şükela:  tümü | bugün
  • 36 kez izledigim ve kendi imdb'mde 10 uzerinden 10 verdigim film.

    --- spoiler ---

    filmin tum hikayesi, oscar alamayisinin nedeni ilk sahnelerde nathan'in agzindan cikan birkac cumle.
    gecimini saglamak icin pazar yerinde silah tanitim sovu yapan alkolik eski asker nathan, sovunu basariyla tamamladiktan sonra, seyirciye tesekkur ederken silahlarla ilgili kendi dusuncelerini aktariyor:

    my thanks, on behalf of those who died in the name of better mechanical amusements and commercial opportunities.

    (daha iyi mekanik eglenceler ve ticari firsatlar ugruna olenlerin adina tesekkurlerimi sunarim.)

    bu filmi amerikan senaryosu diye yorumlayanlar bu ilk sahneleri kacirmis olmalilar.
    ki zaten film bastan sona nathan'in, kizilderili koylerine yaptiklari baskinlarla ilgili hafizasina kazinanlarla, kabuslarinda oldurulen kizilderili kadinlari, cocuklari gorup kan ter icinde uyanmasiyla, bunlari icine sindiremeyisinden olmek istemesiyle falan dolu. (katsumoto sohbet ederlerken bunlara birkac kez deginiyor, nathan'in gorduklerinden olmek istedigini ama her seferinde sansli olup olemedigini, geceleri bu yuzden kabuslar gordugunu soyluyor. bu ayriyeten son sahne icin de cok guzel bir referans sagliyor.)

    kaldi ki, amerika'da bu film o kadar bilinmiyor, tanidigim tum amerikalilar filmi benden duydu.

    filmdeki en carpici sahnelerden biri, nathan'in esir dustukten hemen sonra atin uzerinde samuray koyune ilk geldigi sahne. yarali, kendini dusmemek icin zor tutuyor. doganin guzelliginin kendi halinde gozumuze sokuldugu o sahne, savasin sonucunu ve gereksizligini, o muhtesem fonda atin uzerinde dustu dusecek yarali bir askerle anlatiyor. bu kadar kendiliginden olup bu kadar carpici bir sahne daha bilmiyorum.

    'hayatim alt ust olacak diye korkuyorsun, ne biliyorsun altinin ustunden iyi olmayacagini' diye bir laf vardir.
    bilmedigim ve korktugum herhangi bir yola baslarken, iste hep hayatin beni de nathan'i karsiladigi gibi karsilamasini istiyorum. maalesef better mechanical amusements and commercial opportunities adina, evet belki savasarak olmuyoruz ama usul usul dort duvarlarimizin arasinda kolelere donusuyoruz.

    umarim birgun yolu samuray koyune dusmus bir asker kadar sansli olabilirim.

    --- spoiler ---

    bu filmi izledikten sonra ciddi ciddi japonya'ya gitmek, japonya'da yasamak istedim.
    kyoto universitesine baktim. o donemki arastirma konuma yakin birseyler yapiyorlardi.
    hemen yazdim, birlikte calismamiz mumkun mu falan mi diye.

    emailime cevap gelmedi.

    fakat iki ay sonra falan sekreter beni cagirdi.
    'sana bir paket var, ohuyamadik' diye.
    ustunde japonca birseyler yaziyor, ben de okuyamadim.
    actim, oha, konu hakkinda kendi ellerinde ne kadar literatur, calisma vs. varsa gondermis adamlar.
    hem de bana gondermisler, paket biraz sasaali oldugu icin gumruge takilmis, sekreter de soylemisti, 'saga bi mahbuz geldi gumrukten' diye, ben de benim gumrukle ne isim olur diye terslemistim.
    paket geri gitmis.
    japonlar yilmamis bi daha gondermisler.
    gumruk 'bunun alicisi ciddi degil' diye adrese bi daha geri gondermis.
    boyle boyle uc bes kez gidip gelmis paket.
    en son gumruk, bir kitabevini aramis, kitabevi japonca yazi, bordo kadife kapli paket falan duyunca antika birsey sanip kosmus parasini odeyip almis.
    acmis birsey anlamamis tabi, usenmemis bizim bolume getirmis sekretere birakmis. 'gumrugunu biz odedik, bilime katkimiz olsun' diye de jest yapmis.

    diyemedim 'son samurayi izledim, fena halde etkisindeyim, kyotoya geleyim, o cicekleri goreyim, paketinizi de icine baklava koyup kendim getireyim'.
  • bir sahnesi var ki hep şu diyaloğu bekledim:

    - imparatorum, katsumoto bu kılıcı yolladı...
    - eee?
    - "götüne soksun" dedi.
  • "pizza'yı amerika'da yemekle italyan mutfağını tatmış olur musunuz?" sorusuna evet diyenlerin japon kültürünü de amerikalılardan öğrenebileceklerini düşünmelerini sağlayabilecek bir algı yanılması. (bkz: #2542671)

    - yaşadığı kötü deneyimlerle etik değerlerini ve benliğini yitirmiş üstün zeka ve yetenek sahibi alkolik amerikalı kahraman
    - kendisine ait saymadığı savaşta kendine ait değerler bulması
    - umulmadık anda liderin hayatını kurtararak yerli asiler arasında kendine yer edinmesi
    - yabancı kültüre bir video klip süresinde adaptasyon,
    - hayatı onların bakış açısından görerek ruhsal sorunlara çözüm bulması
    - bu insanlar için giderek hayatını feda etme derecesine varacak bağlılık hissetmesi
    - maddiyatçı kötü adamların sonunda belasını bulması
    - kahramanın yerli esas kızı apartması şeklinde gelişen hollywood klişelerini ve hollywood'un gişe kaygısı yüzünden etnik film yapma özürlü oluşunu bir kenara bırakıyorum.

    hikâyenin nerede geçtiği gibi unsurlar hiçbir önem taşımaksızın tarihin ve ondan çıkarılan derslerin amerikalıların ‘iyi çocuk’ görünümünde dünyayı kurtarıp her şeyin merkezine yerleşmeleri şablonuna feda edilmesi sebebiyle çocuklarımız çanakkale kıyılarında geçen tarihi olayları bile artık yalnızca brad pitt’in önünde şahane durduğu bir arka plan olarak algılıyor. bu filmde de amerikan film sektörü yine püriten ahlak değerlerinin korunması talebine karşılık veriyor. . dünya tarihinin dönüm noktalarını bu şekilde “soap opera”ya çevirmek, amerikalıların kendilerini “vazgeçilmez ulus” olarak görmelerine yardım sağlıyor.

    bu noktada yapım, tarihi konuluymuş gibi durduğuna göre öncelikle tarihi perspektiften yargılanmalıdır diye düşünüyor, aşağıdaki olguları sunuyor ve yargıyı okuyana bırakıyorum

    1) modernleşme sürecinde , yabancı uzman, eğitimci ve teknikerlerin ülke içerisindeki değişik kurum ve kuruluşlarda batı’daki gelişmiş askeri ve teknik bilgilerin japonya'ya getirilmesinde ve dolayısıyla ülke kalkınmasında görevlendirildikleri doğru olmakla birlikte eski samuraylar bu şahıslarla ters düşmeyip aksine güç ve iş birliği yapmışlardır. " dr. ahmet cihan "japonya’da modernleşmenin sosyo-ekonomik ve kültürel temelleri" adlı araştırmasında söyle yazmaktadır:
    "japonya'nın modernleşme döneminde, samuray sınıfı bu değişime karşı bulunmadı. tersine entelektüel ve yönetici bir grup olarak samurayların varlığı çok önemliydi. "19. yüzyılın ilk yarısından itibaren başlayan, 1860’larda yeni bir ivme kazanan ve 1867 gerçekleşen restorasyon sonrasında, japonya’nın geleneksel toplumdan modern olana geçiş ve dönüşüm sürecinde liderlik kabiliyetine sahip olanlar samuraylar olmuştur. bu dönemde, eski samuraylar, yabancı uzman, eğitimci ve teknikerlerin ülke içerisindeki değişik kurum ve kuruluşlarda görevlendirilmesinde, batı’daki gelişmiş askeri ve teknik bilgilerin japonya'ya getirilmesinde ve dolayısıyla ülke kalkınmasında güç ve iş birliği yapmış olduğu gibi, eğitim görmek ve araştırma yapmak üzere yurt dışına gönderilen ilk öğrencilerin büyük çoğunluğu da, aynı şekilde, samuray kökenli idi. bu nedenle, samurayların gerçek bir aksiyomun insani örneğini teşkil ettiği ve bu tür bir dönüşümde geleneksel unsurların modern şartları oluşturmada ciddi bir rol oynadığı ve anlamlı bir fonksiyon üstlendiği iddia edilebilir." http://www.dicle.edu.tr/…r/suryayin/khuka/cihan.htm

    2) öte yandan askeri alanda prusya ve fransız silahlı kuvvetleri model alınmış olup 1870'ler japonyasında bir amerikalı askerin danışman olarak bulunduğuna ilişkin hiç bir kayıt yoktur. (http://www.japan-guide.com/e/e2130.html) bu nedenle nathan algren karakteri tamamen kurgusaldır.

    3) japonya'nın o döneminde bir samuray isyanı mevcuttur. ancak bu isyan daha ziyade bir siyasi çıkar çatışması sonucudur. isyancı orduda komutanların birkaçı dışında zırh giyen olmadığı gibi (ayaklanmanın liderleri askeri üniformaları içindedirler) isyancı samurayların 16'ncı yy silahlarıyla savaştıkları da doğru değilidir. ellerinde enfield namlu ağzından dolma tüfekler ve toplar da dahil olmak üzere ateşli silahlar mevcuttur. ayrıca süvarileri yoktur. sadece birkaç komutan ata binmektedir. .gercek "last samurai" satsuma eyaleti lordu saigo takamori ve yandaşlarının kendilerinden 4 misli kalabalik imparator ordusuna tam 7 ay direndiği savaşın gercek tarihte nasil oldugunu ogrenmek isteyenler olursa asagidaki linklerden okuyabilirler:
    http://www.russojapanesewar.com/satsuma.html
    http://eu.wiley.com/…itle/productcd-0471705373.html

    4) 1870'ler japonyası'nda tokugawa şogunluğunu bir darbeyle devrilerek, imparator meiji bir grup samuray tarafından makamına iade edilmiş görünse de dönemin politik kararlarının ardında bu politik grup bulunmaktaydı. oysa film politikaya doğrudan müdahale edebilien bir imparator kurgulamaktadır. ayrıca bir önceki maddede belirttiğimiz saigo takamori'de bu politik grup içerisindeki samuraylardan biri iken iç anlaşmazlık neticesi yeni rejime karşı çatışma başlatmıştı.

    5) yine o dönemde tam olgunlaşmış feodal yapı içinde bir savaş lordunun ücra bir köyde sadelik ve neredeyse mahrumiyet içinde yaşam sürdürmesi söz konusu değildir. yanısıra bu savaş lordunun dul kızkardeşinin köylülerle çapa ve ev işi yapması ve dahası kocasını öldüren yabancıyı evinde konuk etmesi durumunda bile onunla yalnız kalıp konuşabilmesine kuşkuyla bakmak için japon etnoğrafyası konusunda uzman olmak da gerekmez sanırım.

    filmin hakkının verilmesi gereken artılarıni da göz ardı etmeyelim:
    1) görüntü yönetmenliği (john toll)
    2) sanat yönetmenliği (lilly kilvert)
    3) sahne tasarimi (gretchen rau)
    3) kostüm ( ngila dickson )
    4) yardımcı erkek oyuncu ( ken watanabe )

    "the last samurai", gerçekten de "en iyi sanat yönetmenliği (lilly kilwert-gretchen rau )", "en iyi kostüm ( ngila dickson )", "en iyi ses* ( andy nelson-anna behlmer-jeff wexler) " ve "en iyi yardımcı erkek oyuncu ( ken watanabe )" dallarında oscar'a aday gösterildi!.. filmin başrol oyuncusu tom cruise ise oscar adayları arasında "bulunmuyor!.."
    (bkz: 2004 oscar adaylari)
  • şahsi fikrimce gelmiş geçmiş en iyi filmlerdendir. kurgu oğlum çoğu, kendini kaptırma diyebilirsiniz. şöyle diyeyim umurumda bile olmaz. bir şeyin değeri, önemi size ne hissettirdiğiyle, ne kadar yoğun duygular yaşattığıyla ölçülmeli bence. bu film var ya bu film, kaç kere izlediğimi hatırlamıyorum ama beni en çok etkileyen film diyebilirim.

    öğretileri, epikliği, farklılığı, müzikleri vs. her şeyi muhteşem. izlemediyseniz hemen izleyin. izlediyseniz yine izleyin.

    edit: imla
  • çok kez izledim bu filmi, kaç kere izledim bilmiyorum. sevindirir, üzer, ağlatır, ders verir, öğretir, gösterir. pek naif, pek vahşi, pek duygusal film. bazen tamamını izleyemeyeceksem, en sevdiğim sahneleri seyrediyorum. benim için neredeyse biraz mahrem olacak ama müsaadenizle bu sahnelerden birkaç tanesini, izleme sırasıyla paylaşmak isterim:

    --- spoiler ---

    1. nathan'dan bagley'e: "you want me to kill jappos? i kill jappos. you want me to kill enemies of jappos, i kill the enemies of jappos. rebs or sioux or cheyenne. for 500 bucks a month i'll kill whoever you want. but keep one thing in mind, i'd happily kill you for free.

    2."samurai come!" müthiş bir an. japon askerlerin samurai ile ilk karşılaştıkları sahne. samurai ı iliklerine kadar hisseden askerler korkuyla bekliyor ve cesur samuraylar tüm vahşetiyle geliyor: "ateşli silahlarınız ardına sığınmış adi bir savaşa değil, yok edilmeye çalışılan bir kültü yaşatmaya geliyoruz, bir ülküyle, tüm mertliğimizle geliyoruz" dercesine...

    3. katsumoto'nun nathan ile ilk tanıştığı sahnede; nathan ona "you kept me alive just to speak english, then what?" dediği an katsumoto'nun suratındaki değişim. bir insan o duyguların tümünü bir suratta ve bu kadar kısa sürede nasıl verebilir, izliyoruz.

    4. nathan'ın ujio'dan direne direne dayak yediği anlar. ve taka'nın onuru yerle yeksan olmuş sefil bir adamı acı içinde izlemesi, kocasını öldürmüş olsa da bu adamın dahi utancını yaşaması.

    5. nathan hakamayı ilk kez giydikten sonra samurayları taklit eden beceriksiz hareketler yapar. o sırada higen bulunduğu odaya girer ve onu izler. higen nathan'ı bu şekilde gördüğü için memnuniyet duyar ve adetleri olduğu üzere belinden 30-45 derece arası bir açıyla eğilerek ona artık saygıdeğer biri olduğunu ifade eder. nathan da eğilir. bilmem neden, ama en etkili birkaç sahneden biri bence.

    6. nobutada: "please forgive. to many mind."
    nathan: "to many mind?"
    nobutada: "mind the sword, mind the people watch, mind the enemy. to many mind. no mind."
    nathan: "no mind."

    7. katsumoto ve nathan'ın omura'nın askerlerine karşı sırt sırta mücadele ettiği sahne. her seferinde yeniden heyecanla izliyorum. katsumoto bu anda şiirinin sonunu tamamlar ve başka bir denizden gelen adamda rüyasındaki kaplanı ve ruhunun bir yansımasını görür.

    8. saç uzatmanın ve geleneksel kıyafetlerin yasaklanmasından sonra japon polisinin şehir meydanında nobutada'nın topuzunu kestiği sahne. canını alsa daha iyidir nobutada için, ve insanı yüreği sızlar.

    9. nathan'ın omura'nın beş adamını keskin hamlelerle devirerek "no mind" ın ve ujio'dan aldığı zorlu derslerin nasıl işe yaradığını gördüğümüz sahne. hele en sondaki sürpriz, en güzelini sona saklamışlar.

    10. tabii ki de katsumoto'yu alıp kaçırdıkları sahne.

    11. nobutada babası yaşlar içinde e müthiş bir oyunculuk sergileyerek onunla vedalaştıktan sonra yaralı bedenini kurşunlara siper eder, giderek büyür, devleşir ve bir sonsuzluğa gider gibi yığılır...

    12. katsumoto düşman kılıcı altında ölmeye karar verdikten sonra savaş hazırlığı yapılan anlar. bütün bunların içinde ujio'nun bir yelpaze ve katayla çalışma yaptığı kısacık sahne.

    13. omura'nın askerlerinin tuzağa yenik düşüp yangının içerisinde mahsur kaldıkları sahne.

    14. samurayların son defa ölüme koştukları sahne... nathan'ın bagley'i bedavaya öldürüşü.

    15. katsumoto'nun müthiş ölümü: "perfect... theyare all perfect." geride kalan askerlerin omura'yı mal gibi bırakarak yas tutar gibi secde etmeleri.

    16. imparator katsumoto için: "tell me how he died."
    nathan: "i will tell you how he lived."

    bonus: ken watanabe'nin olduğu her sahne.

    --- spoiler ---

    bir de tatlı bonus: o magojiro nedir ya, o kadar tatlı çocuk mu olur. öyle çocuğu ben yıpratarak, hırpalayarak severim ama elden bir şey gelmiyor.
  • gayet basit ve anlaşılır bir dili olmasına rağmen filmde görülen çiçeklerin sakura oldukları ve filmin sonundaki "they are all perrfectt" repliğini anlamak için sakuranın geçmişine biraz değinmek gerektiği kanısındayım. bu esnada japon gücünün ve stratejisinin sırları kitabından bu konuyla ilgili güzel bir paragraf aktarılabilir.

    "samurai, kendi yaşamını kiraz çiçeğinin yaşamına benzetmekten hoşlanırdı.dünyanın yaşam süresinde yalnız bir an yaşar, hızla çiek açarak olağanüstü bir güzelliğe dönüşür ve ardından toprağa düşerdi. samurai, kılıç tarafından öldürülmenin kendi kaderi olduğunu bilirdi. bunu kabullenirdi. yapabileceği tek şey iyi bir çaba göstermek ve iyi bir şekilde ölmekti."
  • artık yapılmayan bir tarza sahip şahane film.

    festivaller haricinde bir derdi, duygusu, mesajı olan bir film bulmak çok zor hale geldi. artık varsa yoksa çizgi roman ve efekt, şiddet ve cinsellik. yıllarca emek verilen sanat eserleri yerini birbirini tekrar eden kar amaçlı yapımlara bıraktı.

    bir noktaya parmak basmak istiyorum. bu filmde derinliği olmayan hiçbir karakter, bütünlükten uzak hiçbir duygu yok. jolly good diyen genç, her daim sinirli olan uoji, yavşak çevirmen, suskun bodyguard, taka'nın oğlu, japon subaylar...

    taka'nın zorla gülümseyen yüzünün arkasındaki hüzün bile izleyeni etkiliyor. film boyunca klişe bir seks sahnesi bekliyorsunuz ama o kadar bakışmadan sonra sadece masum bir öpücük var. ardından yüzbaşının omzuna yaslanan ve içine doğru ağlayan bir kadın. çünkü bu bir bireyin kahramanlık hikayesi değil, kaçınılmaz olarak yitip giden nostaljinin anlatısı. aşk bile bir lüks, bir kenar motifi.

    işin dram boyutunun ötesinde bir de tarihsel sosyolojinin ilgilendiği kısmı var. reinhard bendix ve barrington moore gibi önemli akademisyenlerin toplumsal dönüşümler üzerine yaptıkları çalışmalarda diğer toplumlarla karşılaştırmalı olarak inceledikleri japon feodalizmi hakkında oldukça önemli bir portredir bu film. 'onur' kavramı üzerine kurulu geleneksel bir toplumun modernleşme esnasında ıskartaya çıkardığı, toprağa bağlı bir toplumsal sınıftır samuraylar.

    müzikleriyle, başka bir kültürü ele alışıyla, her karakterin duygusunu size ulaştırmasıyla bu film bir şaheserdir.
  • kiraz çiçeği'ne övgüde bulunan güzel film.

    . "kusursuz çiçek nadir bir şeydir. tüm hayatını bundan bir tane bulmak için harcasan bile hayatın boşa gitmiş sayılmaz."*
  • yaptığı müzikle hans zimmer'ın insan ırkıyla pek alakası olmadığını kanıtladığı film.
  • ayda bir son savaş sahnesini seyrettiğim, bu sürede nefesimi tuttuğum ve modern japon ordularının gözü yaşlı komutanının "ulan bi bok yedik daha da fazla yemeyelim" bakışından sonra ateşi kesmesiyle soluğumu bıraktığım film. sanırım en az 15 kere seyretmişimdir. manyak mıyım neyim bilmiyorum ama gaza gelmek uğruna başvurduğum başyapıtlardan olarak görürüm bu filmi. ha neye gaza gelmek meraklı okuyucu? bi ödev mi yapılacak? 20 kitap 1 adam düsturuyla hareket etmeniz gerekti mi bakın nasıl gaza geliyorsunuz. tabi o son sahneleri son sahne yapan bir başka unsur da müzikler. aferin sana hans. helgalar öpsün seni.