şükela:  tümü | bugün
  • ismet özel' in bernard lewis' in what went wrong başlıklı kitabı hakkında yazdığı makale.

    "the wrong is going on

    “teröristlerin new york ve washington’ a saldırdıkları 11 eylül 2001’ de bu kitabın yayın hazırlıkları baskı aşamasına ulaşmıştı. dolayısıyla kitabın ele aldıkları ne saldırıların hemen gerçekleşmesine nelerin yol açtığını, ne de gerçekleşen saldırıların hemen nelere yol açacağını kapsıyor. kitap yine de bu saldırılarla, neyin vuku bulduğunu ve neyin vuku bulacağını incelemek bakımından değil, öncesinde neler olduğunun tahkik edilişi bakımından, -saldırıların öncesinde yer alan ve bir ölçüde saldırıları ortaya çıkarın olayların, düşüncelerin ve tutumların oluşum sürelerinin ve kalıplarını genişliğince tahkik edilişi bakımından ilgilidir. b. l., princeton, n.j., ekim 15, 2001”
    okuduğunuz italik dizilmiş satırlar dünyaca ünlü ve türkiye’ ce ödüllendirilmiş bir akademisyenin, bernard lewis’ in son kitabı what went wrong (n.y., 2002, 180 sayfa) için (ingiliz dilindeki bu ibareyi aşağıda, cuma mektubu boyunca ters giden neydi? şeklinde nakledeceğim) yazdığı önsözün türkçe’ ye tarafımdan yapılmış tercümesinden ibarettir. acaba b. lewis çok yankı uyandıran kitabına böylesi bir önsöz iliştirme gayretkeşliği gösterdiğine pişman olmuş mudur? bilgi ve bilinç düzeyi yüksek olanların itibarı çoğalıyorsa, evet. kerametleri kendilerinden menkul akıl hocalarının hikmetinden sual olunmaması gerektiğini düşünenlerin “medyatik” ortamı baskınlığını artırıyorsa, hayır. saldırıların dünya ticaret örgütü’ ne değil de new york’ a, pentagon’ a değil de washington’ a yönelik olduğunu ifade etme dikkatinin gösterilmesi, ne kurnazca! müntehir saldırganların islâm iktidarı uğruna çaba harcayanlar olduğunun tespiti, ne vizyon!

    kitabı okurken bilgili, bitaraf bir kalemin açık kalple yazdıkları ile karşı karşıya olduğunuz izlenimini ediniyorsunuz. akademik yetkinliğini gözümüze sokmaktan pek hoşlanan bernard lewis sıra olguları yorumlamaya gelince hiç de çocuksu bir yaklaşıma rağbet edecek kıratta biri değil. o kadar değil ki islâm dünyasının siyasi karar alma bölgesinde yürürlüğe giren çocuksuluğun neleri kapsadığını pek âlâ bildiğini hissettiriyor ve hitap ettiklerinin çocuksuluğundan yararlanmaya en tabiî hakkı sayıyor. gel gelelim, b. lewis’ in kalem oynattığı alandaki konulara zihnini yoranlar bakımından ters giden neydi? kitabının hangi işlevi yerine getirdiği de çokça meraka değer sayılmaz. benzerlerine bolca rastlayabileceğimiz türden bir kitap bu. bernard lewis biz türklere şimdiye kadar bütün gayri-müslimlerin, şarkiyatçıların yaptığını yapıyor, yani kaşığıyla verip sapıyla gözümüzü çıkarıyor. daha da kötü: gözümüzün feda edilmesine ses çıkarmayalım diye bize ağız açtırıyor. islâm dünyasını kendi lehine bir sonuç vermeyeceğini fark ettirmeden bir kültürel seferberliğin içine itmek mümkün müdür? yazarın meşguliyet alanına giren esas soru budur. belki bu esas soru şöyle ifade edilse daha iyi olur: nasıl yapar da islâm dünyasına kendi felâketlerini finanse ettirebiliriz?

    neden batılı olan ve olmayan bazı başkalarına değil de islâm dünyasına? çünkü zaman pasifik kaplanlarının yırtıcı vasfından söz edilecek zaman değil. geçen asrın doğu imajına damgasını vuran japon efsanesi tıngırdıyor. onun yerine çin’ i geçirmeye çalışanlar şimdiye kadar hiçbir ikna edici delil ortaya koyamadı. birleştiği günlerde yeniden ayağa kalkacağı sanılan almanya’ nın o yılda haddi bildirildi. bugün mark başta olmak üzere birçok avrupa devletinin parası geçmez paradır. öncüsü olmayan bir avrupa birliği doğdu. avrupa kendine gaz veremez halde. suyun öte yakasında ise bir siyasî teşkilât vasfıyla abd’ nin elinde 11 eylül 2001 saldırısına müstahak olmaktan başka bir üstünlük kalmadı. küreselleşme adı verilen ekonomik dalga yerküre üzerindeki köhne, hantal ve yetersiz politik örgütlenme biçiminin yerine geçecek hiçbir şey önermiyor.

    dolayısıyla dünya sistemi islâm’ ı bahane ederek kendi varlık sebebine uygun ve varoluş şartlarına parlaklık sağlayacak bir hasım bulamasa bile, gayesine hizmet edecek bir husumet alanı oluşturma denemesindedir. ters giden neydi? kitabı bu deneyin en elverişli ortamda gerçekleşmesi niyetiyle yazıldı denirse isabetli bir tespit dile getirilmiş olur. gün gelip de islâm’ ın kendi ayakları üstünde duracak hale gelmesini önlemek için birilerinin islâm’ ın çoktan idze geldiğini ifade etmesi lâzımdı. islâm’ ın bir zamanlar sahip olduğu ihtişamı dile getirmezseniz onun şimdi zeval bulduğu fikrine kimseyi inandıramazsınız. halbuki bu önermelerden ne biri, ne öteki de akla uygun ve gerçeği yansıtan açıklamalar içeriyor: avrupa’ da doğan medeniyetin o medeniyetin doğmasına imkân veren ölçüleri uyarınca ne muhteşem islâm, ne de zavallı islâm betimlemesi doğrudur.

    bernard lewis’ in kitabı bir zamanlar üstün olan müslümanları artık düşkünlük alâmetleri gösterdiklerini vurgulamak için yazılmış. vurgunun bugün için hiçbir yenlik taşıdığı iddia edilemez. romantiklerden bu yana birçok benzer vurguyla karşılaşıldı. genel olarak dünya müslümanlarının ama bilhassa biz türklerin çoktan beri yuttuğu zoka “biz bir zamanlar neymişiz!” cümlesiye renklendirilmiş, tatlandırılmıştır. xxi. asırda yeni olan islâm’ ın düşkünlüğünün an be an gerek müslimler ve gayri-müslimlerce tescilinin gerekli ve elzem sayılışıdır. islâm âleminde batılaşma hareketleri “şunları yaparsanız avrupalı gibi güçlü olursunuz.” diyenlerin sözlerine kulak asanların müdahalesiyle başladı. o günlerden itibaren devlete el koyanların kendi aralarında avrupalı gibi güçlü olabilmek için şöyle mi, yoksa böyle mi yapılması gerektiği üzerinde münakaşa çıktı. devlete el koyanlar öncelikle eski satvetlerine, eski savletlerine tekrar nasıl kavuşacaklarının çaresine baktılar. buna bir türlü politik, sosyal, ekonomik açıdan bir çare bulunamadı. ne yapılırsa yapılsın diyar-ı küfrün “kâşane” islâm beldelerinin “virane” olduğuna inananların beklentilerine cevap sağlayamadılar. o zaman “medeniyet” yolun sath-ı mayiline duhul olundu ve böylelikle batılaşma hareketlerinin gayesi dünyadaki güçlülerin çizdiği yeni hayat çerçevesine kültür kökleri islâm’ a dayananların da sığabileceğini ispata matuf kılındı. şark meselesini halle koyulmuş bulunan dünyadaki güçlülerin türklerin ispata yarar bütün delillerini cerh etmeleri üzerine türkler için hedef tarihten silinmek ve oldu ve bunu göstermenin yolu sevr’ in değil lozan’ ın yürürlükte kalmasından geçti.

    hıristiyan dünyasıyla islâm dünyasını arasında bir siyasi rekabetin vuku bulduğu söylemi bir soyutlamadır. din anlayışındaki farklılığın siyasi çatışmaya yol açması söz konusu olduğunda ortodokslukla katolikliğin, katoliklikle protestanlığın yekdiğerine ne ölçüde hayat sahası tanıdığı, her bir sektin yahudilik karşısındaki tutumu hatırlanırsa modern dünyanın oluşumda islâm dünyasının bütün hıristiyan mezheplere hangi malzemeleri temin ettiği fark edilebilir. yani hıristiyanların ters giden neydi? kitabında yansıtılmak istendiği gibi müslümanların elinden politik, sosyal, ekonomi üstünlüğü kaptığı doğru değildir süreç içinde doğruluğundan şüphe edilmeyecek bir şey varsa o da müslümanların kendilerine olan güvenlerinin kaybolduğudur. kendilerine güvenmeyenler kendilerine eziyet etmekten çekinmediler. güven kaybını ancak uğranılan ahlâki zaafla ve bununla sıkıca irtibatlı olan itikat zaafıyla açıklayabiliyoruz. türkiye’ de kolonyalist adını taşıyanlara rastlanılmadı. öyle denilmesi gerekenleri “reformist” diye çağırıyorlardı. islâm âlemi bir çatışmaya katışıp hıristiyan gücü karşısında hiçbir zaman gerilemedi. islâm’ ı terk edenler namuslarını gayri-müslim ellere emanet etti, hepsi bu. bilimsel (veya ilmî) üstünlük için de benzer şeyler söylenebilir. zihni meşgalelerin hangi seviyede bulunduğunu anlamak bir seviye meselesidir ve bilenlerin kimin nerede durduğunu da gayet iyi bilirler. yine de gayet iyi bilinen şeyler söylenmez. sadece ortaya bütün gücü çözümsüzlüğünde yatan meseleler atılır.

    islâm âleminin şaşaasını yitirmesine neyin yol açtığını ve hıristiyan güç karşısında niçin aciz kaldığını sormak –bernard lewis’ in yaptığı bu- abestir. sorunun cevabının kolayca bulunabilmesi yüzünden değil. –bernard lewis’ in pek kolayca buldukları pek kolayca ciddiyet sınırlarından ötelere aşırtılabilir-; tarihin kaydettiği modernleşme sürecinin böyle bir soruya ilişkin olmayışı yüzünden. merak değer soru şu olsa gerek: “bütün dünyayı hakimiyetleri altına almış bulunan avrupalı güçler nasıl olmuş da türkleri avrupa’ dan atmak için 1913 yılını beklemek zorunda kalmışlar ve türklerin asya topraklarını paylaşmaya ancak büyük savaş ertesinde cesaret edebilmişlerdir?” böyle bir soru türkleri olduğu kadar bütün dünyayı ve dünya içinde bilhassa israil’ i alâkadar ediyor. islâm âleminin gücünü niçin koruyamadığını öğrenmek istiyormuşçasına dikkatleri ters giden neydi? sorusuna çevirmek medeniyetin, modernleşmenin ve nihayet kapitalizmin sorguya çekilmesine engel olma çabasının bir parçasıdır. on çocuğuna on yumurta haşlayıp kendine hiç yumurta kalmadığını söyleyerek acındır siyaseti güden ve her çocuktan kaptığı yarım yumurtayla yediği yumurta sayısını beşe çıkarmayı bilen annenin kurnazlığı bu. kurnazlık etmeyi becerebilen elinden geleni ardına koymasın. peki, bernard lewis’ in kitabını tehditkâr bir üslupla bitirişine ne demeli? eğer orta doğu halkları şimdi yürüdükleri yolu takip ederek intihar saldırılarında bulunmaya devam ederlerse bu iş onların dünyada şimdi hükmünü yürüten veya dünyanın yeni belirecek herhangi bir büyük gücü tarafından yeni ve ağır bir boyunduruk altına alınmalarıyla bitecekmiş. eğer orta doğu halkları birileri tarafından kurban edildikleri fikrini terk ederler iseymiş – nasıl bir uzlaşma önerisi olduğuna varın siz karar verin- bu bölgede yaşayanlar antik ve orta çağlardaki yüksek refahına, medeni vasıflarına kavuşabilirlermiş.

    medeniyeti, modernliği ve bu ikisinin cesamet kazanmasını sağlayıcı iskeleti temin eden kapitalizmi sorgulamaktan geri durdunuz mu avrupa medeniyetini iktidar kılan bütün oldubittilerin esiriniz demektir. kabullendiğiniz esaret geleceğiniz karartacaktır. bir zamanlar müslümanlar muhteşemdi, aynı ihtişama tekrar kavuşabilirler demek şimdiye kadar insanları islâmiyet’ in kapitalizme payandalık etmesinin yollarını aramaya sevk etmiştir ve şimdiden sonra durumun kötüden beter gitmesine sebep olacaktır. bir şey ters gidip de islâm iktidarını hıristiyanlığa kaptırmış değildir. modern zamanlar boyunca islâmiyet’ in ve dolayısıyla tarihin bir cilvesi olarak türklerin karşısında ibranî-hıristiyan/gerekoromen bir medeniyet yer aldı. kan dolaşımını kapitalizmin sağladığı bu medeniyet “öteki” olarak boyunduruk altına alamadığı türk’ ü gördü. tarihî tablonun başka bir biçimde aksettirmesi mümkün olamamıştı. zira avrupalıyı avrupa’ ya tıkan türk’ ten başkası eğildi. tıkışanların ferahlık bulduğu alanı nelerden sonra kapitalizm diye adlandırdık. türkiye bugün bile dünya sistemi’ nin yapı taşlarından veya tuğlalarından biri haline gelmemiştir.

    neyin ters gittiği abes bir sorudur. dikkatleri roma imparatorluğu yıkıldıktan sonra avrupa’ da ortaya çıkan ve augustinus’ u bir “de civitate dei” yazmak zorunda bırakan, icat ettiği banknotlarla, banknotun icat ettiği her şeyle dünyayı ifsat eden tersliğin devam ettiğine çekmelidir. ibrani-hıristiyan-grekoromen medeniyet bir sapıklık olmak özelliğinden ne zaman uzaklaştı? modernlik insanlığın sahipsiz kaldığı fikrine sebep olmaktan ne zaman çıktı? kapitalizm neyiyle hayırhah olduğunu gösterebildi? terslik dünya ölçüsünde devam ediyor. sovyetler birliği tarih sahnesinden yok olurken beraberinde tarihi de götürmedi. “kızıl” tehlikenin yerine “yeşil” tehlike yerleştirilemedi. çünkü islâmiyet yerküre üzerinde varlığını temelleri italyan site devletleri tarafından atılan yanlışlığın bir türevi olmaya borçlu değil. ihtişam ve iktidar vaat ederek rusları komünist, italyanları faşist, almanları nasyonal sosyalist, ispanyolları frankocu yapabilirsiniz. çünkü avrupa toplumlarının hepsi “son tahlilde” çatışmanın emek-sermaye arasında geçtiğini izah eden bir delille bir yerden bir yere sevk edilebilir. terslik devam ediyor. müslümanların yoğunca yaşadıkları ülkeler bu terslikten paylarını alıyor. yine de müslüman toplumları emek-sermaye çatışmasına bağlı tezlerle sevk etmenin kolay olduğu söylenemez. müslüman toplumlar küfrün karşısına imanı koyma derecesini tutturabilmişler midir? bu soruya hiç kimse nazari bir cevap yetiştirmeye kalkışmasın. esas mesela müslümanları yoğunca yaşadığı ülkelerde kimin kâfir, kimin mümin olduğuna dair hassasiyetin korunup korunmadığı meselesidir. hassasiyetin alay konusu edildiği her ortamdan islâm süratle uzaklaşır."

    ismet özel, cuma mektupları 8, şûle yayınları, ekim 2002, istanbul, s.21-27