril hayatlar kullanarak böyle bir baskıyı yaratabilmek
    lanthimos filmlerinin karakteristik özelliği haline geldi artık.

    yunan mitolojisinin(bkz: 68188626) en bilindik intikam öyküsünün yeniden uyarlamasını
    yazan lanthimos'un film çektiği döneme denk geldiğimiz için bence çok şanslıyız.
    --- spoiler ---
  • ne twin peaks, ne almodovar,
    hiçbirini beklemedim
    the killing of a sacred deer kadar!

    ilk fragmanı: http://obicimsinema.com/…-of-a-sacred-deer-fragman/
    ikinci fragmanı: http://obicimsinema.com/…acred-deer-ikinci-fragman/

    bu sene filmekimi'nde izleyeceğimiz şaheser! hadi inşşşş cnm!
  • fonda gergin kalp atışları sesiyle beklediğim, yönetmenin artık iyice uluslararası sulara doğru kulaç attığını gösteren ve çok şeyler vadeden lanthimos filmi.

    beklerken boş durmayız elbette. nicole kidman'dan stoker'dakini katlayacak bir performans bekleriz. yönetmene de colin farrell'la çok takılmaya başladın, bu son olsun, ayrıl da gel diyerek selam ederiz.
  • yılın en merakla beklediğim, yorgos lanthimos filmi.
    bugün itibariyle ilk fragmanı yayınlandı. fragman beklediğim gibi çok çok iyi.
    ayrıca fragman boyunca kızın söylediği, ellie gouldingin nefret ettiğim şarkısı burnden tiksinmek için bir sebep daha eklemiş oldu trailer. sağ olsunlar.
    o değilde bu tarz tezatlıklar bazı filmlere ve yönetmenlerine çok yakışıyor. bu da onlardan biri fikrimce.

    fragman için burayı tıklayın
  • kazara birinin ölümüne neden olduğundan şüphelendiğimiz cerrah steven murphy, bedeli için eşinin “fedakarlık” yapması gereken olaylara bulaşıyor gibi görünüyor.

    (bkz: http://obicimsinema.com/…-of-a-sacred-deer-fragman/)
  • ikinci bir lobster vakası yaşatacakmış gibi düşünüyorum. üzecek yani bizi sanırsam. daha geçen gün izledim kynodontas'ı tekrardan nerde o muazzamlık, nerde lobster...

    umarım göt olurum.

    çıkmayın abicim ülkenizden, asyalıları örnek alın biraz. kendinizi sınırlamayın, yaratıcılığınıza ve ekstremliğinize sınırlar çizmeyin.
  • filmekimi kapsamında izlediğim lanthimos filmi. kanaatimce yönetmenin en kapalı anlatıma sahip ve zor filmi olmuş.

    öncelikle filmdeki supernatural olayları anlamakta zorlanan ve filmin iç akışını kavrayamayanlar varsa kısa bir girizgahla başlayayım. filmin üzerine oturduğu iki temel dayanak var. bunlardan birincisi hikayenin bir yunan mitinin üzerine oturması. aşağıdaki entry'nin son paragrafında güzelce açıklanmış. filmin adına referans yaparsak da, kutsal geyik ameliyat masasında ölen, martin'in babasında cisimleşmiştir.

    (bkz: #68188626)

    ikinci dayanak ise lanthimos'un bu miti kendine özgü anlatım dilini kullanarak işlemesi. yani, barry keoghanın canlandırdığı martin karakterinin nasıl olup da çocukları o hale getirdiği merak edilebilir. esasen merak edilecek pek bir şey bulunmamakta. çünkü lanthimos'un film evreni gerçek bir evren değil, gerçeğin çarpıtılmış haline sahip bir evren. fantastik filmlerin gerçek karşısında takındığı tavrı, kendisi insan ilişkileri konusunda takınıyor. garip olan sadece martin değil. tüm karakterler ve içsel dinamikleri günlük hayatta karşılaşamayacağımız derecede tuhaf. neredeyse hepsi robotik, duygusuz bir şekilde konuşuyor. ve akıllarına gelen şeyi doğrudan söylemekten çekinmiyor. örneğin küçük bob, martin'in koltuk altı kıllarını merak ediyor ve martin de gösteriyor. aynı şekilde martin, steven'ın göğüs kıllarını merak ediyor ve görmek istiyor. bir diğer sahnede, doktorların davet sahnesinde, steven arkadaşına ayak üstü kızının adet gördüğünü direkt olarak söyleyebiliyor. bob hastanede yere kapaklandığında anna en ufak bir telaş yapmıyor. özetle günlük hayatta absürd olarak niteleyebileceğimiz durumlar lanthimos'un evreninin temel malzemesi haline gelmiş durumda. bu açıdan the lobster'de kullanımına başladığı çizgiyi devam ettirmiş diyebiliriz.

    fakat tüm bu unsurlar birleştiğinde, ortaya nasıl bir şey çıktığı ve ne izlediğimiz konusunda şüphelerim var. en az çalıştıkları hastane kadar steril bir eve sahip orta üst sınıf bir ailenin, işin içine bencillik ve ölüm korkusu girince tüm düzenlerinin bozulması ve dağılmaları işlenmek istenmiş olabilir. sınıf aidiyeti burada abartılı bir yorum olarak gelebilir fakat martin, murphy'lerin evine ilk geldiğinde 'pek de iyi olmayan bir semtte, iyi olmayan bir evde' yaşadığını söylüyordu. hikayeyi açabileceğim elimdeki nihai malzemenin bu olduğunu düşünüyorum çünkü karakter dönüşümlerini okuyabileceğimiz yegane unsur ölümün murphy ailesinin gerçeklikten soyutlanmış steril evlerini ziyaret etmesi. intikam duygusunun fitillediği çevresi ölüm melekleriyle sarılmış korunaklı bir köşkte, pişmanlık, çaresizlik ve öfke gibi* insana ait duyguların tek bir potada hemhal olması ve eninde sonunda o ölüm meleklerinin karşısına çıkması, ve ancak meleklere bir kurban verdikten sonra hayatlarına devam edebilmeleri. lanthimos şunu demek istiyor belki de, gerçeklikte olmasa bile metafizik evrenimde sizi yok etme, dağıtma gücüne muktedirim. sinemanın bana sağladığı imkanları kullanarak sizi üzebilirim, parçalayabilirim, kendinize o kadar güvenmeyin.

    öte taraftan martin ile gezerken kim'in söylediği ellie goulding'in burn adlı şarkısının tesadüf eseri seçildiğini düşünmüyorum. şarkının sözlerini buraya kopyalamayacağım fakat linkini koyayım: burn
    dikkatli incelerseniz parça direkt olarak prometheus'a göndermeler yapıyor ve belli ki filme de bu yüzden seçilmiş.
    (bkz: prometheus)
    peki buradan ne anlamamız lazım derseniz benim anladığım şudur; ateşe, yani bilgiye, onun gücüne ve kazanımlarına sahip olan beyaz adamın kendine olan güvenini ve kibrini temsil ediyor şarkı. ve henüz bu güven tazeyken, hikayedeki çatışmalar ortaya çıkmamışken "kim" karakteri tarafından kırda söyleniyor. martin onu sessizce dinliyor fakat belli ki içinden aileyi nasıl un ufak edeceğinin hesaplarını yapmakta.
    bu kısma not: filmin en başında ve en sonunda çalan o rönesansımsı epik müzik de bu çıkarımı haklı kılıyor. bir kalp imajı ile yani bir canlılık ve güç timsali ile açılan film, batılı adama ait aynı müzik eşliğinde murphy'lerin çöküşü ile sona eriyor.

    -----ayrıntı------

    filmde nekrofili bir steven var. gerçeklikten kopmuş, sterilize yaşam ve onun getirdiği güvenlik hissiyatı artık öyle bir düzeye ulaşmış ki, ölüme dair hiçbir korkusu kalmamış olan karakterimiz ölüm itkisini ancak bir ölüyle cinsel ilişkiye girme fantazisiyle ayakta tutabiliyor. şuna dikkat kesilin. bu işlemi büyük bir keyifle gerçekleştiren steven, martin başına belaları açmaya başladıktan sonra anna yatağa tekrar aynı şekilde uzandığında ona karşılık vermiyor. çünkü eskiden ihtimal dışı olan ölüm artık ona çok yakın konumda. diğer bir deyişle,
    gerçek steven'ı bulup yakasından tuttu ve artık steven'ın onu simüle etmek için bir nedeni kalmadı.

    -----ayrıntı------

    ek olarak, mutfakta yapılan steven ve anna'nın tartıştığı bir sahne var. steven bütün tabak, çatalı aşağı indiriyor. sinematik olacağız kaygısıyla çekilmiş gibi sanki biraz, abartı buldum. steven'daki dönüşüm vurgulanmak istenmiş belli ki ama bu filme oturmamış sanki o sahne.

    özet olarak filmden anladıklarım bunlardır. teknik incelemesine girecek olursak lanthimos kamera kullanmayı ya bilmiyor, ya da filmin içeriğine uygun olması açısından bu tuhaf biçimi bilinçli olarak seçmiş. neredeyse her sahne geniş bir açıyla açılıyor ve sonra karakterin close-up'ına giriyor. karakterleri ya çok uzaktan ya da çok yakından görüyoruz. bu da doğal olarak bir tension yani gerilim yaratıyor. diğer bir hamle ise planlarda yavaşça zoom-in'ler yapılıyor. görsel rejim bu sistem üzerine kurulmuş, non diegetic gergin müzikler ile de desteklenmiş. artık lanthimos'a özgüleşmiş bu non diegetic müzik kullanımının filmde gerilimi sağlamaktan öte önemli bir unsur olduğunu düşünüyorum çünkü biz seyirci olarak karakterlerin başına gelecek belalara hazırlanırken, karakterler ne olacağını bilmiyor. film ortalama seyirci için çok zor bir film. psikanalitik, metaforik anlatım çözümleme yapmayı gerektiriyor. burada ortalama seyircinin "çoh eyi filmdi, gorhtuk gerildik film boyu, martin çoh eyiii oynamışş" ın üzerinde bir anlam edinebileceğini düşünmüyorum. kara komedi unsurları ne derece çalışıyor tartışılır.
    filmin akışında belli sıkıntılar var, sahneler pat pat atlıyor. anlatım dili ise, yorum yapmak için zorlayıcı.
    genel puanım: 7.1

    ----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
    ikinci kısım:

    entry'i 12 eylül'de rezerve etmiş, 24 ekim'de ise izledikten sanırım bir gün sonra tek gecede kaleme almıştım. sanırım bunun sonucu olacak ki, ilerleyen 2 ay boyunca bu film aklımda döndü durdu, editlemek ve eksik kalan kısımları tamamlamak; böylece filme daha iyi nüfuz edebilmek arzusuyla yanıp tutuştum. sanırım bugün, o gün. yukarıdaki kısım 24 ekim günü girilmiş entry'dir. herhangi bir değişiklik yapmadan eklemelere aşağıdaki paragraftan devam edeceğim.

    tabi bu ikinci yazıyı yazmaya beni sevk eden unsurlardan biri de objet petit a'nın -ki kendisi lacan hakkında sözlükte takip ettiğim bir yazardır- yazdığı şu entry oldu;
    (bkz: #72314594)
    filmin içerisinde akan psikanalitik bir damar olabilir, buna itirazım yok. lakin kendisi koca filmi, el metaforu üzerinden ilerleyen psikanalitik bir çözümlemeye tabi kıldığında bu yazıyı yazmam zorunlu bir hale dönüştü. zira analizi aşırı derecede indirgemeci olmasının yanı sıra benim analizime adeta bir tekzip yazısıydı. öyle ki, entry'sini girmeden önce benim yazımı okumaması imkansızdı ve kendince bunu çürütebilecek yapısalcı bir sistem tertipledi. lakin bunu yaparken o kadar ileri gitti ki, filmi tüm toplumsal-tarihi bağlamından koparmış oldu, ve böylece film tüyleri yolunmuş bir tavuğa döndü.
    objet petit a... sen haksızsın, ve sana laflar hazırladım! entry'nin geri kalanı filmi bütüncül olarak görmeyi sağlayacak, bunu yaparken de objet'in tezlerini çürütecek. iyi okumalar.

    öncelikle filmde neden bütün karakterlerin donuk olduğu konusuna tekrar dönelim. yukarıda, yani ilk yazıda bunun lanthimos'un kendine özgü anlatım dili olduğundan bahsetmiş ve filmi the lobster'in biçimsel açıdan devamı olarak okumuştum. fakat bu yeterli bir açıklama değil. karakterlerin donuk olması, lanthimos'a özgü bir anlatım dili olmasının da ötesinde film açısından hayati bir öneme sahip. filmdeki motor vazifesi gören ana çatışma unsuruna baktığımızda, aile üyelerinin hayatta kalmak için birbirleriyle verdikleri mücadeleyi görüyoruz. lanthimos, modern insanın maskelerini indiriyor ve onları doğrudan hissettikleri, söylemek istedikleri sözlerle ve yapmak istedikleri eylemlerle çatıştırıyor. eğer bu normal bir film olsaydı, karakterler düşüncelerini bastıracaktı ve biz yalnızca bilinçaltından taşanları görebilecektik. donuk, daha doğrusu stoik oyunculukla birlikte ise bilinçaltı ile ve onu çözümlemekle uğraşmamıza gerek kalmıyor. doğrudan asıl mevzuya, filmin can damarına odaklanabiliyoruz.
    (bkz: stoacılık)

    peki nedir bu can damarı? elbette ki objet petit a'nın tarihsel bağlamından acımasızca kopardığı gibi bir küçük ölüm eğritilemesi değildir. bu can damarı modern insan ve onun acınası yaşamıdır. tüm ana bağlam budur ve lanthimos film boyunca adalet olgusunu devreye sokarak ve maskeleri indirerek modern insanın tüm kepazeliğini, akılcılık üzerine temellenmiş yaşamının zayıflığını gözler önüne serer. işte bunu farkettiğim anda lathimos'a hayranlık duymaya başladım. zira bu adam sinemacılığın kamerayı koyup iyi kareleri seçmek olmadığını, insanın tarihsel, sosyal ve antropolojik süreçlerin bir sonucu olduğunu gerek bir sosyal bilimci özeniyle yazılmış senaryosuyla, gerekse de modern insanı tepe taklak eden o anlatım diliyle ortaya koyuyor. tam da bu noktada martin'den ve onun supernatural güçlerinden bahsetmek faydalı olur diye düşünüyorum. martin'in objet petit a'nın betimlediği gibi bir üstben olduğunu söylemek filmin anlatım dilini de sakat bırakmak olacaktır. zira martin karakteri nedeni açıklanamaz şekilde çocukları sakatlayarak aslında lanthimos'un filmdeki gölgesi haline dönüşüyor. şunu diyor lanthimos. ey o rasyonalite sahibi, sağduyulu, geleceği hesaplayabilen ve güven içerisinde yaşayan batılı modern adam! martin diye bir karakter yaratıyorum ve senin rasyonaliteni, aile kurumunu paramparça ediyorum. itirazın olabilir mi? burada efendi benim. ikinci olarak ise martin'in süper güçlerinin kökeni hakkında filmin sonunda dahi bir bilgi vermeyerek modern seyirciye de tokat atıp dalgasını geçiyor.

    modern adamı ana bağlam olarak belirlemem eğer belirsiz geldiyse bunun kanıtlarını ilk entry'de sundum. birincisi kim karakterinin söylediği şarkıdır. ikincisi filmin başında ve sonunda akan batılı adama ait o müziktir. üçüncüsü murphy ailesinin -ki bu soyadın seçimi bile başlı başına rasyonalite ile dalga geçmektir- *steril orta-üst sınıf tam bir batılı prototipi olan yaşamlarıdır. bunları ilk entry'de yazdım, şimdi ise modernizm ekseninde tamamlayıcı unsurlara değineceğim.

    martin ile devam edelim. martin burada kanlı canlı gerçek. bir üstben ya da hayal ürünü olmadığını kendi kolunu ısırarak, çektiği acıyla ve kanıyla seyirciye zaten ispat ediyor. ilk entry'de yazmıştım. martin pek de iyi olmayan bir semtte, iyi olmayan bir evde yaşadığını söylüyordu. burada sınıfsallığını da açık ediyordu. dolayısıyla aslında martin batılı modern adam için öteki olanın bir sembolü. bu israil bombaları altında inim inim inleyen bir filistinli olabilir, arakan'da ölen batılı adamın görmediği bir müslüman olabilir. ya da avrupa'nın göbeğinde efendilerin bokunu temizleyen afrikalı bir kanalizasyon işçisi dahi olabilir. özetle martin ötekidir. batılı, modern olmayandır. bu durum annesini steven ile evlendirmeye çalışmasında da ortaya çıkar. annesini evlendirerek steven ile akraba olmak istemektedir. bunun nedeni budur. batılı adamla aynı hayata dahil olmak istemektedir. fakat modern adam ötekini daima ötede tutar, kendi içine dahil olmasına izin vermez. şöyle diyor antropolog marshall sahlins; "akrabalık kültürdür, biyoloji değil." martin steven ile ancak annesini evlendirerek yani kültür yoluyla özdeşleşebilecektir, kim ile ilişkiye girerek yani biyoloji yoluyla değil. fakat batılı modern adam bu kültürlerin birleşmesine mesafelidir ve martin'in annesini reddeder.

    şimdi biraz da steven karakterine bakalım. zira film temelde steven-martin diyalektiği üzerine kurulu. steven'ı bir tanrı figürü olarak ele alıp yine filmi sembolik bir düzleme mahkum etmeye çalışan yazarlar olmuş. steven burada bir tanrı figürü değil, başlı başına patriyarki'nin* mihenk taşı olan bir baba figürüdür. yani kanlı canlı gerçektir, tarihseldir, ve modern topluma aittir. filmin başlarında gayet sakin ve normal gözüken steven, çatışmalar ortaya çıktıktan sonra yavaş yavaş tüm kontrolü ele almaya başlar ve üst sınıf-eğitimli olsa dahi ailedeki bastırılmış hegemonyası gün yüzüne çıkar. burada varılacak nokta esasen şudur; "patriyarki, modern kapital topluma içseldir." ne kadar bastırmaya çalışırsanız bastırın bir yerde söz ile olsun, vurgu ile olsun erkek egemenliğini ve otoritesini gösterecektir. bu durumu habermas şöyle açıklamaktadır;

    "hem burjuva toplumunda özel alanın çekirdeğini hem de kendi kendisine dönük bir öznelliğin yeni psikolojik deneyimlerinin çıkış noktasını oluşturan çekirdek ailenin patriyarkal(ataerkil) bir karakter taşıdığı şüphesizdir."(habermas, 21).

    yeşim ustaoğlu'nun tereddüt adlı filmini izleyenler vurguyu tam olarak daha iyi anlayacaktır. kapital modern sistemde kadın sınıfsal farklılıklarından bağımsız olarak yalnızca kamusal hayatta değil kendi özel alanında da ezilmektedir. ev hanımı da olsa, doktor da olsa durum budur. lanthimos bunu şöyle açıklar. her şey güllük gülistanlık iken özel alanda bir eşitlik olduğu görülebilir. lakin işler sarpa sarmaya başladığında erkeğin hegemonyası ortaya çıkacaktır. filmde olan da budur. tekrar sahlins'e dönersek, ilkel toplumlarda annenin üreme açısından rolü aracı olması üzerine kuruludur. diğer bir deyişle anne hangi tohum ekilirse onu veren bir tarlaya benzetilmiştir. aeschylus'un eumenides'inde şöyle bir cümle geçer; "orestres'in özrü, annesi klytemnestra'yla akraba olmadığıdır tam da ve tanrılar annenin çocuğu dünyaya getiren kişi değil, onu besleyip büyüten kişi olduğuna karar verirler."(sahlins, 15). dolayısıyla ilkel toplumdan antik yunana uzanan süreçte soy baba ile devam etmektedir, yani ata soyludur. akrabalık ise tekrar üzerinden geçeceğimiz şekilde biyolojik değil kültürel bir olgudur. zira anne sembolik olarak ekilen tohumu büyüten bir tarla konumundadır.

    antik yunanda dahi ata soylu dedim, burası önemli. zira bugün antik yunan dediğimiz dönem modern düşüncenin gelişip serpildiği olmasa da temellerinin atıldığı dönemdir. ve bu temellerde eşitlik yoktur. tabi durumu bu şekilde ifade ediyorsak kendisine değineceğimiz kişi kuşkusuz ki guy debord'dur. şöyle der;

    "gösterinin kökeninde yatan şey, en eski toplumsal uzmanlaşma, yani iktidarın uzmanlaşmasıdır. dolayısıyla, gösteri bütün diğerleri adına konuşan uzmanlaşmış bir etkinliktir. gösteri, bütün diğer ifadelerin yasaklandığı hiyerarşik toplumun kendisi karşısındaki diplomatik temsilidir. burada en modern olan aynı zamanda en arkaik olandır."(debord, 40).

    özetle, guy debord gösteri temelinde gerçekleşen ve kendini var eden toplumsal ilişkileri iktidar alanında gerçekleşen uzmanlaşmaya bağlar, bizi medeniyetin inşasına kadar götürür. medeniyet ile birlikte hiyerarşi artık normal ve tartışılmaz olan haline gelmiştir. bugün bizlerin yaşadığı modern toplum ise tarihsel açıdan arkaik olanın bir devamıdır. zira toplumsal ilişkilerin huxley'in cesur dünyası'nda olduğu gibi sıfırdan yazılma şansı yoktur. modern adam arkaik adamdır, ve de bu aşırı-stoik karakterlerle örülü bir ortamda çatışmanın tetiklenmesi ile gün yüzüne çıkacaktır.

    patriyarki üzerine daha uzun uzun yazılabilir ve yazılması lazım da zira bazı aptallar modernleşme ile birlikte patriyarkinin de kendiliğinden ortadan kalkacağını düşünüyorlar. bir adım ileri gidersek eğer kadına şiddet de oldukça çapraşık, tarihsel ve zor bir mevzudur. lakin bu başka bir yazının konusu. film ile devam edelim. steven ile ilgili bir diğer nokta ise çocukları arasında hangisini kurban vereceğine karar verememesidir. tam da bu noktada batılı modern adamın acziyetini yansıtır. zira her şeyi çözen rasyonel akıl kimi kurban vereceğine karar veremez. steven en son çocukların öğretmenine gider ve onların ders başarıları hakkında bilgi alır. öğretmen ikisinin de farklı alanlarda başarılı olduğunu söyler. steven halen karar veremez ve birini seçecek olsan hangisini seçerdin der ve bir bakıma kendi sorumluluğunu öğretmene devredip çocuklarını performans üzerinden değerlendirmeye çalışır. bunun sembolik anlamı, modern hayatta insanların performansları üzerinden değer görüyor oluşlarıdır. bunun bir adım ilerisinde ise deleuze'ün deyişiyle insan datalaşacak, hayatın diğer her alanında olduğu gibi ölçülebilir bir hale gelecektir. esasen steven'ın karar vermeye dönük çabası da biraz bu yöndedir.

    modernizm mevzusu ve karakterlerdeki yansımaları yeterince anlaşıldıysa, şimdi dilerseniz filmin asıl can alıcı noktasına gelelim. modern adamın filmde ilişkiye girdiği nesnesine. nedir onun adı? adalet.

    not: yine tek seferde bitiririm diyordum ama olmadı. buraya kadar yazmam 3 saatimi aldı. boş bir vaktimde, adalet olgusunu ve filmde modern adamdaki yansımalarını nietzsche üzerinden okuyacağım.

    adı geçen kaynaklar:

    guy debord- gösteri toplumu
    marshall sahlins- akrabalık nedir, ne değildir?
    jürgen habermas- kamusallığın yapısal dönüşümü
    fredrich nietzsche- ahlakın soykütüğü

    ileri okumalar:

    jean baudrillard- simularklar ve simülasyon
    fredric jameson- modernizm ideolojisi
    anthony giddens- kapitalizm ve modern sosyal teori