şükela:  tümü | bugün
  • yazarı horace mccoy'un pek de şaşılası olmayan ilerigörüşlülüğüne, filmi izlettirdiğim sınıfta şahsen tanıklık olduğum bir sydney pollack filmi. 80 sonrası doğmak gibi, kanımca, bir şanssızlığa sahip gençler, dans aralarında yapılan ve ayakta kalanların yarışmaya devam edebildiği dolap beygiri koşusu sırasında düşenlere ve onlara basıp ilerlemeye çalışan survivorlara bakıp kahkahalarla gülmüşlerdi. düşen insanlara gülmek insani (!) bir tepkidir derler ama böylesi trajik bir sahnede, dokun bana veya göster marifetini (adı öyle miydi sahi, aile babalarının üç otuz para için eşlerinin, çocuklarının ve milyonlarca insanın gözü önünde rezil rüsva oldukları yarışmanın?) gibi insanlık dışı yarışmalarla büyümüş ve başkalarının trajedilerini komedi filmi gibi izlemeyi kanıksamış gençlerin bu tepkileri bana çok daha trajik gelmişti. neyse, bir de spoiler verelim de, üstüne tüy dikelim (bkz: üstüne tüy dikmek)

    --- spoiler ---
    bacağı kırılan atların vurulması, atların acı çekmesini önlemek gibi kulağa insanî gelen bir nedenden değil, atlardaki kırık kemiklerin çok zor iyileşmesinden kaynaklanmaktadır. diğer bir değişle, bacağı kırılan at, kapitalist terminolojiyle açıklamaya çalışırsak, üretim zincirindeki faydalı rolünden çıkarak işe yaramaz hale gelecek, sahibine maddi külfet olacaktır. kapitalizmin kuramcılarından biri (yanılmıyorsam adam smith idi), "bir adamın boş oturmasındansa, o adama işe yaramayan çukurlar açtırıp sonra kapattırarak para vermek, ekonomik düzenin geleceği açısından daha karlıdır" demiş zamanında. benzer bir şekilde, filmin sonunda, içinde bulundukları durumun altında yatan asıl nedene uyanan jane fonda, daha fazla acı çekmemek için değil, insanlığını yitirdiği ve bu durumun farkında olarak yaşayamayacağı için kendini vurdurtur michael sarrazin'e.
    --- spoiler ---

    arz ederim.
  • konusu, ekonomik kriz doneminde amerikada gecer. kapitalizmin vahsi pencesindeki insanlarin hayatta kalmak ugruna ne derece caresiz kalabileceklerini gosteren bir filmdir. filmde bir yarismaya katilan insanlar, yorulup da elenene kadar dansetmektedirler. bu insanlik disi yarismada, seyircilerin muthis keyif almalari, eski yunan'da gladyatorlerin birbirini oldurmelerini veya ortacag avrupasinda yakilan, idam edilen insanlari halkin zevkle izlemesini hatirlatir bize.

    peki bu filmin konusu neden bize gayet normal ve sira-ici gelmektedir? (bkz: dokun bana) ve bakiniz adini bilmedigim, bilmek de istemedigim o dans yarismasi..
  • bir oturuşta bitirebilecek kadar leziz, üzerine saatlerce düşünülebilek kadar etkileyici bir horace mccoy romanı. gelinim olur musun?, kaynanamı siker misin?, kayınbiraderimin doğan görünümlü şahin'inine tüp taktırır mısın?, biri bizi özetliyor gibi çaresizlik yarışmalarının vatanı amerika'da tüm bu manzaranın doğuş yılları olan 1930 ekonomik buhranında geçen roman, amerika'nın ilk varoluşçu romanı kabul edilir. dayanıklılığa dayanan bir dans yarışmasına katılan çiftin erkek olanının gözünden anlatılan hikayenin bir yerinde kahramanımızın tesadüfen açılan kapısından denizi görmesi ve uzun uzun bakması ve bu olay üstüne düşündükleri varoluşçuluğun görkemli bir tanımı gibidir. turgut uyar'ın kıyıdaki elmaya bir ses şiirindeki "hatırla denize hiç bakmadık, çünkü kıyısındaydık" dizesi ya da mfö'nün unutulmaz şarkısındaki "deniz masmavidir ne güzel, ama insanlar görmez bazen" sözlerindeki duygudur bu. olmak veya olmamak meselesidir mccoy'a göre hayat ya da can yücel türkçesiyle ifade etmek gerekirse; "bir ihtimal daha var o da ölmek mi dersin?" kahramanlarımız hangi ihtimal üzerinde nasıl karar kılacaktır? işte romanın en vurucu tarafı da bu; kesinlikle çok sağlam bir kitap.
    edit: romanın yalınlığa övgü ekolünün ağır toplarından biri olduğunu da belirtmeden geçmemek gerek.
  • kitabinda hadise nasil gerçeklesiyor, okumadigim için bilemiyorum ama, filmde belki de yönetmenin özel olarak üzerinde fazla durmadigi bir nokta var; esas oglanin günes isigina saplanti derecesinde meraki. ayni insanin, yarismanin üzerinde biraktigi yikici etkiden sonra, bu merakindan uzun süre mahrum birakacak bir eylem yapiyor olmasi, sistemin dis(li)leri arasinda ezilen bireyi, birey yapan niteliklerinin yokolacagi seklinde yorumlanabilir, yorumlanmayadabilir. kesin olan birsey varsa, o da bu filmde olup bitenlerden olumlu bir yorum çikmayacagidir, bosuna kasmayalim. hatta bu filmi izlemeyelim olsun bitsin, biz olmusuz at hatta essek, topallayip duruyoruz, vuranimiz yok.
  • psikoloji grafiğinde gittikçe azalan bir eğriye sebep olan film..

    --- spoiler ---
    policeman: why'd you do it, kid?
    robert: because she asked me to.
    policeman: obliging bastard. is that the only reason you got, kid?
    robert: they shoot horses, don't they?
    --- spoiler ---
  • ekonomik çöküntülerine çözümler arayan insanların şanslarını kapitalizmin vahşiliği dayatımış bir dans pistinde onu bunu ezerek aradıklarını gayet somut somut karşımıza diken bir film bu.

    dans pistinde başlayan bu vahşi yarış kazananın "tek" olduğunu söylediğinde; yarışı kaybedenlerin "aslında" vurulacağından ve daha sonra vurulacak yeni atların bulunacağından bahsediyordu. ölümün olduğu yerlerde de parlak hikayeler sunulmuyor maalesef bizlere. bu da öyle, mat bir hikaye. gerçekçiliği sebebiyle, gözleri kamaştırdığı falan yok. çekici gelmiyor. keyifle izlenmiyor.

    insan şaşırmadan da edemiyor; "ben bu dans pistinde olan biteni bunca keyifsizlikle izliyorken, o dans pistinin etrafında konuşlanmış insanlar nasıl zevk alabiliyorlardı bu ölüm kalım meselesinden? nasıl da coşkuyla alkışlıyorlardı değil mi? kendilerinden geçip bozuk paraları yığıyorlardı ara sıra dans pistinde zorlukla ayakta durmaya çalışan hamile bir kadının önüne. nasıl yabancılaşıyor insan bir diğerine, bir dans pistinde dirsekler geçirirken diğerlerinin önüne geçmek içim? nasıl yabanileşiyor bu kadar, insanlığını bir köşeye atıveriyor açlıkla yoğrulunca? nasıl bu kadar vahşi olabiliyor? yoksa biz "hala" aynı dans pistinde mi dans ediyoruz? ölümüne.."

    ayrıca jane fonda hep o yıllarda, o yaşlarda, o kadın olarak kalmalıymış. ne kadınmış be!
  • son zamanlarda izlediğim en iyi amerikan hicivlerindendi.
    --- spoiler ---
    filmde yer yer gördüğümüz flash backlerin filmin sonunda flash forward olduğunu öğreniyoruz.
    çiftimizin yarışmadan kopmalarıyla beraber ikisi için de hayat öylesine anlamsız ve boş bir hale gelmiştir ki birisi ölmek istiyecek diğeri ise gözünü kırpmadan birini öldürebilecek hale gelir.michael sarrazin'in cümlesi o zaman tam içimizde bir yerlere oturuyor işte: they shoot horses, don't they?

    --- spoiler ---
  • "belki de bu dünya rol dağıtım bürosundan farksız. daha biz başvurmadan listeleri doldurmuşlar." diyerek, hayatı; kestirmeden, bodozlama anlatmak.

    filmi ilk izlediğimde lise yıllarıydı. şimdi; neydi o zamanlar hayattan beklediklerim, hatırlayamadığım kadar uzun yıllar önce, bilmiyorum. o gün beynime filmi kazımıştim, bir gün yeniden seyredeceğime söz vermiştim, kendime. ama bir türlü yapamadım. aklıma geldikçe erteledim. zamanı gelmemişti.

    bu gün o gündü. filmi izlediğim zamanlardaki beni, hayallerimi, umutlarımı düşünüyorum da...; bütün bir hayatın o dans pistinin üstünde geçtiğini anlıyorum; güçlü olduğumda sefillere acıdığımı, sefilleştiğimde güçlülerden nefret ettiğimi, yürüdüğüm yollarda ayaklarımın altında kalan çimenleri ezdiğimi, boyumu geçen ağaçların altında eğildiğimi...
    güneşi yakalayacağına inanmasa insan hayata dayanabilir mi acaba?

    hayat; vurulan atlar kadar, onları vuranlar ve pisti terkedenlerin yerini alanlarla devam ediyor. hep edecek.
  • 1969 yapımı filmi sydney pollack yönetmiş ve başrolde jane fonda var. 1930'larda great depression döneminde 1500$ ödülü kazanmak için girilen bir dans yarışmasını anlatan film, içinde en iyi kadın oyuncu ve en iyi yönetmenin de olduğu bir sürü dalda oscara aday olmuş ama sadece yardımcı kadın oyuncu oskarını almış.
    izlerken yüksek enerjinin içinde bozulan sinirler filmin sonlarında artık insanı ruhsal çöküşe doğru götürüyor. daha sonraları fantastik- bilim kurgu filmlerinde daha çok alışık hale geleceğimiz halkın başkalarının sefaletinden eğlence çıkarıp, galeyana gelmesi olgusu tamamen günlük hayata sokulduğunda çok etkili bir film olmuştu.. ama bugün geriye filme bakınca ve demek bir bildikleri varmış diyor insan..
  • bunun türkiye'ye izdüşümü, ekonomik kriz ile pençeleşen halkı bi sikindirik araba uğruna rezil kepaze etmek için düzenlenmiş dokun bana adlı yarışmadır...