şükela:  tümü | bugün
  • filmden bir replik.. bütün demokrat yaraticilara ithaf olunur..
    "italya’da 30 yıl boyunca borjiyalar vardı. yani savaş, kıyım, cinayet... ama michalengelo, leonardo ve rönesans aynı dönemde var oldular. oysa isviçre’de kardeşlik, 500 yıllık demokrasi ve barış vardı. ama ne yaratabildiler? sadece guguklu saat!"
  • --- spoiler ---

    film noirin kralidir, cinema rojo'nun prensesidir filan orasini bilmem de sinema tarihinin en angut basrol karakterine sahip oldugu kesin. angutlugu yetmezmis gibi film boyunca kimse tarafindan da ciddiye alinmiyor. ustune, ciddiye alinmamasina aldirmadan ukalalik yapmaya devam ediyor. burada ustu kapali bir komedi mi var yoksa zamaninin kahramanlik modeli mi boyleymis anlamadim.

    kazadan kuskulaniyor, ortada olabilecek iki zanliya da gidip icini dokuyor. kapicinin bahsettigi ucuncu adami bulsa gidip ona da anlatacak herseyi pedere gunah cikartir gibi. olan zavalli kapiciya oldu, cocugunu oksuz birakti, savas sonrasi karisi simdi ne yer ne icer, bu hiyarda en ufak bir uzuntu pismanlik yok. hala amerikan kovboyu havalarinda.

    ikinci abuk karakter polis sefi. normalde karizmatik biri ama bizim salakla ayni sahnedeyken sasiriyor ne yapacagini. bizimki karakolu masallah kendi oteli gibi kullaniyor, kumandan buna evine git diyor, bu gitmem diyor, kumandan bu sefer adama iki saatlik power point prezentasyonu yapiyor, yetmiyor kimya labina goturuyor. ne oluyor yahu, bu herif kim? saniyorum ki ingiliz polisi amerikan western yazarini sorusturmaya ortak edecek, megersem komutan butun bunlari anlattiktan sonra hadi git artik evine, bak arkadasin boyle biri iste diyor. bizimki oyle biri ki karakoldan kovulmasi icin once ikna edilmesi lazim. ikna da oluyor ama yine de gitmiyor, hasarat herif, cik git ingilizlerin isvicrelilerin hayatindan yahu.

    kadina askini ilan ediyor, aldigi cevaba bak: "yarin beni arasan sacinin rengini, biyikli mi biyiksiz mi oldugnu bile soyleyemem". ulan boyle birseyi duysam intihar ederim, herifte en ufak bozulma yok, takiliyor aynen. ustelik arkadasimin askisin suclulugunu da duymamis. en son sahne de bile -ki kadina ne yaptigini kendi de biliyor utanmaz- hala medet umuyor ve hala siktir yiyor. ulan film bitmis artik, adam inadina loser, sonuna kadar loser.

    son kovalamaca sahnesi luzumsuz uzun, kaka yaptim geri geldim hala devam ediyor. orson wellse bu kadar parayi bastik, bari lagimlarda kosturabildigimiz kadar kosturalim gibi bir dusunce hakim. hayir kakam cekimlerin yapildigi lagimlara kadar gidecek olsa belki kisisel bir baglanti hissedecegim bu sahneye ama yok.

    bunaldim zaten filmde, o yuzden tuvalete gittim. niye? adam bir turlu ucagina binip gidemedi. 4-5 kez biletiniz hazir konusmalari gecti, bu her seferinde kaldi. ne karakoldan cikiyor, ne viyanadan, ne filmden. karakollar da parayi agactan topluyor bu arada; amerikali siradan bir vatandas geliyor, ingiliz polisi buna her hafta bilet veriyor. ya da askeri ucaklarda yer ayirtiyor ki o da acayip.

    kadina gelince, rezalet. yamuk penisilin yuzunden hayati kaymis cocuklari bildigi halde tutturmus, "harrye olan sevgin icin ne yaptin" diyor, saticilikla sucluyor bizim tasak oglanini. o da gikini cikaramadi, "ulan ne aski, ne arkadasligi herif orospu cocugu gormuyor musun" diyemedi. zaten kadini da trene bindirdiler, o da gidemedi. 1950 yilinda viyanadan kimse cikamamis anlasilan.

    ha bir de, kapicinin yaninda zavalli polis memuru da bunun yuzunden oldu. kitaplarini tek okuyan buydu, pazar payi yuzde yuz dustu.

    kisacasi cekim teknikleri, muzikler ve orson welles'in konusma sahneleri guzel ama dandik bir senaryo, igrenc bir baskarakterlr nereye kadar?bombalanmis viyanayi goreyim diye izledim.

    bu arada guguklu kus alman icadiymis. 500 yillik isvicre barisi ve demokrasisi bir bok uretemedi yani.
    --- spoiler ---
  • filmde ilginç bir ayrıntı vardır edebiyat tarihine ve sosyo-kültürel tarihe denk düşen; ilkin edebiyat, pulp romanlar yazan neredeyse budalalığa varan halleriyle kahramanımız holly martin, anglo-amerikan dünyasının edebiyatıyla ilgili vereceği konferansta seyircilerden gelen sorular karşısında sersemler. seyircilerin edebi zevkleri ile kendi zevki arasında epey fark vardır. bir başka deyişle alman-avusturyalıların epey incelmiş edebiyat zevki karşında hakikaten kendi edebiyatçılığı pulp dır.
    nitekim seyircilerden birisi ilk önce [bendeki divx altyazıda "hayatın akışı" diye sallamışlar !] " stream of consciousness tekniğine inanıyor musunuz" sorusunu yöneltir, ilk defa duyduğundan bir şey diyemez, bir başkası james joyce'u nasıl bulduğunu sorar, joyce'u da ilk defa duyuyordur, kem küm eder araya romen popescu girer..

    joyce'un avrupa'da üniversite ders programlarına girmesi de ıı. dünya savaşı sonrası olur. bu, faşizmin ve stalinizmin yeniden gündeme getirdiği avantgardın değil modernizmin kurumsallaşması demekti.

    sosyo-kültürel tarihe denk düşen ise; yıkıcı hem de gerçek anlamda her boyutuyla yıkıcı savaş sonrasında bile insanların edebi bir konferansta gösterdiği okuryazarlık kalitesinin tıpkı savaş öncesi almanların avrupa'nın en iyi eğitim görmüş, en güçlü kültürel sermayeye sahip halk olarak nasıl oldu da nazizme yuvarlandığına ilişkindir.
  • - filmde üstünde sürekli battaniyeyle dolaşan yaşlı ev sahibesini oynayan hedwig bleibtreu (1868-1958), moritz bleibtreu'nun büyük-büyükannesidir.
  • yapım aşaması da ilginç ayrıntılarla dolu efsane film.

    filmin yapımcısı david o selznick, the third man isimli bir filmi kimsenin seyretmeyeceğini söyleyip, yazar graham greene a night in vienna ismini önermiş. hatta filmin hikayesini değiştirmeye kalktığı graham green tarafından çeşitli söyleşilerde dile getirilmiştir.

    filmin müziklerini yapan anton karas viyana barlarında çalan bir müzisyenken, yönetmen carol reed tarafından otelin barında keşfedilmiş bir sanatçıdır.

    yerel çalgı zither'in melodisini de çok ilginç bulan carol reed anton karas'ı zither iyle otel odasına kapatıp, filmin müziklerini besteletmiş. ama bu müzikleri kullanmak konusunda kararsız kalmış. film tamamlandıktan sonra, 1949 yılında kararını verip, anton karası londraya davet etmiş ve müzikler bitirilmiştir.

    orson welles çekimlere zamanında gelmeyerek yapımcılardan ücretine zam istemiş, onlar da çaresiz kabul etmişler. ayrıca orson abimiz ünlü kanalizasyon sahnelerinde, "buralar çok pis" diyerek oynamak istememiş. 2-3 gün süren çabalardan sonra ikna olmuş. ama yine de bu sahnelerin çoğu dublörler yardımıyla çekilmiş, bazı sahneler de londra da kurulan özel setlerde tamamlanmış.

    bir komünist düşmanı olan david o selznick filmin sonunda alida valli nin ruslar tarafından kaçırılması için carol reed e baskı yapmış. amacı rusları kötü göstermekmiş. ama carol reed kesinlikle red etmiş.

    kaynak : 3.adam filminin dvd sinde filmin çekiliş hikayesi.
  • senaryosunda ufak tefek kusurlar bulundursa da görüntü yönetmeni robert krasker'a oscar kazandıran sinematografisiyle yücelen, orson welles dayının piç gibi gülümsediği anlarla gönüllerde taht kuran, öykünün ve film noir janrının gizemli ve gerilimli haliyle müthiş bir tezat oluşturan neşelendirici score'uyla insanı rahatlatan, viyana şehriyle adeta bütünleşen film.

    eser boyunca gölgelerin ve ışığın kullanımının; uzun, bomboş ve puslu sokakların mekan olarak seçilmesinin; ve olay örgüsünü şekillendiren suç/çıkar güdüsünün film noir tarzına ait olması önemlidir. sinematografiyle ilgili en dikkat çekici detay, krasker'ın kamerayı filmin büyük çoğunluğunda eğik (canted/tilted) şekilde kullanması ve karakterlerin yüzlerine yaptığı ufak tefek yakınlaşmalar dışında pek fazla hareket ettirmemesidir (o pek güzel çiçeğin içinden geçme sahnesini bir kenara bırakarak konuşuyorum). dikkat edilirse kovalamaca sahnelerinde bile kamera tüm hareketi sabit bir şekilde kaydetmektedir. ama bana kalırsa ışıktan da, gölgelerden de, açık hava planlarından da, kameranın sabit olmasından da daha ön planda olan bir sinematografik öge varsa o da kameranın sürekli eğik olmasıdır. burdan illa bir sembolizm devşireceksek savaş sonrası viyana'sında çoğu şeyin yolunda gitmediğini ve filmde konu edilen olayların ve ilişkilerin hayra alamet olmadığını söyleyebiliriz sanırım..

    kapanış shot'ı da ayrıca güzeldir. pek çok eleştirmen tarafından britanya sinemasının en büyük ürünü olarak kabul edilir.
  • unlu ingiliz yonetmen carol reedin viyanada savas sonrasi durumunu anlattıgı bir basyapıttır.ingiliz sinemasının yuz aklarından biridir. savas sonrasi penisilin kara borsaciligi yapan harry limeın eski arkadasi gazateci(joseph cotten oynar bu rolu) viyanaya doner.ancak harry lime'ın ortadan kayboldugunu guzel karisi alida valliden ogrenir hatta "arkadasimin aski" demez sarkar bile hatuna. savas sonrası melodramı ve evrensel "iyilik-kotuluk" celiskileri tartısmalarını ortaya koymasi ile unutulmazdır.yonetmen carol reed yer yer gozumuzun onune getirdigi plan sekanslarla mest eder.viyananın savas sonrası atmosferinde jean luc godardın daha sonra esinlendigini soyleyecegi mukemmel cekimler gerceklestirmistir.

    bu arada cok onemi yok ama lull dergisi birkac ay onceki sayisinda tum zamanlarin en iyi ingiliz filmi secmistir bu filmi.
  • savaş sonrası gerçek dış mekanlarda aşmış planlar, kamera açıları, ışık gölge oyunları, kameranın çiçeğin içinden geçip sokağa zoomlaması vs. vs.

    film noir ekolünün alman dışavurumculuğuyla tepkimeye girdiği egzantrik bir ingiliz filmi. üçüncü adam orson welles'in ortaya çıktığı sahne ve ordaki yavşak yüz ifadesi unutulmaz. bir de o karizmatik sesiyle konuşmaya başladığında, film sonlara doğru çılgın attırıyor. boğazına kadar pisliğe batmış harry lime (lime sözcüğünün anlamına dikkat) sonunda hakettiği yere, kanalizasyona giderken insan hak vermeden edemiyor: isviçre'den adam çıkmaz.

    filmin başındaki ön konuşmada, savaş sonrası viyana'sının karaborsacılıktan geçilmeyen boktan bir muhit olduğu, eski çekiciliğinden, strauss'undan falan eser kalmadığı, constantinople'un daha kıyak bir yer olduğundan falan bahsedilir. hatta orjianli aynen şöyle:

    opening narrator: i never knew the old vienna before the war with its strauss music, its glamour and easy charm. constantinople suited me better. i really got to know it in the classic period of the black market. we'd run anything if people wanted it enough and whom had the money to pay. of course a situation like that does tempt amateurs but, well, umm, you know they can't stay the course like a professional.

    1949 yılında istanbul'a constantinopol demiş amcamlar. 1453'ten beri constantin mi kaldı be abi? hepsi ulubatlı hasan'ın kılıcından geçtiydi.
  • hitchcock tadı veren, crime drama kıvamında oldukça başarılı bir kara film örneğidir.
  • eğer bu filmi alfred hitchock yönetseydi herhalde anna schmidt kesinlikle sarı saçlı olurdu.

    --- spoiler ---

    bence filmde bir haltların döneceğini anladığımız ilk sahne harry lime 'ın cenazesi. orda kameranın sürekli calloway ve lime'ın arkadaşlarına (kurtz, dr. winkel) zoom yapması ve onların garip garip martins'e bakması bize filmin hangi karakterler üzerinde döneceğini gösteriyor.

    yanlız benim filmde farkettiğim, karakterlerin yalan söylerken çok beceriksiz olduğuydu. kurtz kazayı martins'e anlatırken fazlasıyla sıkmıştır. sanki öyle anlatmıştır ki martins gitsin bunları araştırsın. bir de martins üçüncü adamı sordukça gözlerini bir kaçırışı var ki.
    aynı mallı popescu'da da vardı. martinsle ilk tanıştıklarında, barda o soru sorarken geçiştirmek için kurduğu anlamsız cümleler... ha bir de dr.winkel yorum yapamam tipleri...

    bir yandan da martins sürekli calloway ve dr.winkel'dan isimlerini yanlış söylediği için ayar yedi. bu bile bizim amerikalının köyüne dönmesi için gerekli nedendi bence.

    bu detayların filmin mizansenini arttıdığını düşünüyorum. özellikle welles'in sokak lambasıyla parlayan şapşal şapsal gülümseyen yürünü görmek de öyle.

    --- spoiler ---
hesabın var mı? giriş yap