şükela:  tümü | bugün
  • hic uzatmadan soyleyeyim, hayatimda izledigim en iyi, en kaliteli tv dizisi.

    son yillarda tv yapimlari aldi basini gitti, sopranos, deadwood, rome filan her birinin tek bolumu guzel bir sinema filmi kivaminda. hele bu donem dizilerini zamaninin shogunuyla, shaka zulusuyla, i cladiusuyla (ki cok severim) karsilastirinca, hepimizin laf etmekten cok hoslandigi amerikan film/dizi endustrisinin kendi basina bir kulvarda oldugu belli.

    ote yandan issiz bir adaya dussem yanima bu iyi yapimlari yerine bana daha cok zevk veren x-filesi alirim (ilk 5 sezonu), granadanin jeremy brettli sherlock holmesu alirim, arrested developmenti alirim.

    the wire ise hem izlemesi zevkli hem de cok iyi ve onemli bir dizi. lost most bununla karsilastirilinca teletubbies gibi kaliyor, cunku eninde sonunda eglenceden ibaret, entertainment business yani. bu ise kaliteli bir polisiye diye baslayip, zamanla bir sehrin hikayesine dondu, sezonlar ilerledikce de toplumun degisik kesimlerine el ata ata sosyal kritik haline geldi. o yuzden de sopranos gibi sahane bir yapimdan bile derin, daha gercekci, daha ilginc. her karakter karmasik; iyi/kotu insan siniflandirmalari yerine cevresel sartlara adapte olurken iyi ve kotu seyler yapan insanlar var, surekli gri tonlarinda dolasmak zorunda kalan normal insanlar.

    instant gratification bagimlilari (edit: dizi ismi degil ulen bu, kavram, hani gunumuz insaninin kolayc..teeey tey) bir iki bolum izleyip sikilabilirler, ustune turkiyedeki biri icin o kadar da ilginc olmayabilir ama geri kalanlar sevmedim diyenle iliskilerini kesecek kadar hastasi olacaktir, kefilim. her sezonun da bir oncekinden daha iyi olmasi cabasi. ortalama seyirciye oynamak yerine guzel bir eser ortaya cikarmayi yegleyen zeki insanlarin sanatini tecrube etmek ne kadar zevkliymis yarabbim.

    bu arada artistik yapip altyazisiz izlemeye kalkismayin, ben daha amerikali gormedim bunu altyazisiz takip edebilen.
  • the wire, kolay tüketileni sömürmeye, hazır sunulan kalıp diyaloglara ve mesajlara kapılmaya alışan ortalama izleyici için ilk etapta zorlayıcı bir deneyim olacaktır. hatta bu sınıflandırmaya girmeyenler üzerinde bile son dönem televizyonculuğunun içi boş ama muazzam bir gösterişle süslenmiş sandıklar sunma eğiliminin yarattığı uyuşukluk hali sebebiyle bir alışma evresine gereksinim duyma hali doğuracak. bu sebeple yeni izleyicilerin ilk birkaç bölüm itibariyle kendilerini diziden kopuk hissetmesi bu hızlı tüketim çılgınlığı ve buna yönelik talebin fütursuzca karşılanması dolayısıyla oldukça doğal bir durum. bunun sonucunda dizi ile henüz taze olan ilişkisinden ümidini kesen izleyici, bruce willis'in ya da vin diesel'in kaçırılan karısını kızını kurtardığı filmler dışında akılsal faaliyetlerini yönlendirme ve bundan haz alabilme problemi olan biri değilse, izlemediği bu çok yönlü şaheserden mahrum kalarak çok şey kaybedecektir. bunu son derece kuşkudan uzak söylüyorum, the wire televizyon tarihinde varlığına şahit olduğum en güçlü yapımdır ve muhtemelen bundan sonra da uzun müddet öyle kalacaktır. yine bu dizi televizyonda gördüğüm gerçekçiliği en doğru ayarında vermeye muktedir olmuş ekibin ürünüdür, oyunculukların herhangi bir sahnede sırıttığına şahit olmak için kendinizi ciddi anlamda zorlamanız gerekir. karakterlere ayrıcalık tanımaz, içerikte zaten baş rolü yoktur ama yeri gelir baş rol sayılabilecek karakterlerinden birini koca bir sezonun birkaç bölümü dışında arka plana iter, yeri gelir izleyicinin en bağlandığı karakteri hikayeyi doğru sunmak için uzaklara gönderir, yazdığını satmaya çalışmaz, satmak için yazarak bayağılaşmaz, belki de bu yüzdendir ki tüm bu bütünsel kalitesiyle hiç örtüşmeyen bir yeterli ilgiyi görmezlik, klişe fikirleri orijinal görünümlü denenmiş kurgulara yediren yapımların popüler çöplüğünde bilinmezlik durumları içerisindedir. hazır son dönemde hak ettiği ilgiye az da olsa yaklaşıyorken başınızı onlarca bölümde aynı teraneyi dönüp dolaşıp anlatmış, sizi sosyal zaaflarınızdan yakalayıp kendisine bağlamış dizilerden kaldırın ve yavaş yavaş, sindire sindire the wire'ı keşfetmenin tadını çıkarın. size hiçbir zaman asla deneyimleme şansına sahip olmadığınız bir dünya sunmayacak, süper kahramanlar ya da kırpılmış süper kahramansıların üzerinden gitmeyecek, ku klux klan toplantısındaki morpheus kadar açık, aşırı doz trajik anlamlandırmaları dayatmayacak. tam olarak parçası olduğumuz bu oyunun çeşitli mecralarında neler oluyorsa, gerçeğe en yakın olan neyse onu verecek ve bu gerçeklik çizgisinden kopmayışın bir sonucu olarak asla durağan bir iç sıkıntısına dönüşmeyecek, yapay gerçeklik satmayacak, olağanın oluşuna orada olmak etkisiyle tanık etme şansı verecek.

    dizi anlatısının içeriği hakkında söyleyecek çok söz var. the wire ciddi boyutlarda uzman ellerce analiz edilmeye uygun olarak tasarlanmış. beş sezona dağılmış olan parçaları adeta lester freamon ayarında toparlayıp bir araya getirebilmek ve büyük resmin detaylarını eksiksiz yorumlayabilmek uzun bir araştırma safhası ve gönüllü bir emeğe ihtiyaç duyar. bunu yapan insanların varlığından günlük hayatta olmasa da internet üzerinden haberdarım.

    the wire tüm karakterlerine, figürandan hallice olanlara dahi, merceğini aynı uzaklıktan doğrultan bir gözlemciliğin ürünü. bu sebeple karakterleri insansı boyutuyla bilmek, bürokratik, toplumsal ve kurumsal eleştirilere göz atarken de yardım çantamızda daima hazır bulunarak anlama sürecini daha verimli ve çok yönlü kılıyor. karakterler üzerinden dizi hakkındaki genel düşüncelerimin bir haritasını çıkarmayı tercih ediyorum ben de.

    aşağıdaki bölüm the wire'ın herhangi bir bölümüyle ilgili spoiler içermektedir.

    --- spoiler ---

    jimmy mcnulty
    otoriteye karşı alerji sahibi, üslerinin başına bela olma konusunda rakipsiz, işi ile alakalı hedefleri konusunda obsesif fakat aynı saplantılı ve hırslı tavrı kişisel ilişkilerine dair hedef ve isteklerinde göstermekte başarısız dedektif. alkolik olması ve daima en riskli tercihte karar kılması kendisini cinayet masasının en tedbirli yaklaşılan adamı yapar. biraz bön biraz ukala biraz da umursamaz gülümsemesi ile özdeşleşmiş olup ortalığı her karıştırdığında aldığı "fucking mcnulty" tepkisine binaen sorduğu "what the fuck did i do?" sorusuyla hatırlanacaktır. mcnulty çökük bir sistemi örten bir hologram, bir illüzyon konumuna gelmiş olan yapılanmayı, kandırmaca görüntüyü değiştirmek isteyendir, oyunun kurallarını yıkmaya bağımlı olandır ve biraz da bu yüzden yalnızlığa atar kendini. bunk'ın sarhoşken dediği gibi jimmy çevresindekiler için pek çok açıdan zararlı bir adamdır fakat bu "natural police"in esas zararlı olduğu şey kendisidir. fbi'ın sahte seri katil için oluşturduğu karakter profilini dinlerken bunu anlamaya yaklaşmıştır mcnulty. ama the wire'da süper kahramanlara yer yoktur, bu yüzden düzeni sarsmaya çalışan iyi kalpli ve korkusuz adam hiç de epik olmayan yöntemlerle düzen bekçilerince al aşağı edilir, her seferinde dibe batar. jimmy sonunda değiştiremediği düzene uzaktan şöyle bir bakmak zorunda kalır* ve işin komik tarafı kendini bile değişmemiş halde bulur. oyunun kurallarını koyanlara oyun oynar, kendi oyun alanını tayin eder yasaklanmış yöntemlerle ama aynı oyunun aynı oyuncusudur her şeyin sonunda.

    bunk moreland
    sempatiklik abidesi cinayet masası dedektifi. jimmy'nin partneridir. sarhoşluğu çok pistir, sarhoşken evine gittiği kadının küvetinde karısı kokusunu yakalamasın diye giysilerini ateşe vermişliği vardır. ağzından düşmeyen iki şey vardır: purosu ve "you happy now, bitch?" sözü. mcnulty ile şakalaşırken kullandığı edepsiz ve ateşli replikler bir yana, o koca cüssesiyle jimmy'ye arkadan dayadığı sahne kolay kolay akıllardan çıkmaz. dizinin olaya karışıp akan mizahının en büyük temsilcilerindendir. jimmy ile cinayet mahallinde beş dakika boyunca yalnızca "fuck" kelimesini kullanarak anlaştıkları sahne yine bir başka imzası olmuştur diziye. bunk bu geyik kimliğinin yanında işinin etiğine ve kendi koyduğu prensiplerine sonuna kadar bağlıdır fakat jimmy bokunu çıkardığında onun kıçını kollamaktan da geri kalmaz. cinayet masasının büyük çoğunluğunun yaptığı gibi çözdüğü bir vakayı kapatıp kenara attıktan sonra keyfine bakmaz, içinin rahat etmediği bir nokta varsa peşinden gider, gerçek ile tatmin olur. omar ile olan ilişkisi(hem onu hapisten kurtarışı hem de onunla bir bankta yaşadığı diyalogda barizdir) buna güzel ışık tutar. mcnulty ile yarışacak bir kıvrak zekası vardır sorgulamalar konusunda, yalnızca onun yaptığı gibi rahatını bozmak işine gelmez. kravat kesme işinde de tecrübelidir.

    rhonda pearlman
    iyi niyetli fakat kariyer sevdalısı savcı. uğraştıkları davalarda jimmy ve lester'ın değişim arzusu ve daniels'ın aksaklıklardan kurtulma ve düzeni temizleme gibi daha geniş sebeplerine karşın yükselmek gibi daha bireysel bir sebeplendirme türetmiştir kendisi için. bu sebeple taktiksel hareket eder, riskten olabildiğince kaçınır, açıkçası bir miktar da tedirgindir davaların gidişatı süresince. bu sağlamcı yaklaşımının bir getirisi olarak da jimmy'nin düzensiz dünyasında dengesiz bir köşede beklemektense cedric'in hem bireysel temelleri sağlam, güvenilir hem de kariyer anlamında geleceğe yönelik başarılı olasılıklarla çevrili yaşantısına dahil olmuştur.

    lester freamon
    şöyle ilk başlarda se7en'daki morgan freeman izlenimi verse de kendisi tam bir yaşlı kurttur. iflah olmaz bir centilmen olan lester, polislik hususunda da jimmy'nin yaşlanmış ve biraz daha durulmuş halidir. ancak iş zeka oyunlarına geldi mi kendisini alt edebilecek zihinsel donanıma sahip olana pek rastlanmaz. lester, gerçek polis işi yapan, bozulmuş ve çürümüş sistemden çıkar sağlayanları umursamadan doğru bildiğini okuyan görev adamının oyunun dışına itilişinin, saygınlığa veda eden düşüşünün sembolü olarak başlamıştır diziye. düşmanı olan düzen tarafından ne kadar çok hırpalansa da onu öldürmediği sürece yalnızca güçlendirmiştir bu düşüşler. bu nedenle kime nasıl oynayacağını, hangi anda hangi hamleyi yapacağını, perdelerin arkasında ne döndüğünü en iyi lester bilir. clay davis'e kök söktürmüş adamdan söz ediyoruz (jüri önünde olmasa da içki masasında baş başa). dinleme işinin planlamasında aslan payının sahibidir, pryzbylewski'nin refakati süresince kod çözme işinde kendilerini kanıtlamış olsalar da yalnız kaldığı vakitlerde yine işin üstesinden başarıyla gelmiştir. lester'ı karakter anlamında özel kılan bir başka nokta da değişiminin çok güzel işlenmiş oluşudur. yalnız ve yetersiz bir kayıp bürosu elemanı olarak görüldüğü anlardan kendi hedefine yürüyen yoldaşlar bulduğu zamana doğru konuşkanlığı, mizahi yönü ve cesaretindeki değişim(daha doğrusu geri kazanım) oldukça doğru yansımıştır ekrana. jimmy onun için hem gurur hem endişe kaynağıdır, kendi geçmişini onda görse de kendi geleceğini ona yakıştıramaz, gelmekte olandan uzak tutmak ister ama bir yandan da eninde sonunda varması gereken yerin ne olduğunu bilir. bir de gözlüklerinin üstünden baktı mıydı baltimore nüfusunun felaketi olur, ağlarlar.

    tommy carcetti
    "değişim ve geliştirme için gerekli vizyona sahip bir aday seçilmek için gerekli imkanlara, zekaya, yeteneklere ve karizmaya sahip olsaydı nasıl bir yoldan yürümek zorunda kalırdı, ne kadarını değiştirebilirdi, nerede sıkışıp kalırdı ve neden umulana ulaşamazdı?"nın cevabı şeklinde işlenen karakter. carcetti belediye başkanı olmadan önce büyük sözleri vardır, büyük hedefleri ve büyük bir hırsı vardır fakat olmak istediğini düşündüğü koltuğa sahip olduğunda toplumu değiştirme kudretinin bu koltuğun işlevlerinden olmadığını, bu koltuğun yalnızca kendisini değiştirip sisteme adapte edecek bir araç olduğunu fark eder. ondan önce royce'un düştüğü durumlarda bulur kendisini, sürekli devredilen eksiklerin, borçların, bozulmuşlukların, yetişilemeyen ihtiyaçların ortasında carcetti'nin rüyası silinmeye yüz tutar, o eleştirdiği politikacılardan farkı kalmaz. daha önceleri perde arkasında neyse insanların karşısında da o şekilde davranan dobra adamın yerini kendini pazarlamak için söylevine abanan, kusurlu icraatları süsleyip halka satan, maddi destek için ihmalkarlıklara ve ayrımcılıklara yönelen bir politik tüccar, bir nevi ılımlı clay davis alır.

    kima greggs
    benim perspektifimden the wire'ı the wire yapan etmenlerden biri kima'nın fiziksel anlamda son derece gösterişsiz, seksüel sohbetlerinin sayısı oldukça sınırlı bir karakter oluşudur. açıkçası piyasada izleyici kitlesini* oluşturmuş dizilerden pek çoğu lezbiyen bir karakteri ön hatlarda inceleyecekse bunu göz alıcı, izleyiciyi görsel çekicilik ile elinde tutan bir oyuncuyla yola çıkmayı tercih ederdi. ama bizim bildiğimiz, sevdiğimiz, ilk sezonun sonunda onun için donup kaldığımız kima fiziksel olarak sade, "sıradan" bir kadınken aile hayatının, bağlanma üzerine gelgitlerinin, işinde kendi kurallarından başkasının dahil olamayacağı bir aura oluşturuşunun işlenişiyle kurgusal bir hazinedir. cinsel kimliği dışında kima'yı gerçek yapan bir başka unsur da bubbles ile oluşturduğu polis-muhbir ilişkisidir. hani dizide öyle bir yer gelir ki bubbles tükenmiştir, "şimdi işte kima gelip bubbles'ın elinden tutup bir süre düzlüğe, gün ışığına çıkaracak onu" diye düşünürsünüz ama kima gelmez. görüşürlerse de asla tam anlamıyla bir fedakarlık göremezsiniz. herkes kendi ayağına dolanan iple uğraşmak durumundadır. işte bu yüzden kima the wire'ın en gerçek karakterlerinden biridir, tabii bubbles da. açıkçası epik karakterlerle dolu bir dizide başarılı bir dedektif ile bağı bulunan bir bağımlının dibe düşüşü esnasında neredeyse ikisine ait hiçbir sahne yazılmaması pek de olası bir ihtimal değil ama gerçek dünyaya hoşgeldiniz diyor the wire. kima çünkü bir "saf iyi" değil, bir kurtarıcı hiç değil.

    howard colvin
    nam-ı diğer bunny. şu dizide hastası olduğum karakterlerden biri. deneysel polisliğin kitabını yazmış adam. bunny önce üçüncü sezonun en büyük icraatı olan "hamsterdam" projesiyle izleyiciyi* on ikiden vurdu. emekliliğine şunun şurasında bir şey kalmamış bir teğmen olarak biriminden hayalet gibi gelip geçecek bir başka yüzü olmayan tarihi isim olacağını fark etti. esasen kaybedecek ya da kazanacak pek de bir şeyi yoktu. marla daniels'ın "you cannot lose if you do not play" sözlerine nispet edercesine sokağa çıktı, oyununu oynadı, denememiş olmak istemedi ve kaybetti. asansörde uyuşturucuyu yasallaştırmak ile ilgili şaka maskeli sözlerini gerçeğe dönüştürebileceğini kimse bir an düşünmemişti bile, çünkü değişimden korkusu hepsini hatayı kurallarda değil kendilerinde ya da başkalarında aramaya itiyordu. bunny olaylara insan ekseninde yaklaşmayı sevdi, bu yüzden insanın sistem için değil, sistemin insan için değişebileceğine inandı. hgem uyuşturucu trafiği hem de eğitim konusunda. hamsterdam'ın yasal bölge olduğu, polisin bölgesel toleransı ortaya çıkınca rütbesi alındı. üçüncü sezonun sonunda hamsterdam'ın enkazına baktığı sahne çok şey düşündürdü ona dair, akıllarda yer etti. bunny rahibin de bildiği gibi "free-born" bir adamdı ve başkasının yalanlarını kendi kabiliyetlerinin gölgesiyle saklamaya tahammül edemezdi. bu nedenle oteldeki sünepelikten vazgeçti ve işten ayrıldı. kendini yine adanmışlık içerisinde buldu. bu kez deneyselliğini akademik bir projenin parçası olarak öğrencilerin psikolojileri üzerinde işlevsel hale getirdi. tekrar verimli sonuçlar doğuran bir işin içindeydi ki yine, yeniden ağacını taşladılar, olgunlaşmaktaki meyvelerini daha olamadan yenmek üzere eski yırtık çuvallara doldurdular. neyse ki bir tanesini kurtarmaya imkanı vardı, bir hayatı değiştirmek önemliydi onun için ve asla ait olmadığı dağıtım köşelerinde kendini kanıtlamak zorunda olduğunu düşünen namond'dan geçmişe dönüp baktığında gözleri dolacak bir gelecek yarattı.

    ellis carver
    bunny'den çok şey kaptı. herc'ün kendini ispatlama saçmalıklarının kurbanı olmaktan da bu sayede kurtuldu. dizide ahlaki değişimine ve psikolojik gelişimine en açık şekilde tanıklık ettiğimiz karakterlerden biri oldu. akıl hocası gibi o da bir çocuğu, randy'yi, kurtarmak istedi ama o sistemin dışına kendini atabilecek durumda değildi. carver biraz da nabza göre şerbetin, denge politikasının adamı. o sırada kime yaranması işine geliyorsa onu dinledi, bu sayede basamakları uygun adımlarla tırmandı.

    thomas hauk
    nam-ı diğer herc. duruşunun ve bakışlarının nedense bende bolca yarattığı etkiye dayanarak kendisinin bir kafa-mermer birlikteliği ürünü olduğunu ilk bölümlerden itibaren sezmiştim. herc, daniels'ın ekibi diyebileceğim toplulukta tam anlamıyla polis teşkilatının büyük çoğunluğunu oluşturan geleneksel, şiddet içerikli, sorgulama amacı gütmeyen, doğrudan içgüdüleri tatmine ve emir-komuta zincirine vasıfsız bir itaate dayalı usule bağlı memurların temsilcisidir. işin planlama kısmında asla yoktur, kolay sinirlenir ve esas yetkinliği olan gücünü kullanmaya can atar, çevresindekilerden hak etmediği bir saygı görmek ister, çıkarlarını pek çok şeyin üstünde tutar fakat asla ve asla tek taraflı bir karakter değildir, böyle anlatınca o şekilde bir izlenim bırakıyor ama açıkçası herc'ün kaygıları, istekleri, zevkleri basittir. dostlarına bağlıdır, yeri gelince çıkar da sağlar onlardan ama bunu sahte biri olduğundan değil durumu değerlendirmekte fayda gördüğünden yapar. carver ile yaptığı fantezilere uzanan sohbetler ve oynadığı oyunlar "napıyo lan bu koduklarım?" diye sordurur. o kadar basittir ki herc, şans eseri* yükselir, şans eseri* düşer. müdahalesi olmayan adamdır, emire ve duruma uyar, fiziksel temastan kaçınmaz. en son levy'nin yanında bitivermesi de bundandır. durum onu oraya getirdi ve yine durumu değerlendirerek hem levy'ye hem de arkadaşlarına yarar sağladı, ikili oynadı ama bunların hiçbiri onun planında yoktu. o sadece elinde olan kartı ileriyi düşünmeden oynadı. sonunda ekmeğini de yedi ama. ona yeter zaten.

    reginald cousins
    adamım "bubbles". bu herifin öyküsüne, rol kesişine, ettiği laflara bitiyorum işte. beş sezon boyunca bubbles'ın öyküsü üzerinden baltimore cehenneminin en ortasında yaşayan, o gerçekliği tam da içinden tanıyan fakat hiçbir gücü, destekçisi ya da amacı olmayan bağımlıların, evsizlerin, bu oyunda piyon bile olmayanların, yalnızca besi hayvanı gibi beslenerek etinden sütünden yararlanılanların dünyası mükemmel çizilmiştir. bubbles şarlo gibi adamdır, şarlo'nun bağımlı olduğunu düşünün, işte tam odur. gönüldendir, sevgi adamıdır, saftır da ama çekingen bir kurnazlığı vardır. kendisini sürekli kaçarken ya da saklanırken bulur. genelde yalnızdır, geçici yoldaşları vardır varoşlarda ama hepsine değer verir. ne iş olsa yapar. gülmesini de hiç ihmal etmez, ulan o kadar samimidir ki o kendini astığı sahnede diziyi durdurup şöyle dolu gözlerle bakakaldığımı bilirim. yalnız cidden herif "bağımlı şarlo" ulan, şu an fark ettim, inanılmaz benzerliklerle dolu. bubbles gibiler toplumun terk ettikleridir. yine son iki sezonda hikayesini izlediğimiz duquan'ı düşünün. ben bubbles'ın kurtuluş, bağımsızlık arayışı, mücadelesiyle duquan'ın bağımlılaşma yolculuğunun son iki sezon tesadüf eseri bir arada yürüdüğünü düşünmüyorum. duquan'ın toplum tarafından nasıl terk edildiğini, ötekileştirildiğini ve bu kenara atılışı nasıl kabullenmek zorunda kaldığını izleyerek aslında bubbles gibilerin bataklığa attıkları ilk adımı gördük. yaşlı bubbles kurtuldu, genç duquan battı. batağın karması: bir hayatı ver diğerini al. the wire'ın "size bir mutluluk sunduk diye mutluluğa bir bubbles ömrü kadar uzağa düşmüş olanları yok saymayın, hemen içinizi rahatlatıp toplumsal görev duygunuzu tatmin etmeyin, tünelin sonunda ışık olmasının geri kalanının yürünebileceği anlamına gelmediğini fark edin." dediği an. bubbles şapka takarken takındığı içten tavrı, eli kolu durmayan beden dili, cümle sonunda "aye" diyişi, hamsterdam'da gece vakti yürüdüğü o efsane sahne ve elbette zor anlarındaki krizlerinden gün ışığına çıkarken çektiklerinin sonunda kendisi yani yeniden reginald oluşu ile hatırlanacak.

    omar little
    omar, the wire'ın izleyiciye attığı feyktir. ve bu öyle etkili bir feyktir ki beş sezon boyunca gittiğimiz bakkaldan ancak son iki bölüm dönebildik. omar eşcinseldir, hırsızdır(hem de uyuşturucu babalarını soyar), kendini baltimore'daki tüm yapılanmalardan ayrı bir noktada tutar, oyunda olmayan kimseye zarar vermez. yani omar her şeyiyle ama her şeyiyle kusursuz bir "öteki"dir. omar ile ilgili bir ilginç nokta da "para"yı pek de sallamaması, sırf gıcıklığına ya da sırf duygusal sebeplerden çalabilmesi ya da öldürebilmesidir. sokaklarda yalnız başına gezer, günün hasılatını toplar, son derece rahat tavırların adamıdır ve sokaktaki soldier'ların da boss'ların da hepsinden zekidir plan konusunda. bu yüzden mahallede gölgesi görününce tüm ahali "omar's comin yo, omar!" diye birbirini bilgilendirip kaçışır*, mahallede veletler omar taklidi yaparak oyun oynar. kısacası omar yalnızdır, dobradır, ilkelerinden bir an taviz vermez, beladır, rahatsız eder, çekinmez, en büyük geçinenleri aşağılar, yeri gelir sırf bunlara acı çektirmek için yalancı şahitlik yapar ve tüm bunlara karşın ayaktadır, adına asla leke sürdürmez, bu silinmeye mecbur haliyle insanları parayı yakar, uyuşturucuyu lağıma döker ve bir öteki olarak kurtulur. hacı ben daha ne diyeyim, anladınız işte, omar the wire'ın süper kahramanıdır. heee. dur orada. yok öyle yağma işte. şöyle demek doğru, omar the wire'ın baltimore cehenneminde süper kahramanlığın imkansızlığına adanmış şiirinin ismidir. tamı tamına beş sezon omar karakterinin yenilmezliğini işlemiştir izleyicinin zihnindeki desen ordusunun merkezine dizi. doğru zaman geldiğinde o sağlam görünen yalancı kumaşı oradan öyle bir sökmüştür ki insanlar bir süper kahramanın gelişini bekleyerek, buna inanarak kendi düşüncelerinde yarattıkları boşluğun ne denli büyük olduğuyla yüzleşmiştir. tüm o desenlerin ortası bomboş kalmıştır. efsane omar birkaç sezon önce omarcılık oynayan çocuklardan biri olan kenard tarafından, yedi yaşlarındaki bir bebe tarafından kafasından vurulmuştur. ayrı gibi görünse de o da oyunun bir parçasıydı ve ona hayranlık duyan yeni yetme hayatta kalmak için onu indirmek zorundaydı. ötekinin zaferinin canlı simgesi yoktu, döngüde harcanan bir başka can vardı. cansız bedenine iliştirdikleri adı bile yanlıştı. korkusuz omar tüm ilkeleriyle, cesaretiyle yalnızca baltimore sokaklarında ünlüydü, dünyanın geri kalanı için herhangi bir serseriydi, oradan çıktığında adının hiçbir önemi yoktu. sokağa çıkarak, saklanmayarak marlo'nun istediğine kavuşmuştu. sokaklarda unutulmayan bir isim. omar'ın umursadığının bu olduğundan emin değildim, tatilde mutlu gibiydi. umursayan marlo sokaktan uzaklaşarak şansını kaybetti. oysa marlo sokak dışında adını duyurma şansı yakalamıştı, omar'ın sahip olduğuna geldi yine. marlo'nun takım elbiseyle sokağa inip omar'ı konuşan çocukları vurduğu sahneyi hatırlayın. güzel insan omar, brandon'ın cesedine baktığı sahne, duruşmada gangsta kreasyonu üzerine geçirdiği kravattan oluşan kılığı, levy'ye "sende evrak çantası bende tüfek var" temalı efsane laf sokuşu, brother mouzone ile karşılıklı silah çektiği sahne, "come at the king, you best not miss" sözü, ıssız sokaklarda yankılanan ıslığı, pompalı tüfeği, honey nut sevdası, meksikalı sevgilisiyle arabada müzik eşliğinde konuşması* ve prop. joe ile geçtiği taşaklarla hatırlanacak.

    roland pryzbylewski
    mr. prezbo öfke kontrol sorunu yaşayan bulmaca çözücü olarak çıktı ilk olarak karşımıza. prezbo'nun öyküsünü kendini keşfetme ve öğrencilerini keşfetme olarak iki ana parçaya ayırmakta beis görmüyorum. kendisi üzerinde otoriter bir etki kurmuş olan çevresince(baskın şekilde valchek oluyor bu) içinde bulunduğu sistemde prestij sahibi olabileceği yol çiziliyor ve dikte ediliyor prez'e. onun için yükselmekten daha önemli bir şey olmadığı fikri başucuna bırakılıyor her sabah onu görerek uyanması için. elbette prez bu yükselmenin dıştan ona yönelik bir takdir olduğunu fark ediyor, oysa hakikat taşıyan yükselme kendinde doğmalı ve dışa yalnızca eşya mahiyetinde ihtiyaç duymalı. varoluşsal yazılımları tamamen yalan düzenin sistematiği ile şekillenmiş bu kandırmaca temel üzerine şekillenmiş olan ve prez üzerinde hak iddia edenlere gel de anlat bunu. içi boşaltılmış rütbeli bir yükseliş yerine bulmacalar çözen adam olmak istiyor. kabul görmüyor, özüne yaraşır yeteneklerinin harcanacağı, kısılı kalacağı, zamanla köreltileceği korkusunu bir agresifleşme tetiği olarak taşıyor içinde, korumacılık güdüsü geliştiriyor ve ona meydan okuyarak bu korkuyu her tetikleyene patlıyor. polisi vuruyor, valchek'e çakıyor, proje evlerindeki çocuğun gözünü de patlatıyor. öğretmenliğinde karşısına yine içinde bulunduğu sistemde(sokak sistemi, onunki polislikti) "yükselmeye" kader mahkumu edilmiş çocuklar çıkıyor sınıfında. onlar da olmak istemedikleri bir şeye dönüşmeye zorlanıyor ve kabul etmek zorunda kalıyor. aynı prez gibi onlar da bunu öfke olarak dışa vuruyor, saldırganlıklarıyla onlara dokunabilecek her iyiliği tersliyorlar. bu çocuklar sokak kurallarıyla zincire vuruldukları gibi öğretmeyi, geliştirmeyi değil yüksek makamların istatistiklerine yansıyacak sınava dayalı, göstermelik bir yükselişi esas alan bir eğitim sistemiyle de başlarını çıkarmaya kalktıklarında çukura geri itiliyorlar. bulmaca çözmeyi seven adamsa beyaz yakalıları şişiren bir yarışa at sürmektense çocuklarına matematik öğretmek istiyor. bubbles'lar, bodie'ler olmasın istiyor. duquan elinden kayıp gidiyor.

    preston bodie broadus
    satranç tahtasındaki piyonun ta kendisi. beş sezon boyunca ölümü bekledi de haberi yoktu. baltimore'un dışını bile bilmezdi hatırlayın, bu akvaryumun dışında da bir şeyler olabileceğine dair en ufak bir fikri dahi olmayan yenilmeye muhtaç küçük balıktı. başkalarının doğrularını kendi savaşı belledi. slim'in " if it's a lie, then we fight on that lie" sözü bu "natural soldier"ı anlatmaya fazlasıyla yeter. bodie'nin ölümü esnasında bile bir piyon gibi çapraz ateş açışı the wire ile ilgili bilinen bir gerçektir. onu öldüren o-dog ise bir at gibi "l" şeklinde yanaşır ona yürüyerek. bodie marlo'nun(yani "şah"ın) yöntemlerini sorgulayan, ona isyan eden bir piyon olmuştu. şu noktadan sonra tek şansı omar gibi oyun tahtasının sonuna kadar gidip vezir olmaktı ama o öğrenilmiş piyonluğunu bırakamadı. d'angelo nun dediği gibi piyonlar çok kolay harcandı.

    russell stringer bell
    gangsterin iş adamı olma macerasının en vurucu anlatımında baş rolü kapmış unutulmaz karakter. stringer sokaklarda yetişmiştir ama avon'un dolambaçsız arzularıyla yetinemeyecek kadar alengirli bir zekası ve büyük bir egosu vardır. para trafiğini kontrolünde tutabilmek adına üniversiteye gider, ekonomi teorilerine hakim olur. brother mouzone'un "you know what the most dangerous thing in america is, right? nigger with a library card." söyleminin ete kemiğe bürünmüş halidir. wealth of nations okumuş bir uyuşturucu patronudur baltimore'un göbeğinde. bu geniş vizyon onun dış dünyada devlerle yürüme arzusunun avon'un klasik gangster tipi hakimiyet anlayışıyla çatışmasına sebep olacaktır. kardeşi kardeşe kırdıracaktır. hele bir de avon ve stringer'ın birbirlerinin iplerini çektiklerinden habersiz, yüksek bir terasta hükmettikleri şehri izledikleri, nostaljiye düştükleri ve birbirlerine son kez sarıldıkları bir sahne vardır ki son noktadır. ikisi de birbirini sırtındaki bıçağı görür ama kendisine saplanmış olanı bilmemenin vicdan azabıyla boğuşur. ismi sokakta saygı görenin düdüğünün baltimore dışında başka frekanstan çaldığının bir başka örneğidir, clay davis kurbanıdır.

    avon barksdale
    klasik gangstere ait her şeyle donatılmıştır: silah gücü, kıvrak zekadan mahrum doğrudan saldırı, para düşkünlüğü, aile sahipleniciliği, nam salma hastalığı. bir dönem kapanır onun gidişiyle.

    d'angelo barksdale
    öyküsüyle boğaza oturan, olduramayan. sonuyla aklın köşesinde ukdeye dönüşen. namond brice'ın olamamış haliydi d'angelo. ikisi de ailedendi. biri avon için diğeri wee-bey için özeldi. ikisi de aile geleneğinin bekçisi olmaya itildi. namond'u bunny buldu. d'angelo ise bulunamadı. yitti. eski dostu wallace'ın yası onun için yeni bitmişti ki aynı son onu da buldu. aileden buldu hem de. tam da kendini kurşun tüküren pazarlıklardan dışarı ittiğinde. ölümüne yakın okuduğu kitap ile ilgili hapishane kütüphanesinde yaptığı konuşmayı hatırlayın. efsanevi satranç sahnesindeki çocuk daha derindi artık. kendi yoluna gitmekti niyeti. wallace'ün döndüğü yolu sonuna kadar gitmek ve geri dönme hatasına düşmemekti. avon'a rest çekti. d'angelo, duquan gibi yitmek için sahip çıkanı olmamasına çok da gerek olmadığının kanıtıydı. onunki sahip çıkılma değil sahiplenilmeydi.

    clay davis
    "shiiiiiiiiiiiiieeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeet!" ondan alıntı yaptım. kendisi gerçekten tam olarak budur. sistemin her köşesine yapışmış, kokusu her deliğe sinmiş bir boktur clay davis. öyle bir günümüz politikacısı eleştirisidir ki bunu yalnızca tüm kanıtların aleyhinde olduğu davadaki o yılan sinsiliği ile dillendirdiği tatlı söylemi sonucu davayı kazanmasından anlamak tamamen mümkündür. o dava nasıl döndü, nasıl o noktaya geldi kimse anlayamadı sanırım. duruşma sonunda "what the fuck just happened?" sorusuna rhonda'nın verdiği cevap anlamlıdır bu konuda: "whatever it is, they don't teach it in law school." cidden clay davis hakkında çok şey söylemeye gerek yok. üzerinde güneş batmayan sömürge imparatorluğudur başlı başına baltimore üstünde.

    felicia pearson
    "snoop" olarak bilinir. infaz uzmanıdır. chris'in ekürisidir. çok farklı bir aksanı vardır. bir yandan "bu ne aq" dedirtir lakin bir yandan da konuşsa da biraz daha dinlesek diye düşündürür. onun trajedisi de ölmeden önce ortaya çıkmıştır. michael'a saçlarının nasıl göründüğünü sorar snoop son sözlerinde. gerçekten ona hiç güzel diyen olmuş mudur acaba? erkeklerle "erkek oyunları" oynayarak canını korumuştur. acımasızdır. serttir. en nihayetinde kadındır fakat. kendine son kez arabanın aynasından bakar. harcanmış olan ne varsa görür herhalde orada. iyidir snoop.

    chris partlow
    ortağı snoop gibi infazda tecrübe sahibidir. akılcıdır, öz-hakimiyeti son derece yüksektir. bu yüzden işini çok temiz görür ancak sadece bir sefer kontrolden çıkar. o da hapiste tükenecek bir ömre mal olur. onun trajedisinin ortaya çıkışı da tam bu suçunun işlendiği andadır. chris bug'ın babasının michael'ı cinsel olarak taciz ettiğini, onu istismar ettiğini düşünür michael ondan yardım istediğinde. tam da bu düşünce onda bir şeyleri harekete geçirir, muhtemelen kendi çocukluğuna dair kirli anıların örtüsünü çeker. adamı yumruklarıyla parçalar chris, çok vurucu bir sahnedir ve snoop bile ne olduğunu anlayamaz. marlo'nun ekibindeki favorim olmuştur hep.

    frank sobotka
    tek sezonda içe işlemiş the wire karakteri. zayıfın direnişinin üstünün nasıl çizildiğini bizzat yaşadı. aralarındaki sınırlar resmi olarak görünmez edilmiş ama her daim orada olan sosyal tabakalaşmada sınıfını eşitlemek, güçten pay almak istedi. hatalar yaptı. o kadar fazlasıyla ödedi ki kan dondurdu. çok gerçektin be frank, güzel adamdın. (bkz: #27677868)

    nick sobotka
    sade arzuları olan masum adamın nasıl suçluya dönüştürüldüğünü gözünün içine sokar izleyicinin. kimileri için yoksulun nasıl yoksul kalması gerektiğine lanet okutur. bir de ikinci sezonun ardından son sezonda çok kısa bir süre boyunca görünür. carcetti'ye küfrü basar, isyanını, insanının yok sayılıp toplumum köşesine fırlatılmışlığını kusar. işte tam o anda carcetti "who the hell is that?" diye sorar. yanındaki kodamandan aldığı cevap şudur: "nobody mr. mayor, nobody at all"

    ziggy sobotka
    alt tabakanın da zayıf halkasıdır ziggy. hırs küpüdür, çok biriktirmiştir içinde biraz da bundan. aslında sevilmiyor değildir ama o kendini hep uçlarda hareket etmek zorunda görür fark edilmek, varlığını kanıtlayabilmek için. sonuçta bilek gücüyle ekmeğini çıkaranların içinde kuş kemikli bir heriftir. zekasını kullanmak ister ama aynı zamanda kuş beyinlidir de. işte bu kadarı ona fazla gelir. çünkü varoşunda çizebileceği başka yolu yoktur. iki renklidir dünya orada. ziggy'nin iki cinayeti arka arkaya işlemesinden hapse gidişine uzanan pişmanlık ve duygu boşalımı yüklü süreç dizinin en izlemeye değer anlarındandır.

    dennis wise
    cutty, yanlış için savaşarak büyümenin adabıyla, doğru yollardan savaşmaya devam etmeye engel olamayacağının azmidir. kukla askerlerden akıl sahibi savaşçılar yaratır. aynı oyuna saplanıp kalmanın kazandığında bile yerinde saymak olduğunu aşkının karşısında küçük düşerek anlar. michael'ın yanlış yola sapmadan önceki seyahatinin rehberiydi. şansı olsa o kaba ama cevher dolu taştan dev bir heykel çıkarabilirdi. cutty'nin öyküsü yarım kalmıştır.

    scott templeton
    bir yalancı gazeticinin doğuşu başlıklı geniş araştırmanın insanlaşmış hali. kendisini izlemek günümüz medyasını tek vücuda sığdırılmış bir yekparelik halinde gözlemlemek olacaktır. insandan haber yaratmak yerine haberinde insanlar yaratır.

    gus haynes
    nesli tükenmeye yüz tutmuş bir gazeteci türü. türün son mensupları da dış dünyadan tamamen bağları kesilmiş halde parmaklıklar arkasında "korunuyor".

    proposition joe
    her şeyin usulünü bilen adam. gösteriş yapmadan ayakta kalır, güven verir, doğru teklifi hep doğru zamanda yapmasıyla ünlüdür. yıkılmaz tabuları yoktur, işin devamlılığı için taviz vermeye daima açıktır. satıcıların dayanışmasının sonuca gidecek unsur olduğuna emindir. ne kadar mantık çerçevesi içerisinde hareket edersen et oyunun içinde olduğun sürece daima bıçağın sırtında beklediğinin kanıtıdır. gücün bilgeliği satın almasına izin verirsen, sırlarını güce hakim olana açarsan sana ihtiyacın kalmayacağını unutmuştur. güç artık ihtiyacı olmayanı ve onu iyi tanıyanı yok etmekte gecikmez. bir de aileye kıyak geçersen en sağlam yapılanmada bile sızıntı çıkacağının başta komik sonda ciddi temsilidir.

    melvin cheese wagstaff
    gücün alışık olmayanda emanet duracağının altı kanla çizilmiş kelimesidir. kendisi harbiden bir kaşardır ve sürekli kazanın kuyruğunda yalanır. yanar döner bir denyodur. bu yüzden slim tarafından ihaneti ödetilmiştir.

    cedric daniels
    emir komuta zinciridir. tarafsız bölgedir. her olayın en objektif halini daniels'ın repliklerinde saklı bulabilirsiniz.

    --- spoiler ---
  • ben bunu lost'un boslugunu doldursun diye izlemeye basladim, onun yerine varolussal boslugumu doldurdu.
  • amerikan rüyasını 5 sezonda parça parça yerle bir eden dizi. faili meçhul cinayet sayısı artmasın diye olayı cinayetten çıkarmaya çalışan polisler, sırf reklama ihtiyaçları var diye veya ucu yukarıdakilere dokunacak diye operasyonu yarıda kesen amirler, kariyeri için bir önemi yok diye dosyaları almak istemeyen savcılar, seçim öncesi risk almayalım diye dinleme kararı vermeyen hakimler, rakibinin seçim bürosunun önüne iş makinesi gönderen, kendi afişleri dışında diğerlerinin afişlerini belediye personeline kaldırtan siyasiler, csı mucizelerinin yalan olduğunu gözümüze sokarcasına tanık, görüntü vs olmayınca apışıp kalan cinayet büro, parasızlıktan eğitim veremeyen okullar, rüşvet, torpil vs. vs. bize gösterilen o gösterişli amerikan ambalajının içinde aslında bi bok olmadığını, gücün, paranın olduğu her yerin, türkiye, abd, iran fark etmeksizin aynı olduğunu gösteren dizi.
  • time dergisinin 2008 yıl sonu anketi, obama'nın lafları, türkiye'de de bir iki köşe yazarının diziye dikkat çekmesi derken the wire'a ilginin son zamanlarda giderek arttığını görüyorum. "gelmiş geçmiş en iyi televizyon yapımı" yaftası yapıştırılan bu diziyi tabii ki merak etmemek güç. öte yandan dizi bırakın türkiye'yi amerika'da bile fazla popülerliğe ulaşamadı. en sonunda rating düşüklüğü sebep gösterilerek olası 6. sezonun yapılmasından vazgeçildi. böyle olunca insanın aklına bu dizi madem bu kadar iyiydi, adını neden kimse duymadı? neden hiç bir ödül töreninde bu dizi yokmuş gibi davranıldı? soruları geliyor. benim fikrim, the wire'ın her büyük sanat-fikir eseri gibi insanları ikiye bölen bir karaktere sahip olması. burada bile insanların tepkileri "gelmiş geçmiş en aşmış dizi" ile "iki bölüm izledim sıkıldım bıraktım" arasında gidip geliyor. sözün kısası: the wire herkese hitap edebilecek bir dizi değil.

    peki neden değil? dizi çok elitist temalara mı sahip?**, çok zekice ve çok karmaşık mı kurgulanmış?***. iğrenç / korkunç içeriklere mi sahip? hiç alakası yok. ama yine de neden türkiye'deki (ve dünyadaki) tipik lost- prison break-dexter izleyicisine hitap etmiyor? politikılli korrekt günüme denk geldiğinizden olacak, bu diziler kötüdür, veya bu dizileri izleyenler de şöyledir böyledir demek istemiyorum. demek istediğim..... evet en başından beri bu entariyle amaçladığım şey, halkımızdan gelecek olan "hocam şimdi bu diziye bu kadar iyi demişler, ama beğenmeyen de epey olmuş, şimdi ben bu diziyi indirsem adsl faturamın götüme girmesine değecek mi değmeyecek mi?" sorusuna yanıt aramaktan ibaret. işte bütün mesele bu... (evet ciddiyetimiz maksimum 2 paragraf sürebildi...)

    isterseniz amacımız doğrultusunda, "the wire'da neler var?"'ı anlatmadan önce neler yok ona bakalım:

    the wire'da olmayanlar:
    - gerçeküstü / bilimkurgu temaları***: yok
    - güzel kadınlar / erkekler ***: yok (en eli yüzü düzgün adam dominic west gerisini siz hesap edin. kadınlara hiç girmiyorum bile)
    - aşk, romantizm, ilişkiler ****: minimal
    - sikiş / sokuş**: minimal
    - aile**: minimal
    - aksiyon / macera ***: minimal
    - komedi***: yok (ama hemen her bölümde biryerde gülmekten yerlere yatmayacaksınız demiyorum)
    - "teen" temaları***: yok

    the wire'da olanlar:
    - gerçekler (işinize gelirse)

    "gerçekler" deyip gizemli bir hava verdim ama izleyicinin diziden alacağı tatmin kişinin kendisinin gerçeklerle yüzleşmek konusundaki yeteneğiyle ve dizi izlemekten beklediği şeylerle doğru orantılı. "gerçekçi olan eserler olmayanlardan üstündür" gibi dallama bir hipotezin üzerine bina ederek de söylemiyorum bunu ama bu dizi, izleyicisine gerçeklerden başka birşey vadetmiyor. kimisi mesai daha çabuk bitsin diye, kimisi hoşlandığı kıza / erkeğe bakmak için, kimisi de herkes izliyor diye dizi izler, karışmam. ben ve benim gibi 7-8 kişi de böyle dizilerden hoşlanıyoruz.

    yukarıdaki bu kadar geyikten de ana meselemiz (adsl faturası) doğrultusunda birşey çıkaramayanlar için üşenmedim, argümanımı daha user friendly bir arayüze oturttum, hey girl dergisindeki anketlere benzettim. flowchart yaptım:

    ~~sen bir the wire izleyici misin?~~

    1. oz diye bir diziden haberin var mı?
    evet: anketi başarıyla tamamladınız. oz'da ne gördüysen 5 katını vadediyorum. (ha burdan the wire = "oz 2" gibi bir anlam çıkmasın. tamamen farklı işler. ama ikisi de aynı "damardan" deyim siz anlayın)
    hayır: soru 2'ye geçiniz.

    2. en beğendiğin filmler arasında the godfather, scarface, goodfellas, reservoir dogs vs. gibi suç filmleri var mı?
    evet: the wire'ı da çok büyük bir ihtimal seveceksin. iyi seyirler diliyorum.
    hayır: soru 3'e geçiniz

    3. polisiye roman, dizi veya filmleri sever misin?
    evet: kabullerini, önyargılarını biraz esnetirsen bu diziyi de sevmemen için bir neden yok. mesela yılan hikayesi vardı memoli vardı falan bu dizi de aynı öyle, sen hele bi başla izlemeye...
    hayır: sana bu diziden hayır geleceğini sanmıyorum. hayatının erkeğini yanlış yerlerde arıyosun (?)

    osmanlı'da ingilizce mes'elesi

    iyi ingilizce bilmek the wire'dan birşey anlamanın önşartı gibi verilmiş. kısmen doğru kısmen yanlış. "ben zenci gangstaların konuştuğu hebeleme ingilizceden hiçbişe anlamıyorum" geçerli bir sebep değil çünkü normal amerikalı da anlamıyor. (the office'de michael'ın dwight'la new york'a eğlenmeye gittikleri bölümde ryan'ın odasında söylediği "hiçbi kelimesini anlamasam da gene izliyorum" repliğini düşünün) dizimax'te nası veriyolar fikrim yok herhalde türkçe altyazılı veriyolardır, divx'ini izleyecekseniz malum sitelerde türkçe altyazısı mevcut. ama ingilizce altyazılı izlemek tabii ki en iyi tatmini sağlayacaktır. bunun için de orta düzeyde bir ingilizce yeterli. sıkıntı çekilecek tek nokta gangsta muhabbetindeki "terimler" olabilir onların anlamlarını da zaten 3-4 bölümden sonra çıkarmaya başlıyosunuz. hatta bu süreyi kısaltmak için sözlük bünyesinde bir the wire sözlüğü oluşturulabilir.

    sonuç:
    bu çok iyi yazılmış, çok iyi çekilmiş, çok çok iyi oynanmış diziyi izlemek, eğlenmek, memleketimizin ve kendimizin hali için dersler çıkarmak caizdir. hepinize iyi seyirler diliyorum.
  • liselilerin bir sikim anlamadığı için overrated ilan ettiği mükemmel dizi. pis yedili'ye aynen devam koçum. sıkma canını.
  • yeni izlemeye başladığım dizi. sizlere birinci sezon dördüncü bölümde, 46. ile 51. dakikalar arasında gelişen bir diyalogu yazmak istedim. şöyle ki; iki polisimiz geçmişte yapılan bir cinayeti incelemek üzere olay yerine gelir ve olaylar gelişir...
    not: durdura durdura yazdım bütün konuşmayı. arada kaçırdıklarım olabilir. yani eksiği var fazlası yok... toplam 5dk. sürmüştür ve araya aşağıdakilerden başka hiç bir kelime girmemiştir.

    polis1- oh fuck!
    polis2- mother fucker!
    p1- fuck! fuck, fuck, fuck at fuck! ihhh fuck fuck fuck! oh fuck! aah fuck!
    p2- fuck! i..don't...fuck!
    p1- mother fuck!
    p2- fuck at..
    p1- ah fuck! ah little fuck! oh fuck..oh fuck.. hıı..
    p2- fuck me! fuck, fuck, fuck, fuck! fucker!
    p1- oh fuck!
    p2- fucki fuck, fuck, fuck!
    p1- ah fuck! my little fucker...
    p2- fuck in a'int...
    p1- hı hı...
    p2- fuck!
    p1- shit..
    p1- mother fucker!
    p1- fuck me!!

    spoiler diyecektim ama, bunun neresine diyeyim lan? vallaha birebir yazdım. inanmayan gitsin kendi baksın.. işte böyle bi dizi.. sevdim.
  • dizinin yapimci ve senaristlerinin turk du$mani olduklarina kesinlikle katiliyorum. hemen yayin haklari satin alinip yerli versiyonu cekilmeli ve kendi propagandamizi yapmaliyiz. anani sikecegiz amerika.

    bu arada dizide yunan ceteciler var, yasadi$i i$ler ceviren amerikali polonyalilar var, siyahilerin alayi uyu$turucu kacakcisi ve bu gruplardan biri de cikip demedi ki bizi neden boyle gosteriyorsun? dediyse haber verin ona da gotumle guleyim.

    adam amerikan ruyasini alip yerden yere vurmu$, hic gozunu kirpmadan kendi ulkesinin amina koymu$; egitim sistemini, siyasi yapisini itin gotune sokmu$, mahallesini hic abartmadan oldugu gibi anlatmi$, yetmemi$ yunan cetelerinden bahsetmi$, karanlik i$ler icindeki amerikali polonyalilari anlatmi$, mafyaligin ve kanun kacakciliginin memleketi, milliyeti olmayacagini dolayli yoldan izah etmi$ yine de bi sahnede gecen "turk" karakterine takilip kalabiliyor insan.

    bu kafalara arka sokaklar'i tavsiye ediyorum. riza baba ve ekibi propagandalara izin vermiyor. :(

    yine de zevk meselesi tabi.
  • dizi tarihinin açık ara en iyisidir. tabi aşağıda bunları tek tek açıklayacağız.

    the wire öncelikle ezber bozan bir dizi. bunu da haliyle tam da beslendiği kaynakları, yani idealize, konformize, göstermelik, homojen izlence pragmatizmini ters yüz ederek yapıyor.

    gerçeklikle kurduğu bağ ve gücü, salt hikaye etme, eylem, çatışma, kurgu, müzik vs üzerinden değil bizzat bu öğeleri gerçeklikten hiç bir koşulda ayırt etmemesinden geliyor. yani daha açık bir ifadeyle 'gerçekliği' kendine ayırt edici bir özellik, zırh, tarz, üslup olarak değil bizzat anlatının (her şeyiyle) kendisi olarak seçiyor.

    tüm dizi tarihi boyunca gerçeklik algısını (toplumsal gerçeklik, sosyal gerçelik) bu denli kullanmış başka bir dizi yok. breaking bad fanları kızabilir ama the wire'in yanında breaking bad'in gerçekliği sütlaç gibi kalır. (ben de breaking bad seviyorum sakin olun.) çünkü breaking bad her ne kadar zamansal anlatı olarak gerçekliğe bağlı kalsa da birçok bölüm ve sahnesinde olay, durum ve dramatik çatışma noktasında dizi pragmatizminin genel koşullarıyla kesişiyordu.

    tabi şimdi sırf gerçekçi olması mı bütün numarası diyeceksiniz ki bu gerçeklik duygusu çerçevesinde dizinin haleti ruhiyesini tanımlamaya çalışan bir dramaturji yapacağım izninizle.

    evet ara ara belirttiğim gibi hiç bir yapıt tek başına salt sonu, başı, tavrı, biçimi, içeriği yüzünden büyük yapıt olmaz. satır aralarını doldurmadığınız, görmezden geldiğiniz her şey yapıtın zayıf noktalarıdır.

    işte bu noktada the wire gerçekliği, kusursuz bir şekilde kusurlu ve ezber bozan bir gerçekliğe tekabül ediyor. kahraman- anti kahraman dengesi günlük rutinin belirlediği tüm yaşamsal donelerle gayet rahatsız edici bir şekilde ilişki halinde.

    merkeze aldığı bütün karakter ve durumları seyircisi için yarar gözetmeden, morality, immorality gibi genel geçer, öğrenilmiş ilişki pratiklerden ve bunların sonuçlarından uzak bir seyir algısıyla taşıyor ekranlara. işte the wire'ı diğer dizilerden ayıran en temel mesele bu.

    karakterlerine yaklaşımı, tutumu, gösterdiği şefkat, ya da zalimlik seyircinin moral değerleri, kendini iyi hissetme motivasyonuyla hiçbir koşul ve şartta ilgilenmiyor.

    iyiilk ve kötülük kavramlarını ele alış biçimi, hem felsefi, hem toplumsal, hem bireysel bazda, yüzleşmek, görmek istemediğimiz birçok şeye tekabül ediyor.

    yoksulluk, cinayet, uyuşturucu bağımlıları, kötü anneler, babalar, hırslar, acımasızlık, iletişimsizlik, yolsuzluk, politikacılar, gazeteciler, patronlar, bürokrasi, çocuklar kısacası var olma hali içinde her gün 3. sayfalarda görüp, göz ucuyla kaçıp, saklandığımız her şey.

    dizinin grameri tüm sezonları boyunca bu noktada tek bir falso vermiyor. hiçbir karakterine genel ahlak kalıbları içerisinde iyi-kötü diye bakmıyor dizi. durum ve olayları özdeşleşmeyi sağlayan görkemli müzikler, büyük replikler, kahramanca davranışlar, saçma sapan twistler, sentimental oyunlarla vermiyor.

    örneğin ilk sezonun en önemli karakterlerinden mcnulty, diğer sezonda yan rollerde görünüyor. ya da bir sezonda önemsiz bir yan rol gibi duran başka karakter diğer sezonun önemli figürlerinden biri oluyor. ya da o karakterleri diğer sezonlarda farklı ilişki biçimleri içerisinde sadece yan rol olarak görebiliyoruz ki bu hiçbir dizinin bugüne kadar yapmaya yaklaşmadığı bir şey.

    her sezonunda ele alınabilecek en çarpıcı kavramları konu ediyor kendine dizi. örneğin bir sezonda sadece bürokrasinin saçmalığına işaret ederken, bir bölümde basın, gazetecilik, diğer sezonda politikacılar, başka sezonda suçlularla ilgileniyor. elbet her sezonda bunlar iç içe geçmiş şekilde var. ama her sezonda leithmotif olarak merkeze aldığı kavramların yanına ustaca iliştirerek yapıyor bunu.

    örneğin dedektiflerin hiç de kahramanca olmayan bir şekilde gelen cinayet davalarını bürokrasinin yarattığı saçma sapan kurallar yüzünden birbirlerinin üstüne atma çabalarını görüyoruz. idealize edilmiş kahraman polis klişesi yerle bir ediliyor böylelikle. kimileri umursamazlıklarına bürokrasiyi kılıf ediyor hatta.

    ya da suçluları yakalamak için onlarca kişiyle dövüşen, çatışan, kaçıp kovalayan polis klişesinden çok uzakta aylarca çeteyi çökertmek için sinekten yağ çıkaracak bir sinsilik ve sabırla ve yer yer umursamazlıkla hareket eden insanları görüyoruz. üstelik onlara köstek olan bir bürokrasi ve patronlar varken.

    evet karakterleri ''insan'' olarak görüyoruz dizi boyunca. kimse kahraman polis, idelist gazeteci, karizmatik suçlu, seksi hukukçu formunda değil bu dizide. işte bu temaşa pratiklerini yerle bir eden tutum bu dizinin diğer dizilerden (popülerlik, övgü ve değer bakımından) farklı bir yerde durmasına sebep oluyor.

    örneğin aylarca, yıllarca peşinden koşturulan bir suçlunun tam da bürokratik saçmalıklardan, ya da görevini ifa eden dedektiflerin dikkatsizlikleri, umursamazlıkları yüzünden elini kolunu sallayarak kaçıp gittiğini görüyoruz. böylelikle seyirciye empoze edilen ahlak, adalet pratiği yıkılıyor ve seyirci rahatsız bir konumda hissediyor.

    sonuç olarak izleyicinin katharsis deneyimi bile bir tür alışkanlığa dayanır. arınma duygusu iyilik, kötülük gibi kavramların moral değerler bakımından temize çekilmesiyle ezbere bir rahatlama duygusuyla esenliğe kavuşur. hele ki hollywood gibi şaşmaz kural ve öçüleri olan bir sinema ve dizi sektöründe.

    oysa the wire zaten var olan gerçeklikten hareket eden bir yapım olarak sadece olanı göstermekle mükellef olduğu duygusunu (üstelik bunun için hiç çabalamadan) izleyiciye geçirmekten hiç korkmuyor. kaldı ki bu denli yalın, çarpıcı bir gerçekliği yakalamak için zerre çabalamadığı hissini uyandırması ayrıca takdire şayan.

    diziyi izlerken baltimore'un sokaklarını karşı karış hissediyor, suçluları, sıradan insanları, sıradan ve zoraki suçluları, polisleri, halkı, bürokratları, gazetecileri kısaca tüm şehri ve insanları tanıyoruz. dizinin belgesel havası (eğer ki diziye bırakırsanız kendinizi ) tek bir an sıkmıyor izleyicisini.

    gözlemci konumundaki seyirci de heyecan ve merak duygusunu yaratan yegane şey tam da bu aslında. yani yaratılan gerçeklik içinde hayatlarını gözlemlediğimiz tüm karakterlerin başına gelecek olaylara tanık oluşumuz. üstelik bunu belli eden bir dramatik gerilim, çatışma, durum olmayabiliyor somut bir şekilde.

    örneğin omar little gibi şahika bir karakter ancak bu diziye yakışacak şekilde uğurlanıyor. zamansız, anlamsız aynı zamanda öngörülebilir bir şekilde.

    ama izleyici olarak bizleri bu duruma hazırlayan büyük olaylar, planlar, twistler falan görmüyoruz.

    merkeze aldığı olay, durum ve karakterleri tüm çıplaklığıyla izleyicinin önüne atarken (tarafsız bir şekilde) sempati, acıma, arınma gibi kavramlara yüz vermiyor dizi. onları yaşamsal kılan her şeyi alelade insanlık halleri içersinde verirken, başlarına gelecek her şeyi, tanrı, kader, yazgı, tesadüf, karma gibi kavramlarla hem fazlasıyla ilişkili hem de hesaplanmayan ama aynı ölçüde sebep-sonuç ilişkisine dayanan sıradan bir etki-tepki rasyonelliğiyle ekrana taşıyor. ki bu durum tam da yaşama var olma halimize denk geliyor.

    işte benim için bu diziyi sevdiğim tüm dizilerden ayrı yere koymamı sağlayan biricik nedenler yukarıda sıraladığım şeyler. yaşam ve ölümün geleneksel anlatı ölçeklerinin dışında hayatın göbeğinde duran, ondan beslenen, aynı şekilde onu besleyen bir sıranlıkla ele alınması kuvvetle muhtemel bir daha görebileceğimiz bir şey değil. en azından hollywood sularında.

    tüm bu sıraladığım şeyler açıkçası bizim izleyici profilimizle örtüşen şeyler değil. ara ara belirttiğim gibi hazır imaj ve durumların yarattığı katharsisi, ezberlenmiş olay ve durumları, geleneksel anlatıyı ve barındırdığı trükleri çok seven bir izleyici profiliyiz. bu sebeplerden dizi bizim temaşa dinamiklerimize uymuyor maalesef.

    dizi ya da filmlere atfedilen ''çok sıkıcı'' ve ''hiçbir şey anlatmıyor'' tarzı gerçekten bir şey ifade etmeyen izleyici yorumlarını bir kenara koyaraktan kendine sıkı bir dizi, sinema izleyicisiyim diyen herkesin görmesi gereken bir dizi the wire. benim için her dem bir numara.

    (bu arada maalesef ben de diziyi divxplanet çevirileriyle izledim. diyalogların yer yer anlamsızlığı, yetersizliği bile diziyi bu denli sevmeme engel olmamıştı. eğer şimdilerde iyi bir çevirisi falan varsa bildiğiniz paslayın lütfen.)
  • dizinin son bölümlerini uzun aralıklar vererek izledim bitmemesi için ve bir yandan da korkuyordum ya ölürsem de sonunu göremezsem diye. ölmeden bitirdim allahıma bin şükür. öyle güzel bitti ki arkadaş be, yine sade yine yalın. sadece akılma gelen şeyleri yazıcam şimdi karakterler hakkında...

    --- spoiler ---

    bunk: adamım lan. hastasıyım dansının, hantal yapısının. beni öldürürlerse cinayetime sen bak la. meknalti piçini bulaştırma sakın, başka cinayet çözmek için götüme bi şey falan sokar o yavşak. kravatımı kes, eşşek şakası yap bi tek içip içip başıma kalma. boz ayı gibi herifsin taşıyamam, fıtık var bende.

    mcnulty: hem sevdim hem sevmedim lan seni. o kırılmaz inadını sevmedim, geri kalanlarını sevdim. küçükken izleseydim bu diziyi idolüm olurdun ama küçük değilim. sen olamayacağımı bildiğim için idolüm değilsin. sürülmekle, atılmakla tehdit edilsem senin kadar dik duramazdım ben. boyun eğerdim. için için istedim ki senin kadar sağlam bi adam olmasın bu dünyada. benim olamadığım biri olmasın. çok sevdiğim biri demişti ''kayıp kuşak biziz çünkü ne eskiler gibi idealist ne de yeniler gibi bencil olabiliyoruz'' sen eskisin mcnulty, ben hiçbiri.

    lester reyiz: gözlüğünün ardından bakışına kurban reyiz. sürgünde olduğu zamanı 13 yıl ve bilmem kaç ay diye hınçla söylerdin ama döndüğünde police work yapmayı hiç bırakmadın. geri oraya yollanırım diye hiç geri adım atmadın, sonunda polislikten oldun ama sen hep natural poo-liice kalacaksın. adın üstünde ''lester reyiz''.

    kima: sen de ayrı bi hastasın anasını satiim. mcnulty'nin dişisi gibi ama kadınlığın getirdiği bi naiflik var. bizim hacıları sen okudun amirlere ama gık demediler. neden? çünkü sen iyisin kima. senin doğru bildiğin bizim için de doğrudur dediler, yansalar bile.

    savcı rhonda: tek başına dizinin erotiklik yükünü taşıdı bana göre. mahkeme salonuna çok yakışıyordu. elini taşın altına koymaktan çekinmeyen çok taşaklı bir hatundu. hakim olmuş, mutluluklar dilerim.

    cedric daniels: nası bi anatomi var la sende? vücut brad pitt'in fayt club'daki hali, kafa arap bacı vol.2. dürüst adamsın, düz adamsın, savıcıyı da götürdün oooohhhhhhh. çaktın istifayı gittin koçum benim.

    carver ilen hörk: herc bildiimiz eşşek polis, çapsız ayı polis. karvır ile beraber çıktılar yola karvır işi kıvırdı bu herc kıvıramadı. sevmiyodum zaten ipneyi ben. çapsızın tekiydi, anca çene. carver tam baltimore polisi oldu, arada vicdan yapsa da olmuyor işte. herc, marlo'yu hem yaktın hem kurtardın. çok yarrak kafalısın lan sen, başka ne denir sana bilmiyorum.

    avukat levy: evet büyük orospu çocuğusun ama başım belaya girse avukatım sen ol ister miyim? tabi isterim lan. büyük tereci olduun için her kumpasın kokusunu aldın ve hep lehine kullandın.

    başgan carcetti: amuğa goruk tommy başgaaaaaan. her şekilde oyum senin lan. baltimor seninle gurur duyuyor!! senin adamların pijlik yaptı bence senin için. ben sana inandım başkan. yes you can amk!!

    rıhtımcı abiler: ziggy çekilecek dert değildin, evlat olsan sevilmezdin ama hapise girmemeliydin lan. üzüldüm piç. frank dayı, tam bildiin dayıydı lan herif. allah huzur versin öte tarafta. genç oğlan, çok hevesliydin ama zor yırttın. sıradan adam nasıl suçlu olur, ders gibiydin yemin ederrim. kral sezondu sizin sezon. bi daha olsa bi daha yapılır lan ama aynı ekip olacak.

    babıls: lan bubbles, içimi ezdin babıls. vicdanımı yaktın bubbles. yıktın geçtin eyledin viran bubbles. lan seni dombili müdür saldı ya hani kendini öldürmeyi beceremediğinde. o sahnede aştın lan sen babıls. çok sevdim lan seni ben. sofraya alınana kadar ses etmedin, isyan etmedin. biliyordun ne kadar kötü olduğunu, ne acılar verdiğini. gık demeden sebat ettin ve sofraya oturdun. afiyet olsun babıls, gerçekten hakettin.

    dombili müdür: ben kaypak, işbilir bir orospu çocuğuyum ve bunu kabul ediyorum. bununla yaşıyorum diyen dizinin en belki de en dürüst adamı. ara sıra ettiğin laflarla sevdirdin kendini götoş.

    yunan dayılar: yunan mısınız nesiniz orası da bi meçhul. almışınız arkanıza hökümeti at koşturuyonuz skikler. çok da bi şey diyemiyorum, o kasketli kelden çekiniyorum lan ben :/

    clay deyvis: yavşaklığın, şerefsizliğin, utanmazlığın vücut bulmuş hali. kokuşmuş sistem denen şeyin temel taşı, o sistemin her tuğlasında bunun gibi amcıkların suratları işli işte.

    bodie: o arkadaşını vurduğundan beri seni sevmiyodum ama öldüğüne üzüldüm lan. dizinin bana en büyük kazığıdır ölümün. seni hiç ölmeyecek sanmıştım. bi şekilde yaşayacaktın sen sanki. oyuna girdiğinde ne olacağı hiç belli değildi, bunu hiç tam olarak kavrayamadım ben. en güçlü de, en silik de, en alakasız da tak diye ölebilirdi. öyle de öldün bodi, üzgünüm. a part of the game.

    araba kaçırıp duran eşşek sıpası: sempatiklikte sınır tanımayan bebe. arabanı çalsa kızamazssın bebeye, öyle bi it.

    diyancelo barksdale: madem avon'un yeğenisin suçlunun hası olmalısın anlayışının kurbanıydı. olamayacak bir adamdı, tıpkı wee bay'in evladı gibin. seni kurtaracak bir bunny yoktu çünkü sen ulaşılamayacak kadar içerdeydin. yavşak stringer bırakmadı seni, huzur içinde yat.

    avon ve stringer: bu iki adamı ayrı ayrı yazmamak gerek diye düşündüm. avon gangsterin hasıydı, muscle'a inanırdı. stringer işadamı olmak istiyordu, saygı görmek istiyordu artık. işletme okudu, gözlüğüylen karizma yaptı. bıraksan ''ucla'' svetşörtüyle karum'da piyasa yapacaktı götoş nerdeyse. clay davis bunu ayaküstü sikiverince delirdi. eyvon'da lafı koyunca ipler koptu. ''artık gangster olamayacak kadar cesur olmayan ama işadamı olacak kadar zeki olmayan biri''. o son gece dizinin en baba sahnelerinden biriydi. balkonda, yanyana eski günlerden konuştunuz. ikiniz de diğerini harcamıştı. ertesi gün yalnız kalacaktınız. zeka kaba kuvvetten hala çekiniyordu, bakışlarından belliydi. kaba kuvvet ise zekasını kullanıp alt ettiğini düşünmenin kibiriyle bakıyordu stringer'a. sarıldınız ve ayrıldınız. son saniyeye kadar öleceğini düşünmedim stringer'ın, yine yırtacak sandım. omar'dan kaçış zaten olamazdı bi de brother muzon olunca işin içinde, bir kez daha ''it's a part of the game''

    stringer çok karizmatiktin lan kabul ama ben hep avon'u tuttum.

    cutty reyiz: bubbles'tan sonra tipiyle rolü bu kadar uyuşan biri olabilir mi lan? ağır abiliğin, adamlığın en güzeliydin sen cutty reyiz. oyundan çıktın ve avon hiç ses etmedi sana. nerede o eski soldierlar denen adam tipiydin sen. yürekse yürek bilekse bilek, her muhite bir dennis wise gerek.

    cris ile snoop: korkunç ikili, ikilinin böylesi. hele o snoop kadın mıdır erkek midir bilemem töbe estafırılla. manyak aksanıyla dehşet saçıyodu zaten. cris denen yavşağı ailesine uzaktan bakarken görsen yılın babası sanarsın amk. hiç sempati duymadım la size, iyi oldu ikinize de.

    prop joe: akil adamdın, kral adamdın gözümde. hiç haketmedin ölümü abi. yeğenin olacak yavşağı long man haşırt diye indirdi ya içim soğudu yemin ederim. huzur içinde yat. ayrıca bi yolunu bulup cennete kapağı atmazsan ben de noliim amk.

    marlo stanfield: marlo marlo marlo. orospunun evladı marlo. bok vardı çıktın ortaya. önüne geleni öldürttün, ne kural tanıdın ne insanlık bildin. ufak bir gangsterdın, sen büyüdün ve kirlendi dünya. sen yokken herkes insan gibi öldürüyodu birbirini. daha 3 sezon rahat giderdik o şekil biz. ama yooook marlo efendi şehrin kralı olacak, taç giyecek. al giydin tacı beynini sktiim, sokakta bebe kovalarsın artık heyecan için.

    ve omar little...

    lan adam hakkında yazdıklarım yıllık yazısı gibi olacak diye korkuyorum, çünkü çok seviyorum. gelmiş geçmiş en büyük karakterlerden birisi. vatandaşa dokunmayan, para için çalmayan bir adam. binlerce doların önüne serilmesi için sabahlığıyla sokakta yürümesi yeterken yerel gazatede ölümüne bir satır yer ayrılmayan efsane. çok büyük sandığımız yaşamlarımızın hemen yanıbaşımızdakilere bi bok ifade etmeyeceğinin kanıtı olan adam. baltimore sokaklarında adı besmelesiz anılmazken morgda yanlış yazılacaktı neredeyse.

    tam ölmen gerektiği gibi öldün aslında omar. en beklenmedik şekilde, bi tek öyle ölürdün sen. yoksa mümkün değildi seni öldürmek hepimiz biliyoruz. snoop biliyordu, marlo biliyordu, dünyanın en soğukkanlı katili chris bile çekiniyodu senden. hatta senden çekinmek kızdırıyordu onu.

    sen gerçekten efsaneydin omar, öyle olmasaydı gerçek hayatta baltimore'da bir silahlı çatışma sonrası tutuklanan çocuğun adı ''omar little jr'' olur muydu? evet, bu gerçekmiş. zaten bu başlıktada yazılmış. yalnız isme dikkatinizi çekerim, ''jr''. sana olan saygısından direkt omar little yerine jr almadıysa ne olayım.

    huzur içinde yat omar little, ballı mısır gevreğin eksik olmasın.

    aylar sonra gelen edit: olm inanılmaz bi şey la, prezbo'yu yazmıştım ben uzun uzun. gönderirken bi şekilde uçmuş. sadece onun için yazdığım paragraf gitmiş. bu kadar olur anasını satiim. işte böyle cenabet bi herifti bu prezbo. on numara iyi niyet ve yüz numara talihsizlik. kayınpedere çaktığı yumrukla gönüllere taht kurmuştur kendisi ayrıca. öptüm prezbocuğum. bu editi de kim okur orası ayrı lan, neyse.

    --- spoiler ---

    eveeeet diziyi övmenin bi manası yok artık. şimdi dizinin tek eksik yönünü açıklıycam arkadaşlar.

    rakı

    evet rakı. götüyle içip sıçıp kusan polis dostlarımız değil ama bir stringer bir avon efendime söyliyim bi prop joe ve omar. bu adamlara rakı çok yakışırdı be.

    dizide emeği geçen herkese, altyazılarını koyanlara ve yine beni bu diziyle tanıştıran sadece okuyucuyum'a teşekkürlerimi sunarak huzurlarınızdan ayrılıyorum.

    fayfoooo, red tops, omar coming yo...