şükela:  tümü | bugün
  • binary oppositions'ı temelinden sallayan bir filmdir. esas oğlanın, bir beyaz derili olmasına karşın, aynı zamanda vahşilikle iç içe yaşayan, ikili karşıtlıkların diğer tarafındaki kızılderililerin dilini konuşabilen biri olması itibariyle sistemin hangi tarafında yer aldığı net değil bir kere. her şeyi iyi ve kötü olarak ayıran binary oppositions için adamımız pek çok yönüyle tam ortada kalmakta ve sistemi tehdit etmekte. aynı doğrultudaki diğer örneklere gelecek olursak:

    --- spoiler ---
    john wayne'in canlandırdığı karakterin kızılderililerce kaçırılan yeğenini bulduktan sonra onun artık asimile olarak 'öteki'lerden biri haline geldiğini düşünmesi ve kızı kurtarmak yerine öldürmek istemesi, kızın da aynen adamımız gibi binary oppositions için sorun yarattığı anlamına geliyor. adam yeğeninin 'öteki' konumundaki yerlilerle cinsel ilişkiye girmiş olabileceğini aklına getirdiğinde iyice çıldırıyor ve aslında kendisi de sisteme aykırı bir kişilik olmasına rağmen bu durumu içine sindiremeyerek, bunu büyük bir problem olarak görüyor.

    kızılderili reisinin de john wayne'in oynadığı karakter gibi ikili karşıtlıkların neresinde olduğu net değil. reisin sistemin 'kötü' tarafında yer alması için ortaya konabilecek adam öldürme, kız kaçırma eylemlerini sistemin 'iyi' sınıfına sokmak istediği beyaz adamın da karşı tarafa yönelik olarak gerçekleştirdiği belirtiliyor çünkü. reisin beyaz adamın dilini çok iyi biliyor olması kızı kaçırmış olmasına bağlanıyor ve bu dili ondan öğrendiği söyleniyor; ancak beyaz adamın da yerli dilini çok iyi bilmesinin sebebinin onun da kızılderililere karşı aynı suçu işlemesi olduğu ima ediliyor.

    filmde ev (medeniyet)-doğa (vahşilik) karşıtlıkları da evin içi ve evin dışı şeklinde vurgulanıyor. jeffrey hunter'in oynadığı eleman filmdeki bir başka binary oppositions düşmanı karakter olarak sürekli ortada kalmış bir tip şeklinde sunuluyor. bu karakterin düşük oranda da olsa kızılderili kanı taşıyor olması sebebiyle hep dışlandığını görüyoruz. kendisi filmde medeniyeti temsil eden evin dışında bırakılıyor, kapının dışında oturuyor, yemeğe geç kalıyor, çocuk muamelesi görüyor ve ötekileştiriliyor. bu adamımız birçok karede akli dengesi yerinde olmayan ve tam bir 'öteki' konumunda bulunan başka bir karakterle birlikte gösteriliyor. öte yandan o da kızılderililerle savaşan, yerli kadınları tekmeleyen bir beyaz adam aslında. yani sistemin neresine oturtulduğu belli değil.

    hem şerif hem de rahip olan adamın, beyaz aileye mensup olmalarına rağmen evli olmadıkları halde öpüşen çiftin üzerine kapıyı kapatması, normalde 'iyi' kategorisinde olması gerekenlerin ötekileştirilmelerine örnek teşkil ediyor. beyaz adam, yerlileri bufaloları yememelerine rağmen öldürmeleri nedeniyle vahşilikle suçlarken bir süre sonra bu kez kendisi sebepsiz yere bu hayvanları öldürüyor, hatta ateşkes anında yerlileri sırtlarından vuruyor ve sistemi alt üst ediyor.
    --- spoiler ---
  • sergio leone, 60'ların ortasında, italya'da ortaya çıkıp, ennio morricone'nin muhteşem müzikleri, clint eastwood ve lee van cleef'in ikonik oyunculukları ile western'e spaghetti sosunu bulaştırarak, türün repütasyonunu sonsuza dek değiştirmeden yaklaşık on yıl önce, türün öz vatanı amerika'da çekilmiş yetkin örneklerinden.

    film, neredeyse 60 yıldır hem western seyircisi, hem de eleştirmenler tarafından türün klasikleri arasında kabul ediliyor. bu noktada çokca bahsedilen şu noktanın altını kalın harflerle çizmeli, bahsedilen yetkinlik büyük ölçüde filmin incelikli sinematografisine atfediliyor. john ford'un sağlam yönetimi, ucuz çatışma sahnelerine girmeden, "yolculuğa", hikayenin kendisine odaklanan anlatımı ve yer yer yakaladığı müthiş karelere.

    bunların dışında elimizde, ortalama bir western'den beklenecek bütün o bayağılıklar ve felaketler de mevcut maalesef. berbat oyunculuklar, neredeyse hiç gelişmeyen, ne motivasyonlarının kökeni, ne hikayelerinin doğuşu, ne de değişimlerine dair bize elle tutulur bir şey sunulmayan karakterler, o karakterlere yüklenmiş ve eleştirel olarak da aktarılmayan, mide bulandırıcı bir ırkçı, maço, kaba, ataerkil, faşizan doğa.

    filmin alt-metninde işlendiği söylenen, beyazların ırkçılığı yaşayışlarına dair kendi içindeki çatışmayı yansıtmasını da ben pek göremedim doğrusunu söylemek gerekirse. kızılderili fikrinin baştan sona işlenişi, yaratılan kızılderili karakterler ve beyaz adamla her karşı karşıya gelişinde kendilerine yüklenen rol, dönemin standart ırkçı kültürünü tekrar üreten dile gayet uygun işlenmiş. evet birbiriyle karşıtlık içinde görünen iki beyaz karakter var ama filmin sonunda o karşıtlık nasıl bir senteze ulaştı, ben buna dair hiçbir şey göremedim.

    john wayne, kestiği her pozda komik. yancısı genç arkadaşın rol yeteneği yerlerde. filmin birkaç eksantrik karakteri var elbet, ama onlar da klişeye uygun western'lerin olmazsa olmazlarından. nihayetinde en eli yüzü düzgün oyunu sergileyen psycho'nun vera miles'ı gibi duruyor.

    açıkcası bir western klasiği olarak değerli ama sinema tarihinde oturtulduğu konuma uygun şekilde bir başyapıt değil, the searchers. gerçek western başyapıtları için adres, leone amca.
  • 1979'daki geri dönüşleri muhteşem olan grup. new wave'in ortasında kendi adlarını taşıyan albümle power pop'un en iyi albümlerinden birini çıkarmış oldular. 1981'de de play for today'le ise zirveye ulaştılar diyebilirim. açıkçası 60'ları pek sevmememe rağmen 1979 ve 1981'deki bu iki albümleri gerçekten dinlemeye değer. özellikle play for today'i önerebilirim the searchers'ı sadece 60'lar grubu olarak tanıyanlara. 70'lerin sonundaki bu iki albümü 60'lardakilere dahi tercih ederim hatta şahsım adına.
  • john ford'un görsel açıdan bir klasik olan filmi. her ne kadar john ford ve john wayne'i ideolojik ve insani bakışlarındaki sakatlıklardan dolayı sevmesem de ortaya koydukları filmlerdeki tını insanı içine alıveriyor.
  • oldeuboi soundtracki. o kadar güzel ki herhangi bir kelime ile kirletmek istemiyorum. kültürlenin lan:

    http://www.youtube.com/watch?v=vpgx1ns9_fa
  • bu grubun bir de magic potion isimli şarkıları vardır ki, dünyalar tatlısı, paralel evrenler şekeri bi eserdir kendisi. tanımın devamı babında, daha fazlası için buyurup şuradan yakabilirsiniz:
    (bkz: magic potion)
  • görsel açıdan western olayını aşmış, yarmış, bitirmiş bir filmdir. o devasa kanyonlara, o güzelim yerlere gidesim geldi. john ford, bildiğin vahşi batıyı, texas'ı öyle bir sinematografiyle gösteriyor ki, filmin her bir karesi wallpaper yapmaya değer nitelikte. "ben sanatçı değilim, sadece film yaparım" demiş bir adamın böylesi bir filme imza atması ilginç. demek ki, thatll be the day'miş.

    --- spoiler ---

    konuya gelince, aynı tebrik ve hayranlığı john ford'a sunamıyoruz. kızılderililer yine ford'un stereotipine sıkışıp kalmış. sadece marty'ye yamanan kızılderili kadın biraz sempatik gösterilir gibi oluyor ama sonra o da aşağılanıyor, itilip kakılıyor. yine de ethan* karakterinin 5 yıllık fiziki ve ruhsal arayıştan sonra "kızılderililer ailemizin namusunu kirletti, töremize göre kızı öldürmeliyim" ruh halinden çıkıp yeğenini kucaklaması güzel bir hadise.

    --- spoiler ---

    bir de john wayne'in en sevdiği film buymuş. oğullarından birinin adını da ethan koymuş.
  • martin scorsese'nin de arka arkaya iki filminde göndermelerde bulunarak, hayranlığını cümle aleme ilan ettiği filmdir. önce who is that knocking at my door'da harvey keitel ve sevgilisi bu film üzerine sohbet ederler, ardından mean streets'de yine harvey keitel'ı sinemadan çıkarken görürüz ki, izlediği film the searchers'dır.
  • yalniz kahraman mitinin islendigi bir filmdir.

    --- spoiler ---

    john wayne filmde her ne kadar yalniz olmasa da, filmin sonunda yalniz kalmistir. yalniz kalmaya mahkumdur. butun esraf kapidan iceri, eve girer, olay tatliya baglanmistir. kamera evin icinden ceker, ve kapi boslugunda john wayne tek basina gorunur. kadraj icinde kadraj yaratilir. herkes iceri girdikten sonra kapi kapanir. john wayne disarida kalmistir. intikamini almis, yollara dusmeye hazirdir. cunku o evinden cok cok uzakta yalniz bir kovboydur hitaminda.

    --- spoiler ---
  • amerika ulusunun hangi sosyo ekonomik konjonktürde yaratıldığını çok iyi anlatır. geniş plan çekimleri çok yerindedir. nasıl bir amerikan coğrafyasının nasıl bir tinsellik yarattığını ortaya koyar. amerikalılar, vahşetin ortasında yalnız birer adamdırlar. öpüşmez ve sarılmazlar birbirlerine, sadece elle tokalaşırlar.