şükela:  tümü | bugün soru sor
  • 1948 ocak'ında the new yorker'da yayınlandığı ilk günden beri amerikan edebiyatı'nın en çarpıcı, en tartışma yaratıcı, en de ünlü kısa hikayelerinden biri olmuştur piyango. radyoya uyarlanmış, tiyatro oyunu olarak küçük grupların, hele hele lise topluluklarının gözdesi olmuş, bale olarak dahi sergilenmiştir.
    yazarının shirley jackson olduğunu belirtmemem büyük saygısızlık olur elbet, ama hikayenin bugün yaratıcısından çok daha tanınmış olduğunu, jackson'un sıklıkla "the lottery'nin yazarı" diye anıldığını da yadsıyamayız. bu eseri sayesinde pek az yazara nasip kısmet olan ölçüde mektup almış, tepki toplamış, "ne demek istedin aslında, anlat!" tarzı baskılara maruz kalmıştır.
    çok sıradan bir hikaye gibi, güneşli bir yaz sabahının tasviriyle başlar oysa the lottery. kasaba halkı yüzyıllardan beri süregelen ve her yıl tekrarlanan piyango çekilişi için meydanda toplanmakta, çocuklar ortalıkta koşuşturmakta, büyükler hayat meşgalelerinden, bir de piyangodan söz etmekte, gülüşmektedirler. böyle şen şakrak, sıcak bir ortamdır gözlerimizin önüne serilen de hani; belirsiz, elle tutulamayan ama gittikçe tırmanan bir gerilim, sebepsiz bir huzursuzluk hissi vardır havada. çok uzun beklemeyecektir okuyucu hikayenin sırrına ermek için: piyangonun özü "kazanan"ın kasaba halkı, ve hatta kendi ailesi tarafından taşlanmasıdır.
    bu özetle eserin ruhuna korkunç ölçüde zarar verdiğimin, hikayeyi olduğundan çok daha başarısızmış gibi algılayacak olmanıza sebebiyet verebileceğimin farkındayım, o yüzden de misal http://mbhs.bergtraum.k12.ny.us/…/shorts/lotry.html adresinden eserin bütününü okumanızı tavsiye etmekten hiç çekinmem.
    gündelik hayatın, sorgulanmayan geleneklerin içinde gizlenmiş kötücüllüğün bir simgesi; insanlardaki yok edilemez, ilkel saldırganlığın kurumsallaşması, bir de holocaust'a bir gönderme olarak yorumlanmıştır "the lottery" sıklıkla, ki hiçbirine mantıkdışı diyemem, hele hele shirley jackson'un aynen böyle küçük bir kasabada yaşadığını, ve yahudi kocasıyla beraber hem anti-semitist hem de anti-entelektüelist tavırlarla yoğun ve istenmeyen bir tanışıklığı olduğunu göz önüne alırsak.
    bana yıllar önce okuduğum, doğumgününde bir zeka testine girmek zorunda olan çocuğun hikayesini anımsattı bir de "the lottery". var mıdır bu hikayenin adını bilebilecek, yazarını hatırlayabilecek olan acaba? yine kahvaltı sofrasındaki gerginliğe, neşeyle kutlanması gereken bir günde anne babanın kaygısına bir anlam veremiyorduk, ta ki eve çocuğun o toplumda yaşamak için gerekli zeka seviyesinin üstünde çıktığı için öldürüldüğünü haber veren telefon gelene kadar. o hikayeyi de sevmiştim çok, the lottery'den de çok belki...

    yillarin ardindan gelen edit: sozu gecen hikayenin kimligi zoti sayesinde nihayet acikliga kavustu. ilk olarak 1958 yilinin subat ayinda playboy dergisinde yayinlanmis hikayemizin basligi examination day, yazari henry slesar ve de meraklilari misal http://education.uncc.edu/…6124/examination day.pdf adresinden erisebilirler bu minik esere. zoti'ye sonsuz tesekkurlerimle...
  • oyle bir oyku ki bu okuduktan sonra aklima haneke'nin funny games filmini getirmistir.guzel gunesli bir gunun sonunda rahatsiz edici bir final. gerdi sahsen beni ama germesi takdir etmemi engellemez. cok sevdim hanimefendiyi. rahatsiz bir kisilik oldugunu okudum sagdan soldan.tavsiye edilmesi kacinilmaz...
  • başlığa bakınca lay lay lom okumaya başlanılan ve sonuna gelince "nası yani" denilen insanın kanını dondurmaya müsait okunulası hikaye.
  • odtü de eng101 dersinde ödevdir kendisi
    okudum anlamadım, baktım ki uykum varmış, özetini okudum, anladım bütün soruları cevapladım
    yani zorla güzellik olmaaz
  • vizede sorumlu olduğumuz için okurken gecenin bir yarısı" öyle geleneğin,ananenin,törenin taa mına koyayım ben" dedirten bir hikayedir. herşey güllük gülistanlık giderken bir anda, hiç alakası yokken psikopata bağlıyor. ilginçtir hoşuma gitmişti daha sonra.
  • amerikan edebiyatından çıkıp çıkabilecek en akıllı ve şahane öykülerden biri. kasabanın önde gidenlerinin bu piyangoya katılmaması ve tüm kasaba halkının bu ritüeli artık normal görmesi güzelinden sisteme bir ayardır..

    "it isn't fair"
  • muhtemeldir ki hikayeyi okumadan önce sonundaki gargantuan spoileri öğrendiğim için beklediğim zevki alamadığım, aradığım lezzeti bulamadığım ama yine de (spoil edilmedikçe) tüylerinizi ürpertebilecek bu dehşetengiz hikaye hakkında bir takım ıvır zıvır bilgilerim var, paylaşmadan edemeyeceğim. ama öncelikle şunu söyleyeyim, bu tür bir spoiler tecrübesini en son “filmlerden bahsederken karşısındakinin mevzubahis filmi seyredip seyretmediğini kaale almadan sonunu söyleyen cenabet insanlar” konusunda muhabbet ettiğim bir can dostumun, konuşmamızdan iki ay kadar önce sinemalarda gösterilmeye başlanan the sixth sense’i seyredip seyretmediğimi sormadan ve umursamadan “evet abi, ben de çok muzdaribim film sonu söyleyen düşüncesiz arkadaşlardan. mesela birkaç hafta önce saygısız bir tanıdığım the sixth sense’te bruce willis’in aslında hayalet olduğunu söyledi, rezil etti filmi” dediğinde yaşamıştım. söylemem gereksiz, bu konuşma geçtiğinde daha “the sixth sense” filmini seyretmemiştim, sonunda bir twist olduğunu duymuşluğum vardıysa da, fakat ne şekilde ters köşeye yatırılacağımı bilmiyordum. pek recursive, bir o kadar da ironik bir spoiler olmuştu nezdimde, ne diyeceğimi bilememiş, birkaç dakika çocukluğumdan huzurlu enstantaneler hatırlayıp sakinleşmeye çalışmıştım. bu patavatsız dostumdan öcümü, the usual suspects’in dvdsini kiraladığını söylediği gün, en masum ifademi takınıp “aaa, o hani sonunda kevin spacey karakterinin kötü adam çıktığı, keyser söze’nin baştan aşağı uydurma olduğu film değil miydi?” diye sorarak aldım.

    doğaüstü olaylarla örülmüş gotik hikayelerden, her kapalı kapının ardından, karanlık ambarların kuytu köşelerinden fırlayıp ödümü patlatmak için fırsat kollayan cinlerden ve hayaletlerden pek haz etmem. fakat, hakkında biraz bilgilenince (bkz: shirley jackson/@velouria) “gotik yazar işte, çok gördük böylesini. cinler minler, hiç işim olmaz..” deyip geçemediğim bir yazar oldu kendisi. fevkalade sempati beslediğim bu güzelim yazarın the lottery hikayesini the new yorker’a satması, herbiri hakkında sayfalarca entry giresim olan birbirinden matrak ve efsanevi editörleri (harold ross, william shawn, vb.) hikayesini yayımlamaya ikna etmesi pek de kolay olmamış. kendisinin new yorker dergisi ile münasebeti, derginin kadrolu yazarlarından ve new york edebiyat ve gazetecilik çevrelerinin yükselen yıldızlarından biri olan (ve benim aksime yazılarında “yükselen yıldız” gibi klişelerden mümkün olduğunca kaçınan) stanley edgar hyman’ın – yani kocasının – gazıyla (“bizimkilere de göndersene hikayelerini shirley’ciğim, ne güzel yazıyorsun. çorabımın tekini gördün mü bu arada?”) başlamış. her ne kadar 1940’lı yılların başlarından itibaren gün gelip the lottery hikayesiyle onu şöhrete ulaştıracak olan dergiye birkaç kısa hikaye satmayı başarmışsa da (ki bunların da çoğu yayımlanmayan hikayelerdi, zira the new yorker ne o zamanlar ne de şimdi satın aldığı her yazıyı yayımlamaz), basılmak üzere seçilen ve satın alınan hikayelerinin sayısı, reddedilen hikayelerinin yanında devede kulak, hipopotamda gözbebeği kalıyordu. bu talihsizliğin de birinci sebebi, shirley jackson’ın yeteneksizliği, hikayelerinin sıradanlığı değil, the new yorker’in yayımladığı hikayelerde ve makalelerde (okuyucu kitlesini oluşturan) orta-üst sınıfın dünyasının ve dertlerinin konu edilmesini, arkaplanı upper east side’daki bohem evlerde verilen yemek partilerinin, museum of modern art’taki açılış kokteylerinin oluşturmasını tercih etmesi, gotik hikayelere, büyülü evlere, doğaüstü olaylara rağbet etmemesiydi (aynı temayül bugün de devam etmekle birlikte, eskisi kadar yoğun değildir, derginin sayfalarında manhattan sosyetesinden başka öğelere, yörelere daha sık rastlayabilirsiniz). 1943’te, shirley jackson’ın bir yığın reddedilmiş hikayesini temsilcisine* iade eden fiction editörü gus lobrano, şöyle bir not iliştirmiş reddedilen hikayelerin başına: “oldukça anlaşılmaz, örtülü, hafif aklını kaçırmış hikayeler. “hediye” isimli öykü fena gitmiyordu, ama sonlara doğru sapıttı, sürrealleşti.”

    allah’tan öykülerini yıllarca “çok gotik...fazla doğaüstü...şiddeti abartmasan?” diye geri çeviren editörler shirley jackson’ı ne yazmaktan ne de yazdıklarını new yorker’a yollamaktan yıldırmayı başaramamışlar, ve en nihayetinde, 1948 yılına gelindiğinde, new yorker shirley jackson’ın sürrealizmini kabul edecek, sayfalarına taşımak isteyecek kıvama gelmiş, o olgunluğa ulaşmış. aynı yılın ilkbahar aylarında, vermont eyaletinin north bennington isimli küçük kasabasında kocasıyla birlikte yaşadığı (shirley jackson’ın feminizmin filizlenmeye, simone de beauvoir’in neşesiz ve soporific başyapıtlar vermeye başladığı yıllarda evlenince kocasının soyadını almamayı seçen nadir kadınlardan biri olduğu da gözünüzden kaçmasın) evinde the lottery isimli bu huzursuzluk verici, bu kalp çarpıntısına sebep olan hikayeyi, tek oturuşta, yazmış ve de new yorker’a postalamış. hikayenin (aslında “masal” demek daha doğru olur belki de) yayımlanmasına editörler arası toplantıda hemen hemen oybirliği ile karar verilmiş (tek bir “yayımlamayalım” oyu çıkmış, olumsuz oy kullanan bu editörün adını kendisini utandırmamak, 60 yıl sonra sözlük ahalisi önünde mahçup duruma düşürmemek için gizli tutacağım). fakat hikaye new yorker’da yayınlanan öykülerden, diğer kısa hikaylerden o kadar farklı, o kadar çizgidışıymış ki, derginin edebiyat editörü bay lobrano (yıllardır shirley jackson hikayelerini reddetmeyi görev bilmiş olan lobrano), yazarı arayıp, “hikayenin manası hakkında birkaç söz söylemek, duruşunu açıklamak isteyip istemeyeceğini” sormuş. shirley jackson bu alışılmadık istek, bu beklenmedik soru karşısında ne diyeceğini bilemeyip sessiz kalınca da (bir yazara “bu eserinizde ne demek istediniz?” kadar absürd ve manasız bir soru sorulabilir mi, allahaşkına?), lobrano bir nevi jedi mind trick’e başvurarak, “acaba hikayenin ‘ezeli korkuların ve ebedi batıl inançların modern çağdaki dışavurumu üzerine kurulu bir alegori’ olduğunu söyleyebilir miyiz?” önerisini getirince, shirley jackson da bu kör kör gözüm parmağına telkine rıza göstermiş, ve “pekala, öyle diyelim madem” diyerek editörün hikayesine yüklediği manayı kabullenmiş. the lottery aslında elbet hristiyan bir kültürel gelenekten gelmediğimiz için dilimizde tam karşılığı bulunmayan evil (kötücüllük, şer, kemlik, günahkarlık) kavramı hakkındadır: nezih, kibar ve görgülü new england sakinlerinin (ki “sakin” burada cuk oturan bir terimdir), o medeniyet kısvesi altında saldırganlığa ne kadar yatkın, sebepsiz bir vahşet ve şiddet duygusuna nasıl esir oldukları, evil’in banalliğini**, sıradanlığını, kurumsallaşarak hayatımızın merkezine oturduğunu, “insan insanın kurdudur” deyişinin* bir deyişten ibaret olmadığını, bu korkunç gerçeğin en beklenmedik zamanda ve mekanda bir tokat gibi suratınıza inebileceğini, bir taş gibi kafanızda patlayabileceğini gözler önüne serer. boğazınızdaki düğümle kalakalırsınız.

    the lottery yayımlandıktan sonra, the new yorker tarihinde daha önce sayfalarında beliren hiçbir kısa hikaye için tecrübe etmediği bir mektup ve protesto yağmuruna tutulmuş, shirley jackson’a ve hikayesine yönelik üç yüzden fazla mektup, telgraf, posta güvercini almış. dergi, umursamaz bir tavırla, gelen tüm mektupları, tehditleri, ve küfürleri shirley jackson’a yönlendirmiş, bu vesileyle istemeden de olsa modern forward manyaklarına da öncülük etmiş. yıllar sonra yaptığı bir konuşmada, meşhur hikayesine aldığı feedback hakkında sorulan bir soru üzerine (ki shirley jackson’ın hayatının sonuna kadar the lottery hakkında sorular cevapladığını, “hay yazmaz olaydım” raddesine ulaştığını, “the lottery’de ne demek istedin?” diyenleri elinde çakıltaşları ile kovaladığını tahmin ediyorum), kendisine ulaşan yüzlerce mektup arasında hikayeyi öven, kendisine hoş sözler, iltifatlar içerenlerin bir elin parmaklarını geçmediğini, ezici çoğunluğunun hayret ve şaşkınlık ifadeleri, ve hikayenin manası hakkında spekülatif açılımlar içerdiğini, ve hemen hepsinin aşağılayıcı, tahkir ve tezyif edici söylemlerle süslendiğini ifade etmiş, ve şöyle devam etmiş: “eğer aldığım mektuplar ülkemizdeki okuyan kitlelerin, veya sadece the new yorker’ ın okuyucu kitlesinin, hatta ve hatta the new yorker’in yalnızca yazımın çıktığı sayısının okuyucu kitlesinin isabetli bir profilini çiziyorsa, yazarlığı şu anda bırakırım.” (hafif melodramatikmişsin sanki shirley teyze..)

    the lottery’e mektuplarla tepkisini belirten güruhun hikayeyi okudukları zaman ne derece kafasının karıştığını, okuyucu mektuplarından cımbızla çekip çıkarttığım şu cümle gözler önüne seriyor: “hikayenizin, son savaşın* başında kurulan mecburi askerlik kurumunun mihenk taşlarından biri olan piyango sisteminin küçük çaplı bir tasviri ve eleştirisi olduğunu düşünmüştüm.” (oy oy oy..) fakat, bu tür komik, neredeyse dokunaklı şaşkınlıkların, anlamamazlıkların yanısıra, “bayan jackson’a kanada’ya ayak basmamasını söyleyin!” (siz de kanadalıları halis muhlis, efendi bir halk sanırdınız oysa ki), “yazardan kişisel bir özür mektubu bekliyorum.”, “bir daha asla ama asla new yorker’ı almayacağım. beni bu tiksinç hikayeyi okumaya kandırmaya (nasıl kandırılmışsa) nasıl cüret edersiniz!”, “the lottery’nin üzerimdeki etkisi öylesine korkunç, dehşet verici ve iğrençti ki, böyle bir hikayeyi neden bastığınızı kesinlikle anlayamadım. vanity fair ya da esquire’dan böyle rezillikler beklerdim, ama sizden asla..”gibi kızgınlık, ve ihanet hissi ile dolu, kimi zaman hikayenin kendisinden dahi huzursuzluk verici tepkiler de shirley jackson’ın new yorker’a bağışladığı arşivlerinde mevcut maalesef.

    bu klasik hikayenin ardıl macerasının devamını biliyorsunuz zaten: yıllar geçiyor, the lottery tüm zamanların en meşhur, en çok tartışma yaratan, antalojilerde en çok yer bulan kısa hikayelerinden biri oluyor. fakat yine de, yayımlandığı zaman karşılaştığı tepki, okurların iç burkan anlamamazlığı ve hikayenin mesajına, manasına mukavemeti, bizlere öykünün yayımlandığı zamana hakim olan zeitgeist hakkında ipuçları veriyor, ikinci dünya savaşının akılalmaz yıkımından, holocaustun ifade edilemez dehşetinden sadece üç yıl sonra amerika’yı saran “savaşı unut, gülümse, ve aydınlık geleceğe bak” ethosunu 72 punto ve bold harflerle gözler önüne seriyor. ulusal psikolojiyi domine eden yersiz iyimserlik ve “unut gitsin” patolojisinin yanısıra, dostun dostu, komşunun komşuyu fikirleri ve düşünceleri yüzünden devletin faşist ve baskıcı yapılanmalarına* (asıllı veya asılsız) ithamlarla ispiyonlamaktan çekinmediği, karşı koyduğu iddiasıyla ortaya çıktığı totaliter sistem ve düşünce yapılarından gıdım farkı olmayan cadı avlarına* kendi elleriyle teslim ettiği dönemin histerisini de çağlar ötesinde bizlere anlatmaktadır.

    ikinci dünya savaşı’nın sonrasındaki ve soğuk savaşın öncesindeki arafta, tıpkı the lottery’e ev sahipliği eden isimsiz new england kasabası gibi, amerikan toplumunun geneline hakim olan sessizlik, görmemezden gelme ilkesi, topluma dalga dalga yayılan ilkel saldırganlığın* üstünü örtemeyecek, yüzeysel edep ve görgü* kuralları süregelen dehşeti ve habercisi olduğu vahşeti perdeleyemeyecektir.
  • (bkz: the island)
  • öykünün ilk yayımlandığı dergi olan newyorker'da başta öykünün basılıp basılmayacağı büyük bir olay olurken, yayımlandıktan sonra da okuyucular arasında olay olmuştur. amerikan halkını aşağıladığı gerekçesiyle dergi protestolarla karşılaşmıştır. hikayeyi, geçtiği zamanın şartlarına göre incelemek daha doğru olacaktır. hikayenin anlattığı daha iyi bir hasat için herşey mübahtır mantığı, aslında hikayenin yazıldığı 1900lerin ortalarındaki ve hatta günümüzdeki dünya düzeni için de genellenebilir. hikayenin geleneklerle ve bu geleneklere körü körüne bağlı olmakla ilgili bir meselesi vardır ki, zaten hikayenin sonlarına doğru bunu okuyan şahsa gayet güzel hissettirir.
  • siddet yanlisi gudulere usulunce bicilmis kaftandir piyango.
    ayrica korkunun en temel kaynagini kisinin kendisi olarak goren sayin jackson'a yazilan sayisiz mektuplarin bazilarinda "su piyango nerde cekiliyor biz de gelip izleyelim sorli hanim" diyen, erol tas'i sokakta gorunce taslayan zihniyette insanlar oldugu da rivayet edilmektedir.