şükela:  tümü | bugün
244 entry daha
  • heyecanla beklenen netflix dizisi; aynı adlı neil gaiman grafik romanından uyarlanmıştır.

    ilk sezonunu göz önünde bulundurarak diziyi çoğunlukla beğendiğimi belirtmeliyim. bunun sebebi genel olarak konunun iyi anlatılması.

    lakin itirazlarım da var. tahmin edeceğiniz gibi death tasviri bunun en büyüğü.

    gaiman dünyası kapsayıcıdır; değişik ırktan ve cinsiyet(sizlik)ten örnekler bu alemde zaten mevcuttur. bunun üzerine yapılacak ekstra bir değişiklik yorucu olur.

    hadi lucienne karakterini değiştirdiniz. hadi tarihsel uygunluğu yerle bir edip kinkaid ailesini baştan aşağıya siyahi yaptınız. death’deki bu değişim elzem miydi? netflix alemine göre öyleymiş demek ki. halbuki bu rolde hafif soğuk tavırlı (ölenlere “ay cnm yazık yaaa” tarzı sahte bir samimiyetle yaklaşmayan) bir uzakdoğulu muhteşem olabilirdi ama politikayı biliyorsunuz. şu an black lives matters, diğerleri pek değil.

    daha önce de söylemiştim sandman bir “değişim” hikayesidir (dizinin 8. bölümünde bu mevzu kör kör parmağım gözüne dercesine işlendi, anlayın diye). buna uygun olarak çizgi roman da devam ettiği süreçte değişiyor.

    gaiman, sandman karakterini kurgularken aslında eskiden var olan bir dc karakterini yeniden canlandırıp baştan sona yenilemeyi amaçlamıştı. o nedenle ilk sayılar, dc karakterlerinin de rol aldığı daha çok korku hikayeleri barındırıyordu. (24 saat denen ama aslında onu kast etmeyen bölümün, oldukça karanlık ve asap bozucu bir korku öyküsü olması gerekiyordu mesela. dizi bu atmosferi veremedi) (ayrıca telif nedeniyle dizide dc ilişkisi tamamen sıfırlanmış). ne zaman ki ilk defa öyküye death dahil oldu, o andan itibaren sandman kendi derdini taşıyan özgün bir yapı haline geldi (dizide en sevilen 6. bölüm).

    dizide, bebek evi isimli vortex alt öyküsü beğenilmemiş. halbuki çizgi roman serisinde bence en iyi bölümlerden biri bu öyküdür (bkz: #138375234) (diğeri the kindly ones). sebep bence öykünün tamamen yanlış aktarılması. özdeşleşim kuracağımız rose karakterinin (cilt renginden bağımsız) sempatiden yoksun canlandırılması, seri katil sempozyumunun dehşet vermesi gerekirken neredeyse güldürmesi, garip ev arkadaşlarının fazla insancıl aktarılması (romanda neredeyse sürreeller), gore sahnelerin atlanması (korinthlinin oğlanlardan oluşan kurbanlarının es geçilmesi, gözleri yediği sahnelerin hafifleştirilmesi, küçük kardeşin hapsedildiği koşulların altının çizilmemesi ve yine sempozyumun günlük güneşlik bir tatil gibi aktarılması), o yaşta hareket etmesi bile mucize olan unity kinkaid’in fazlasıyla zinde olması, rose ile gilbert arasındaki platonik aşkın verilmemesi, vortexin fazla ciddiye alınmaması ve en önemlisi rose ile morpheus’un fazla yüz göz edilmesi, anlatımın falsolarını oluşturuyor. çizgi romana uyarsak bu bölümlerin bir david fincher filminin atmosferini taşıması gerekirdi; onun gibi karanlık, soğuk, yapış yapış ve kirli.

    cinsiyetsiz lucifer’da gwendoline christie çizgi aslına uygun (yalnız komiktir, diğer bir netflix dizisi olan spin off lucifer ile ilgisiz). corinthian rolünde boyd holbrook karizmasıyla büyülüyor -ki öyle olmalı. desire rolünde mason alexander park çok çok iyi bir seçim. stephen fry ve ferdinand kingsley rollerinin hakkını veriyor. nathan diskin (funland) i-na-nıl-maz!

    hepsi bir yana; dizinin casting başarısını tom sturtidge belirlemiş. dream rolüne bu kadar uyacak birini bulmak başlı başına bir deha benim için (uzun burun altında büzülmüş dudaklar bile aynı!).

    nitekim dream’in ekrandaki yansıması kusurlu. kitaptaki morpheus bir omnipotent (diğer endlessler gibi). endlessler tanrılardan veya şeytandan korkmazlar çünkü onların üstündeki bir oluşumu temsil ederler (o evrende tanrılar da rüya görür, mesela). bunun sonucu olarak sandman zorluklar karşısında bocalayan ve güçsüzleşen bir karakter olamaz. dizideki gibi ne yapacağını bilmeyen, arada bir gözü sulanan, gülümseyen (yani, imkansız), kendi yarattığı kabuslar önünde ikilemler yaşayan bir karakter değil morpheus. cehenneme giderken bile konumunun farkında ve kendinden emin. korinthliyi tek hamlede yok edebiliyor. vakur ve en önemlisi oldukça acımasız. bu özellikleri nedeniyle, zaten, desire tarafından itici bulunuyor. bu nedenle desire onun o ukala tavrıyla uğraşmaktan zevk alıyor (despair yani umutsuzluğun konuyla alakası yok. o yapısı gereği, sadece etrafındakilerin çaresiz olduğunu görmek için işin içinde). (belki sonraki sezonlarda açıklanır; dream’in hüsranla sonuçlanan eski gönül meselelerinin ardında yine desire var; çünkü o -yani- tutku…)

    son olarak birkaç şey söyleyip bitiricem; sandman heyecanlı maceraların ard arda sıralandığı bir dizi değil. fantastik doğası sizde böyle bir yanılgıya sebep olmuş olabilir. acelesi olan genç-erişkin izleyici kitlesine hitap etmiyor. her şey “siz gençlerin” zevkine uygun olarak gerçekleştirilmek zorunda değil. bunu bir çizgi roman değil, edebiyat eseri uyarlaması olarak düşünün, beklentiniz düşecektir (sandman serisi prestijli edebiyat ödülü alan türünün tek örneğidir).

    ikincisi çok daha önemli: sandman her ne kadar öyle görünse de endlessleri (ebediler) anlatan bir öykü değil. atıflarla yüklü, felsefik hikayenin odağında “insanlar” var. gayenin insan doğasını daha iyi anlayabilmek olduğunu anlar, elimizdekinin bir avengers tasviri olmadığının ayırdına varırsanız, morpheus’un başrolde olmadığı segmentlerden rahatsız olmazsınız.
  • restoran bölümünde hetero ilişki yaşayan çift ve hiç hintli karakter olmaması sebebiyle protesto ettiğim dizi. böyle bağnazlık, ırkçılık olmaz arkadaş.
  • sezonu bitirmiş bulunmaktayım. sezon için son yazımda söylemek istediklerim diğer ikisine göre biraz daha negatif.
    --- spoiler ---

    son 4 bölüm klişevari bir olay örgüsü ile geçtiği için ondan önceki 2 bölüm gibi beni içine çekemedi. halbuki rüyaların çarpışması, seri katilliğin psikolojisi, düş'ün dönüşümü gibi konular çok daha iyi işlenip 5 ve 6. bölümlerde olduğu gibi daha felsefi altyapı sağlayabilirdi senaristler. çizgi romanı okumadığım için 3 yazım da dizi odaklı idi. neil abi böyle güzel bir yaratımın içini eminim doldurmuştur fakat dizi bu konuyu üstün körü geçmiş. bunun nedeni tercih mi beceriksizlik mi sanıyorum 2. sezonda göreceğiz. genel olarak dizi benim için 7/10'luk idi. artısıyla eksisiyle fantastik bir evrene beni sokmayı ve devam ettirmemi sağladı. çizgi romanlar pahalı olduğu için sanırım netfiliksin beni gay yapmasına mecbur kalacağım. 2024'te görüşmek üzere.

    --- spoiler ---
  • ben bu cennet cehennem, öteki dünya ve oradaki varlıklar hakkındaki hikayeleri oldum olası sevmişimdir. diablo olsun, darksiders olsun, supernatural olsun, carnivale olsun hepsi ayıla bayıla takip ettiğim hikayelerdi. bu nedenle sandman’in dizisi duyurulunca ve neil gaiman’ın projenin içinde aktif olarak yer aldığını öğrenince baya heyecanlandım. şimdi dizi nasıl olmuş bi genel bakalım. (diziyi izlemediyseniz de okuyabilirsiniz çünkü bu sefer spoiler'sız yazdım)

    dizide insanların rüyalarını kontrol eden varlığı yani dream’i takip ediyoruz. hikaye tek karakter üzerine kurulu olduğu için dream hem yazım hem uygulama hem de oyunculuk olarak çok önemli bir durumda.

    birazdan üzerine konuşacağımız fikir daha öncesinde arkadaşlarımla -bu tür karakterleri nasıl yazmak gerekir- üzerine konuşurken aklıma gelmişti. şimdi tüm evreni görebilen (bu dizide bi de birden fazla evrenden bahsediliyor) milyarlarca yıldır burada olan bir varlık için insanların hiçbir önemi yoktur. onlara karşı mesafeli ve umursamaz olması gerekir çünkü yani insandan o kadar çok var ki a kişisi ya da b kişisi bu varlıklara hiçbir şey ifade etmez aslında. dizinin ana karakteri olan sandman de tıpkı böyle davranıyor. genel olarak insanlığı ve düzenin devamını savunsa da dizinin başında kendi gücüne yaklaşmayan diğer varlıklara sanki onlar hiç yokmuş gibi bir kibirle ve umursamazlıkla yaklaşıyor gibi görünüyor. karakteri canlandıran tom sturridge de bu soğukluğu gayet iyi yansıtıyor.

    her dizi için kendine ait bir evren ve atmosfer kurmak da gerekiyor. şimdi içinde bulunduğumuz gerçeklikte geçen bir hikaye anlatacaksanız bu iş biraz daha kolay. atıyorum uzak bir gezegende mahsur kalan bir araştırmacının hikayesini bile anlatacaksanız oturur bilim insanlarıyla konuşur ve ona uygun bir atmosferi kolaylıkla (bütçe meselesinden bağımsız olarak söylüyorum) yaratabilirsiniz. peki daha önce hiç kimsenin gitmediği fantastik bir diyarın atmosferini nasıl kuracaksınız? burada artık sizin hayal gücünüz devreye giriyor. dream’in mekanını tasarlarken de genelde abartılı oranlar kullanmışlar. mesela atıyorum bir kapıyla ya da dümdüz ovayla karşılaştığınızda evet çok güzel görünüyor ama boyutları o kadar aşırı ki bakarken rahatsız oluyorsunuz. bu da size izlemekte olduğunuz şeyin gerçeküstü olduğunu güzel bir şekilde anlatıyor.

    bir de dizinin en önemli kısımlarından olan yan karakterlere bakalım. şimdi evrenler üstü bir varlığı anlatmaya başladığınızda onun dünyayla bağı olacak empati yapabilen karakterlere ihtiyaç duyarsınız. bu problemi lucienne ve matthew ile gayet başarılı bir şekilde çözmüşler. ayrıca dizi karakterleri kısa süre içinde tanıtmak konusunda çok iyi. şimdi spoiler’sız yazdığım için tek tek anlatamıyorum ama denk gelince görürsünüz bir cafe bölümü var. orada ufak ufak detayları öyle güzel eklemişler ki sanki her karakterin hayatı için ayrıca film izlemiş kadar çok şeyi kısa sürede öğreniyorsunuz. bence bu da çok başarılı bir durum.

    bir de dream’in öteki tarafta uğraştığı doğa üstü karakterlere bakalım. öncelikle corinthian karakteri diziyi sürükleyebilecek kadar karizmatik ve gizemli. oyuncu da bu yükü sırtlayacak kadar başarılı. yalnız lucifer konusunda çok emin değilim. şimdi hristiyan mitolojisinde lucifer morningstar en güçlü karakter olarak anlatılır. güçlü görünmek ve sahneye hakimiyet konusunda gwendoline christie’nin herhangi bir eksiği yok ancak rol için bence fazla sevimli kalmış. çünkü kendisinin baya sıkmalık yanakları var. ayrıca her ne kadar bakışlarıyla bir derece toparlasa da dediğim gibi yüzü fazla sempatik olduğu için role ne kadar gitmiş bence tartışmalı.

    yalnız dizide öyle bir yan karakter var ki oyuncunun kendisi resmen bu rol için doğmuş diyebiliriz. evet desire’ı canlandıran mason alexander park’tan bahsediyorum. o gösterişli, androjen, şık ve şımarık hali kesinlikle karakteri üç beş kat yukarıya çıkarmış. hatta öyle ki karakteri onun dışında kim bu kadar iyi canlandırır diye düşündüm aklıma kimse gelmedi. ayrıca fark etmişsinizdir netflix başarılı bulduğu oyuncu ve yönetmenlere yeni projelerinde de sık sık yer veriyor. o nedenle umarım mason alexander da bu isimlerin arasına katılır.

    hazır mason alexander’dan bahsetmişken burada da çok konuşulan lgbt ve sjw olaylarına da bir kısa değinelim. şimdi bir dizide karakter cinsel yönelimi ya da etnik kökeni için eleştirilmez. bu benim gördüğüm en anlamsız hareket olabilir. peki ölçüyü nasıl belirleyeceğiz? burada önemli olan karakterin cinsel yöneliminin ya da etnik kökeninin hikayeyle doğrudan bir bağlantısı olup olmaması. mesela lucienne’in etnik kökeninin hikayeye bir etkisi var mı? yok. o zaman kendisini bir çinli de canlandırabilir, siyahi bir oyuncu da canlandırabilir, ne bileyim inuit de canlandırabilir. ama mesela 14. yy japonya’sında geçen gerçekçi bir samuray hikayesinde başrolü de gidip elin fransızına vermezsiniz. ya da ne bileyim shaka zulu’yu norveçliye oynatacak haliniz yok. bu dizide karakterlerin yarısı zaten doğaüstü canlılar. ve çoğu dini mitolojide bu varlıklar cinsiyetsiz olarak anlatılıyor. yani dizideki karakterlerin ne cinsiyetlerinin ne yönelimlerinin ne de etnik kökenlerinin bir önemi var. ölümlülerin ise hikayesinde öyle bir altyapı yok çoğu zaman. o nedenle kimin gay kimin siyahi olduğunu tartışmak muazzam anlamsız bir hareket. ha siz lucifer erkek olmalıydı kesinlikle diyorsanız muhtemelen iktidar ve güç sahibi bir -kadın- görmekten hoşlanmıyorsunuz demektir. o noktada fikirlerinizi bi gözden geçirmenizde fayda var.

    sonuç olarak dizi baya kaliteli. ayrıca yurt dışındaki sitelerde falan adı sıkça geçmeye başladı bu nedenle uygun bir zamanda ikinci sezonunun geleceğini düşünüyorum. ok, benim ağzımdan herhangi bir spoiler kaçırmadan anlatacaklarımı bu kadar. görüşmek üzere.
  • çizgi romanını okuduğumda da en bayıldığım hikaye olan, başından sonuna kadar yavaş yavaş gerilimin dozu artırılarak adeta küçük bir kıyametin sahnelendiği restoran bölümü muhteşemdi. muh te şem. okurken aldığım zevkin belki daha fazlasını aldım.

    çizgi romanlarını çok seven biri olarak açıkçası diziden hiçbir beklentim yoktu. bu yüzden izleme konusunda pek de heyecanlı değildim lakin inanılmaz bir iş çıkarmışlar. yine de kitapları okumamış olsaydım bu kadar etkilenmezdim diye düşünmedim değil. ilk kez hikayeyle tanışacak biri için tüm derinliği yansıtan bir iş olmayabilir. yine de müthişti. sandman evrenini yarattığın için god bless you neil gaiman.

    bu arada corinthian karakteri de inanılmaz iyiydi; hatta dizideki favori karakterim oldu kendisi.
  • "ne gücü kalırdı cehennemin, buraya düşenler cenneti düşlemese?”

    geri sardım, tekrar tekrar izledim burayı. sonra da oturdum düşledim. hayret bir şey. dördüncü bölüm, cehennemde bir umut.
  • 4. bölümdeyim inanilmaz derecede güzel hazirlanmis ve kurgulanmis karakterleri hemen hemen tam oturmuş yeri gelince sasirtan yeri gelince dusunduren gothic tarz diyebilecegimiz cekim ile ambiyansi tavana çıkartan bir dizi. olumsuz yanı yok mu var biraz akışı yavaş metni saglam vermek istediklerinden sanirim. izleyiniz efenim.
  • harika baslayip ilk 6 bolumde insani ekrana kilitleyen 7. bolumden itibaren lise dizisine donusen karma karisik duygular uyandiran dizi.
hesabın var mı? giriş yap