şükela:  tümü | bugün
  • sanatla hayatın iç içe geçtiği muhteşem film. bunda darren aronofsky'nin randy'nin ensesinden ayrılmayıp onu bir adım geriden takip eden ve gördüğümüzü bir belgesel kıvamına getiren kamerasının da büyük payı var.

    --- spoiler ---

    belli bir yaşın üzerindekilerin (gençliğini seksenlerde tüketenlerin özellikle) ağlamadan izleyemeyeceği, yüreği dağlanmadan şahit olamayacağı o son sahnede mikrofonu eline alıp konuşan mickey rourke mudur yoksa randy the ram mıdır söylemek mümkün değil. bir devrin bittiğini, dışarıdaki hayatın artık ''o adam''ı kustuğunu izlemek kolay değil. rumble fish'teki melek yüzlü adam son maçında ''in this life you can lose everything you love, everything that loves you. a lot of people told me that i'd never wrestle again, the only one that's gonna tell me when i'm through doing my thing, is you people here.''
    derken salondakilere değil, perdeye gözünü dikmiş olan bize konuşmuyor mu aslında. üzerime alınmakta bir beis görmüyorum ben. hele bir de fonda sweet child o mine çalıyorsa, botokslu yüzü ve takma saçlarıyla axl rose da insanın içini burkuyorsa.

    --- spoiler ---

    muhteşem bir film demiş miydim?
  • çok basit: etini pazarlayan yaptıkları ’in içerisinde ve dışarısında aynı insan olamayan iki tane insan. geçmişte(özellikle 80lerde) kalmış ama bugünü yaşamaya çalışan bir gösteri hayvanı(peygamberi?). varlığını ikiye bölerek meşru kılmaya çalışan bir striptizci.

    varoluş çeşitli biçimlerde anlatıldı. başlangıçta annesinin öldüğünü sakin ve sıradan bir şey gibi söylüyordu camus. “toplumu bir kenara atmış yalnız adam”ı yazarken “toplumun bir kenara attığı yalnız adamın”da yabancı olacağını mutlaka biliyordu. aranofsky’de biliyordu. hatta sen, ben, sokaktan çevirdiğimiz(hadi o kadar değil)..

    italyan yeni gerçekçiliğinin, hatta vgik’in aşkından ölenlerin anında ajitasyon ve arabesk gibi enteresan suçlamaları da mümkün. bu noktada başka bir mucize gibi gökyüzünden inebilecek bir deluzien bakışa da hazırdır eminim bu naif entelektüel dvix izleyicileri. karşımızdaki açıkça body without organs’ın alegorik okumasıdır. bu aşırıyorumun ucu acı çeken, tamamlanmamış, hastalıklı bir bedene doğru gider. karşımıza polonyalı göçmen kimliğinden kaçan randy the ram çıkar.

    egosantrik sinefillerin içerisinde bulacağı “ucuz steadycam oyunları ve bağımsız sinema soslu” kolaycı indirgemelerden fazlası bu filmde mevcut. evet görselinde oynanmış rengiyle ve yakın plan dijital çekimlerle bir indie havası var. her şeyin ötesinde kişisel olarak hazzetmesemde doğru bir müzik var. katmanları, metaforları ve doğru anlatımıyla iyi bir senaryo var. benim, senin sevmen önemli değil. the ram’in sevdiği bir dünyanın inşası için her şey en doğru biçimde var.

    insan neler bildiğini ve bilmediğini ifşa etmek için klavyesine ya da diline abandığında bir şeyi unutuyor. fikrin basitliğinin hiçbir önemi yok. konunun daha önce anlatılmış, aşina olunduğunun da. asıl önemli olan basit ve tekrar edilenin karşımızda vücut bulduğu hal. star’da (ki o zamanlar interstar’dı) amerikan güreşi çıkacak diye beklediğim zamanları hatırlıyorum. hevesle izledikten sonra bunlar da çok kolpacı minvalinde konuşurdum, konuşurduk, konuşurdunuz. amerikalı angutlar bunlara mı inanıyor derdik, derdiniz. derken her şey bitti. yıllar geçti. seksenlerin sonuydu ve hızla 90’lar ardından milenyum goygoyu geçti. oysa figürler zaman geçti diye ölmedi. eskidi, yıprandı ve ayak uyduramadı. mesele bir amerikan güreşçisi değil. mesele etini pazarlayan adam da. mesele, dünyadaki etini pazarlayan her insan için aynı. etini pazarladıktan sonra yaşamaya devam etmeye çalışan her insanın hikayesi öyle veya böyle benzeşiyor. işte bu hal the wrestler’da yüzümüze çarpıyor. doğru bir senaryo ve doğru bir yönetimle. doğru oyuncuyla. zeten güzel bir filmden bekleyeceğimiz de bu yukarıdakilerdir.

    --- spoiler ---

    randy’nin markette hangi reyonda ne sattığına dikkat eden oldu mu?

    --- spoiler ---
  • --- spoiler içeriyor olabilir ---

    hollywood klişeleri içeriyordu, evet. tahmin edilebilir diyaloglar, öngörülebilir sahneler barındırıyordu. daha önce çekilmiş benzer konulu filmlere hiç benzemiyordu ama nedense.

    çünkü mickey rourke du oradaki. ringlerde dövüşen, aldığı sahte bile olsa her darbede acı çeken, ve o acının fizikselden çok ruhsal olduğunu her bakışında, her mimiğinde, her inlemesinde yansıtan efsanevi aktör mickey rourke. fark ettiniz mi aslında bir anlamda kendini oynadığını, algıladınız mı bu filmin yalnızca bir film olmadığını.

    uzun sarı saçları, boksta aldığı zararlardan sonra kötü bir cerrah tarafından düzeltilmeye çalışılmıl estetikli yüzü... dokuz buçuk haftanın john'u, barfly'ın henry chinaski'si, liseli küçük hayatlarımızda bukowski en sevdiğimiz yazarken içimize işleyen mickey rourke...

    peki detaylara dikkat ettiniz mi? 70'ler 90'lar tartışmasına? flört ettiğiniz bir insanla siz de aynı konuları konuşabilirdiniz, ama filmde konuşanların biri çökmüş bir güreşçi, diğeri yaşlanmış bir striptizciydi, etkilendiniz mi?

    peki ya sweet child of mine sahnesi? oturup hüngür hüngür ağlamak istediniz mi? en azından diken diken olmadı mı tüyleriniz?

    uzun zaman sonra içime en çok işleyen filmdi.

    the ram son uçuşunu gerçekleştirip ekran karardığında gözlerinizi kapayıp bruce springsteen'in tatlı sesini büyük bir huzurla dinleyebilirsiniz...

    --- spoiler içeriyormuş, evet! ---
  • vasat-klişe konu-süper oyunculuklar ve süper bir soundtrack. benim içim filmin özeti buydu. filmin konusu gerçekten klişeydi zira yıldızı sönmüş aktör-sporcu theme'i gerçekten belki 1000 kere işlendi. o yüzden sonu da çok rahat tahmin ediliyordu. benim filmde en çok sevdiğim nokta dövüşlerin öncesinde yapılan ayarlamalardı. zira eskiden oturur eurosport'ta amerikan güreşi izler ve ulan bu herifler nası böyle dövüşüp sonra da sağ kalabiliyolar diye kafa yorardım. filmden sonra anladım ki dövüşün senaryosu adım adım yazılıyor, güreşçiler " sen önce bana boğa tekmesi savur sonra ben sana kurt kapanı yapiim" gibi muhabbetler içine giriyolar hatta bilumum aksesuarlar da kullanıyolar bunlar için. o bakımdan filmde en çok bu sahnelerden zevk aldım diyebilirim. (erkek olsam marisa ablanın sahnelerinden alırdım orası kesin, ne vücutmuş kardeşim hehehehe) evet filmi öyle çok beğenmemiş olabilirim ama en azından mickey rourke ve özellikle marisa tomei'yi tekrar akıllara soktuğu için seviniyorum. işin ilginç yanı gerçekte de unutulmaya yüz tutmuş 2 oyuncunun filmde 2 loserı canlandırmalarıydı. o yüzden sanırım ikisi de çok içten ve hissederek oynamışlar. maria tomei çok yetenekli bir oyuncu olmasına rağmen maalesef yanlış seçimleri yüzünden istediği patlamayı yapamadı bi türlü. umarım bu film onun geç almış "big break"ini yapmasına yardımcı olur ve kaliteli yapımlarda görürüz kendisini bundan sonra. filmin soundtrackine gelicek olursak 80lerde patlama yapmış rock ve metal gruplarına ağırlık verilmişti.
    soundtracke katkıda bulunanlar arasında göze çarpanlar; canımız ciğerimiz guns n roses başta olmak üzere, scorpions,bruce springsteen, quiet riot,cinderella,ratt,slaughter ve madonna.
    filmle ilgili genel görüşüm; evet konu acaip klişeydi ama en azından loserlık müessesesini çok iyi anlatmıştı darren aronofsky.

    --- spoiler ---

    özellikle randy'nin kasap reyonuna girerken arkadan alkışları duyması filmin ana fikri gibiydi adeta.

    --- spoiler ---

    rocky tarzı filmleri seviyosanız izleyin hoşunuza gidebilir.

    bi kaç da trivia verelim,

    * randy karakteri için önce nicholas cage düşünülmüş hatta nicholas cage rol için araştırma yapmak için birkaç güreş turnuvasını izlerken bile görülmüş ama sonradan rolü kabul etmekten vazgeçmiş. (zaten casting directorü bir güreşçi karakteri için nicholas cage'i nasıl gözünde canlandırmış bilemiyorum, acayip alakasız bence ikisi birbirinden)

    * yine randy rolü için slyvester stalone düşünülmüş ama stalone o sırada rocky balboayı çektiği için ondan da vazgeçmişler. (adamı boksör görmeye alıştık eğer bir güreşçiyi oynasa hiç inandırıcı olmazdı bence. isabet olmuş rolü reddetmesi)

    * film 35 günde çekilmiş.
    * bir dövüş sahnesinde randy'nin takma bir bacakla rakibini dövdüğünü görüyoruz. bu gerçek bir olaydan alıntıymış. ecw gösterilerinden birinde seyircilerden birisi sürekli takma bacağımı kullanın diye bağırıp duruyomuş, sonunda dayanamayıp bacağını o sırada dövüşmekte olan tommy dreamer'a fırlatmış. (böyle bir cümleyi bir daha nerde kullanırım bilmiyorum heheheheh) tommy dreamer'da takma bacakla rakibini dövmüş.

    * film venedik film festivali'nde en iyi film ödülünü almış aynı zamanda mickey rourke' da en iyi oyuncu ödülünü alacakmış ama festivalin kurallarına göre bir film aynı anda bu iki ödülü alamazmış o yüzden mickey rourke ödülden feragat etmiş.

    *filmin bütçesi çok kısıtlı olduğundan bruce springsteen ve mickey rourke filmden para almamışlar.

    * yine filmin bütçesinden dolayı biricik aşkım axl rose filmin son dövüş sahnesinde çalan sweet child o'mine için para almamış.
  • stockholm film festivalinin acilisini yapan, cok basit bir senaryoyu sicak ve basarili sekilde aktarmis aranofsky filmi. mickey rourke'un performansi uzerine kurulu bu filmden sonra, yaşlandıkca bıçkın adam rolleri ile kariyerinde puan toplamaya başlayan abimizin bir kac odul aldigini da gormek pek sasirtici olmaz. oscarlı marisa tomei'i "farkli sekilde", todd barry'i de kendine benzeyen bir rolde gormenin disinda, axl rose'a ozel tesekkur gecmis bir film oldugunun altını cizelim.

    sonuc olarak sahsen beklentilerimi karsilayan bu filmden sonra the fighter'i iple cekiyoruz. tabi filmden sonra aklimdan cuneyt arkın da bundan feyz alsa, cagan irmak'la bir olup böyle bir film cekse, mickey abinin ringin kosesinden uctugu gibi 16 uzaylinin ustune ucsa ama alttan da drami verse, sonra ödülleri toplasa; derken dönerimi yerken acildim.
  • 80'lerin efsane güreşcisi the ram artık çökmüştür ve sadece para kazanmak için haftasonu mahalli güreşlere katılmakta, hafta içi de gündelik işlerde çalışmaktadır. vücudu artık bu spora dayanamayacak derecede yıpranmış olmasına rağmen, yüklü miktarda ilaç desteği alarak büyük bütçeli bir dövüşe katılır. sağ salim biten dövüş sonrası soyunma odasında kalp krizi geçirir, by pass ve ve doktor artık dövüşemeyeceğini söyler. hayatının tek amacından kopunca etrafına bakar ve neleri kaybettiğini görür. yeniden hayata tutunmaya çalışır. ve olaylar gelişir.

    izlerken the ram diye bir güreşcinin gerçekten de yaşadığını düşünüyor insan. sanki mickey rouke hiç var olmamış da the ram'miş kendisi yıllardır. tabi rouke'un başarılı oyunculuğunun yanında aranofsky'nin belgeselvari biz tarz kullanmış olmasının da bunda etkisi oldukça fazla.

    --- spoiler ---

    the ram güreş dışında neredeyse sadece cassiday(marisa tomei) ile görüşmektedir. ancak cassiday'in de sürekli tekrar ettiği gibi bu sadece iş ilişkisidir. the ram ona yaralarından bahseder bir ara, geçmişe dair bu izler bir bakıma, cassiday'nin üzerindeki dövmeleriyle ve benzer işleri ve geçmişleriyle örtüşmektedir. cassiday henüz taş gibi olsa da, yaptıkları işler dolayısıyla ikisi de vücutlarını bu yolda tüketmekte ve eskidiklerinde kendilerinden geriye birşey kalmamış/yacaktır.

    cassiday'den istediklerini duyamaz ve yıllardır ihmal ettiği kızıyla iletişime geçmeye çalışır. bunda biraz başarılı olur gibi olsa da kendi yaşam tarzı, bağlantılarını sonsuza dek koparır ve daha önce de neden böyle olduğunu da gösterir. kendisini hayata bağlayabilecek iki kadından da umduğunu bulamamıştır. bir erkek için olabileceklerin en kötüsüdür belki de.

    markete çalışmak için ilk girişinde asıl işindeki gibi bir hava yaratan yönetmen marketteki işinden ayrılırken de benzer bir çekimle yeniden the ram'i uyandırır. the ram, randy robinson olmayı kabullenememiş, kendisine yedirememiş ve kaldıramamıştır. şimdiye kadar var ettiği kişiden başkası olmak ölü birisi olmakdan farksızdır onun için.

    tam da bu noktada yönetmen izleyiciye beklediğini mi verecek diye bir düşünce sarar. olabildiğince abartısız şekilde the ram son dövüşüne hazırlanır. (son dövüş kısmında iran vs. amerika olması üzerine çeşitli şeyler söylenebilir.) dövüşün sonunda the ram rakibine son darbeyi vurmak için ringin yanındaki iplere çıkar, seyirciler coşmuştur. herzaman, belki de sonsuza kadar olmak istediği yerdedir the ram. ve ekran kararır... film bu şekilde bitmez herhalde diye düşünecekken bruce springsteen tıngırdatmaya başlar. ve gerisi bize kalır...

    --- spoiler ---

    ...ve bir de, randy'nin son olarak ringe çıktığı anda, fonda sweet child of mine çalmaya başlar ki, insanın ayağa kalkıp, "yürü be randy, işte bu be" diyesi gelir. en azından bana öyle oldu.

    http://kavanozdakiadam.blogspot.com/…-wrestler.html
  • gece gece mideme sağlam bir yumruk yemiş gibi hissetiren film.

    --- spoiler ---

    bir kaybeden hikayesini en azından sinemada kaybetmiş iki kişiye oynatmak kadar zeki bir şey olamazdı açıkçası. mickey rourke ve hep yanlış kast kurbanı olmuş marisa tomei. sonuç olarak da loser olmayı bilen iki kişinin loserlık üzerine yazdıkları bir oyunculuk destanı.

    her dakikası adamın içine işliyor, her geçen sahne biraz daha yaralıyor. öyle bir film ki o patates salatası isteyen teyzeyi öldürmek istiyorsunuz. öyle bir film ki the ram o sarışın bok kafalı kızı düdüklerken sinirden kuduruyorsunuz. öyle bir film ki kızı ile buluşmayı unuttuğunu anladığı dakika "hassiktir lan bugün cumartesi" diyorsunuz.

    --- spoiler ---

    çok başka olmuş. mutlaka seyredin.
  • amerikan güreşi her şeyden önce bir spor değil, gösteri. nihayetinde kurmaca; kazanan ya da kaybeden önemli değil, üzerine bahis oynanmaz. seyircinin görmek istediği o işkencenin ya da şiddetin metaforu diyebiliriz. bir nevi tiyatro oyunu ya da sinema gibi düşünülebilir. işte o yüzden de overacting bu güreşte şike'dir. (bu bağlamda mickey rourke muhteşem, artı 1) ayrıca bu güreşte inceden bir iyi kötü karikatürizasyonu da var, seyirciyi ateşleyen en önemli noktalardan birisi bu. (konuyla ilgili daha ilginç görüşler için (bkz: mythologies) ayrıca gösteri dünyasında (ve amerikan güreşinde) imaj çok önemli bir etken, buradan meyyali alınca mikinin saçlarına, ten rengine, kaslarına gösterdiği özen daha da anlamlı oluyor.

    tüm bunları topladığımızda bu güreşi istediğimiz her noktaya paralelliyebiliriz. politikayı ele alın; mickey rourke amerika'nın kendisidir desek biraz zorlama gözükebilir ama aksini iddia etmek için de sebep yok. (sondaki ayetullah karşılaşmasını ve seyircilerin usa tazahüratlarını hatırlayın) önceden ayarlanmış danışıklı dövüşler, cilalı ve gösterişli bir vücut, dövüşmekten başka bir şey bilmeyen bir kaybeden, artık mecalini yitiren bir karakter...

    hem güreşçi zaten gösteri dünyasında yıldızı sönmüş (başta miki) bir çok yıldızdan izler taşıyor. (bkz: rocky balboa) hatta (bkz: norma desmond) o yüzden de ne kadar çeşitli okumalara açık olabilecekse de the wrestler yeni bir şey anlatmıyor, senaryo bildiğimiz klişeler üzerinden gidiyor. az önce bahsettiğim okumalar da yüzeysel ve zorlama kalıyor çünkü yönetmen bu metaforların üzerine gitmek yerine klişelerle hafif geçmiş. bakla şu; aslında the wrestler çok iyi, başyapıt, taşyapıt bir film değil. iyi yönleri var malum, geliyorum yavaştan.

    eleştirmenler tarafından bu kadar övülüp beğenilmesini ise şöyle açıklayabilirim; biçim. darren aronofsky'nin en iyi olduğu mecra. didaktik, katharsise yönelik senaryolar hep çok satan işlerdir ama bunu aynı sıradanlıkla işlersen türünün milyonlarca örneğinden biri oluyorsun. ancak işte o formülü yeniden paketleyip farklılaştırabilirsen baş tacı olabiliyorsun, klişelerin önüne biçimle danteller ördüğün zaman tv'nin üzerine de toz gelmiyor. en son örneği (bkz: slumdog millionaire)

    aronofsky'nin o bildiğimiz klişe senaryolarının başarısını bu formalist tutuma bağlamak çok yanlış değil ki aynı şekilde the fountain'ın özgünlüğünün yine aynı nedenden tosladığını düşünmek de çok abes gelmiyor. yanisi aronofsky the fountain'dan sonra yine garantiye oynamış; muhteşem bir oyunculuk var, dramaturji ve mizansenle on ikiden vuruyor, ötesiyse pofuduk.
  • bazı insanlar yapmayı bildikleri başka bir şey olmadığı için, ellerindekiyle yetinip, mecburen de olsa hayata tutunur. zamanı geldiğinde köşelerine çekilip ölümü bekler. bazı insanlarsa bırakma zamanı gelse bile vazgeçmez. yapmayı bildikleri o şey, hayatlarının ta kendisi olmuştur. buna tutku deyip geçmek biraz hafif kalır. çünkü mecburiyetle birleşen bu tutku, bir pervanenin dönerek ateşe gitmesi gibidir. her seferinde daha da yanıp, acıya alışmadan ama acının tadını bilerek kabullenmektir.

    the wrestler, bu yanışın hikayesini anlatıyor. hem de seçebileceği en doğru oyuncuyla. aslında mickey rourke’un hayatı başlı başına bir film ve the wrestler’ın ram’inden geri kalmaz. söz konusu yanmaksa mickey rourke, düğün bayramla ateşe gidenlerden.

    bu filmdeki adamımız ram ise yaptığı iş ve görüntüsünün tam tersine, sakin ve iyi bir karakter. ringdeki (aslında sahnedeki demek daha doğru) ram ne kadar saldırgan ve galipse, günlük hayattaki randy o kadar uysal ve kaybeden. tabi biz onun gençliğini görmedik. ama yıllar ona bir şeyler öğretmiş gibi bir hali var. yorgun, mağlup, kayıp…

    the wrestler, başrol oyuncusunun da büyük katkısıyla eksiksiz ve beklentileri fazlasıyla karşılayacak bir film. getirilen en büyük eleştiri ise, ‘’sıradan ve daha önce defalarca söylenmiş bir şeyi anlatıyor, yeni bir şey yok’’. bana göre ise filmin en büyük başarısı bu. bir klişeyi, içinde hiçbir klişe barındırmadan bu kadar net anlatması, filmi unutulmazlar arasına koyuyor. sürprizsiz, tahmin edilebilir her adım, işlenişi ve oyunculuğu bakımından göz dolduruyor. ve sinema için, ‘’bana yeni bir şey söylesin yeter’’ diyenlerin değil, ‘’bana dilediğini söylesin ama yeter ki söyleyebilsin’’ diyenlerin tercih edeceği bir film.

    ram rolüyle, mickey rourke’un ‘’her batışımda dibi gördüm ama çıkarsam da fezadan el sallarım’’ der gibi şaşırtıp, rol kesmeden, öylece oynadığı bu film, birçoklarının içini cız ettirecek cinsten. benimki etti.
  • kameranın kullanışı ile yer yer lars von trieri hatırlattı. ama sadece bu değil; bu kadar sade bir öyküyle böyle derinimize inmeyi başarabildi. bir kız olarak başlarda "hayır, yaa, amerikan dövüşü mü izleyeceğiz, olamaz," desem de ilerledikçe hüznün, yalnızlığın, arayışın, konu ne olursa olsun cinsiyet ayırmadığını göstermiş oldu. evet, çok güzel bir film.

    --- spoiler ---
    kasap reyonuna girişte duyduğu hayali tezahuratlar kopardı, beni.

    --- spoiler ---