şükela:  tümü | bugün
  • hentsch'in tarih anlatısının herhalde ilk önkabulü şudur: düşsel olanla gerçeklik (mitos-gerçeklik: düşsel-tarihsel diye bir tanımlaması da vardır zâtın) çoğu zaman iç içe girmiştir. hayali doğu isimli kitapta batılıların doğululara yönelik hakirâne tutumundan bahseder ama aslında batılıların düşsel olanla gerçekliği karıştırdığını belirtir. aşırı bir yorum ve anakronizme varacak bir teşbihle: preboudrillardca bir tutumdur bu.
    belli bir kimliğe aidiyet duyanların diğer kimliğe mensup olanlara üstten bakarak kendi kimliklerinin sınırlarını çizebileceğini, varlıklarını inşa edebileceğini söyler zat. ki, makalesini de "ötekinin inkârı sonuçta kendi kendini reddedişinin yansımasından başka bir şey değildir" cümlesiyle bitirir. velhasıl, uzun zamandır okuduğum en iyi makalelerden biri bir üniversitenin bölümünün * 75. yılına özel çıkardığı kitabın içinden kendini bana göstermiştir.

    hentsch'in yukarıda zikredilen kitapta mevcut olan tebliğinden alıntılar paylaşacağım. bu makale ki bir batılının (müellifin kendi tanımı) gözünden öteki olan doğuya, öteki olamayacak kadar aciz, korkunç, barbar osmanlı'ya dair mitos-gerçeklik kırması algılarının sebep sonucunu anlatıyor. bunu da braudel'in akdeniz'i "doğu ile batıyı bölen değişmez sınır" olarak görmesi ile gustave edmund von grunebaum'in (ve pek çok şarkiyatçının) doğuyu, değil şu anki müreffeh ve "aydınlanma" kutsiyetine ulaşabilmede köprü olarak, ara bir basamak olarak görmek, doğudan ve islamdan öğrendikleri ilmin kendisini alıp yaratıcısını inkar etmeye (ki burada yaratıcı antikiteyle yer değiştirir) varan bir hodbinliğin ve nankörlüğün eleştirisiyle yapıyor. hayali doğu isimli kitabı da zaten bu tebliğin daha kapsamlı hâli gibidir gözümde.

    makaleden alıntıları uzun tutacağım, çünkü müellif hakkında yazılmış bir şeyler yok. kendi bağlamına sahip olsa da fragmanlar şeklinde de okunabilecek alıntılardır bana göre. gustave edmund von grunebaum hakkındaki alıntıları da grunebaum'un başlığında bulabilirsiniz:

    "bununla birlikte mitoloji ve tarih arasındaki ayrım (her ne kadar birincisi, ikincisini beslemeye katkıda bulunuyorsa da) dikkate değerdir, çünkü gerçekliğin kimi zaman çok karmaşık bir noktada karşılaşan bu iki düzeyinin her biri değişik içermelere sahiptir. bu ayrımdan vazgeçmek, karışıklığa ve öznelliğe açık kapı bırakmaktır, sınırın işlevi ve ötede, sınırın ötesinde olanla, yani ötekiyle olan (ya da olduğunu sandığımız, ya da inkar ettiğimiz vs.) ilişkilerin doğası konularında kendini bütün açıklık umutlarından vazgeçirmektir. batı'nın doğu'ya bakışının incelenmesi, bu karışıklıktan doğan bütün zararları kesin olarak açıklar: gerçeklik mitostan ayırdedilmediğinde, öteki hakkındaki "kavrayış"ın derin anlamını kavramak olanaksızlaşır."

    "... doğu ile batı arasındaki bu kültürel karşıtlık, -en azından biz batılılar için- bu karşıtlığa neden olan moderniteden itibaren anlamlıdır. bunun en iyi kanıtı, antik yunan'ı ve iskender imparatorluğunu düşündüğümüzde doğu/batı sınırının, aklımızda bu imparatorluğun doğu'ya doğru bittiği -batı'ya doğru başladığı değil yerde bulunmasıdır. roma imparatorluğu'na g~lince; bu imparatorluğu, sayesinde akdeniz'in politik birliğinin nihayet gerçekleştiği ve yine sayesinde iç denizin bir daha hiç kaybetmeyeceği adını bulduğu tarihsel güç olarak kabul ediyoruz."

    "yüzyıllar sonra, bu paylaşma çizgisinin, osmanlı împaratorluğu'nun batı'daki sınırını oluşturması salt rastlantı -tarihsel rastlantı- mıdır? türkler bir çok bakımdan bizans'ın mirasçıları değiller mi? makedonya sınırının roma egemenliğinde, sonra da osmanlılarla yeniden ortaya çıkışı belki de, antikite’de daha sonra orta çağ’da da yunanlılar ile latinler arasındaki kültürel duvarın bizim genellikle kabul etmeye hazır olduğumuzdan daha derin olduğuna işaret ediyor. kuşku yok ki, akdeniz'deki (ancak dört yüzyıl süren) roma birliği askeri ve ekonomik açıdan bu denli güçlü olmasına rağmen (yine de önemli çalkantılarla), (düşünmekten hoşlandığımız ölçüde benzer bir kültürel etki bırakmamıştır. bu tarihsel gerçekliğin gösterdiği gibi, roma egemenliği sonuçlarına oranla aşın büyütülmüş bir mitos yaratmıştır."

    "bu kıyılarda arap istilaları ile, romalılar'ın el koyuşlarının yarattığı olguya ters olan bir olgu ortaya çıkar: arap imparatorluğunun siyasi birliği ne kadar kısaysa (bir yüzyıl) bu birliğin ardında bıraktığı kültürel izler o kadar sürekli ve derin olmuştur. bugüne kadar, bu izler kendinden sonra gelen bütün istila ve sömürgeciliğe direnmiştir -zaten batı'da bizim canımızı hâlâ sıkan da budur: batı değerlerine karşı olan bu direnç. batılı tarih el kitaplarının en azından çok yakın bir zamana kadar, arap istilalarını bir felaket olarak göstermesini bu direnç açıklıyor..."

    "bununla birlikte henri pirenne karakterinde bir tarihçi bile kendini, kuzey afrika araplarının karolenjler'in başlıca düşmanı olduğunu kanıtlamaya adamıştır. pirenne’in bütün çabalan, arap istilalarının, akdeniz birliği için roma'nın sürekliliği içinde yer alan cermen istilalarından daha korkunç olduğunu göstermeyi amaçlar. müslüman baskısı, tersine bu sürekliliği bozar ve batı hıristiyanlığını bizans'dan koparır. iyice belirtelim, önceki çalışmalarında aynı pirenne, bütün yeteneğini 16. yüzyıl dönemecinde avrupa ile asya arasındaki ticareti engelleyen osmanlı gücünün yükselişinin yıkıcı sonuçlarını tasvir etmekte ortaya koymuştu. bugün bu tez hakkında ne düşünmek gerektiğini 1* (özellikle braudel sayesinde) biliyoruz: haksız, akla yatkın olmayan bir tezdir. buna rağmen arap-müslüman engeli fikri batı’da \ bugün bile oldukça geçerli hatta egemen görüştür. burada yine düşsel olan bir gerçeklikten elde edilebilecek yalın değerlendirmeye -söylenebilecek en hafif biçimiyle- taşar böylelikle yorum elbette tartışmaya her zaman açık kalacaktır."

    "... hıristiyanlarla müslümanlar arasındaki karşıtlık elbette asılsız değildir, ancak incelendiğinde ne kendisine çoğu kez mal edildiği kadar belirgin, ne de mutlak olmadığı görülecektir. öbürleri gibi bir çatlaktan başka bir şey değildir ve zorunlu olarak en önemlisi de değildir. eğer katolik kilisesinin islamiyet'i bir sapkınlık (hérése) olarak gösteren aşağılayıcı tutumu, halk efsanesi düzeyinde yüzyıllar boyu muhtemel en kalıcı tavır olmuşsa, bu bir yandan bu cahil efsanenin hıristiyanlığın islamiyet hakkındaki görüşünün ancak en alt katma varabilmiş olmasında ve diğer yandan sömürge döneminin en olumsuz basmakalıp yargılarının daha sonraları doğal olarak bu en alt basamakta beslenmiş olmasındandır. sömürge çağının hor görüşü bize, orta çağ'da kilisenin islamiyet'i mahkum edişinin titizlikle, müslüman inancının uygulamasından çok temel ilkeleriyle (kur'an ve habercisi) yetindiğini unutturmuştur."

    "gerçekte kuzey batı'nın kaba şövalyelerini bizans sarayının inceliklerinden ayıran
    kültürel çatlak, bizanslıları müslüman komşularından ayırandan daha derindir."

    "islam'ın yükselişi, akdeniz'in ve onu çevreleyen halkların, kuzey-batı ve ona göre yer almış, ondan pek çok şey öğrenmiş ve kendini onun arasında bulan (özellikle de onunla savaşarak) cermeno-latin hıristiyanlık da dahil olmak üzere kaderini büyük ölçütte değiştirmeye katkıda bulunan dünya çapında önemli bir olayı meydana getirir. bu söylendikte, hiç bir şey rönesans'a kadar islamiyet'in, hıristiyan avrupa'da bütün olarak aşılmaz bir engel, üstün ve yenilmez düşman, genel ve temel bir kültürel başkalık olarak anlaşıldığım göstermez. doğu ile batı arasındaki bu kültürel sınırın kesinliği, daha sonraları, rönesans'tan sonra kafalarımızda ortaya çıkar, bu kesinlik modernitenin, daha kesin bir deyişle modem dünya görüşümüzün bir ürünüdür."

    "osmanlı imparatorluğu ile diğer avrupa devletleri arasındaki braudel tarafından kaydedilen sınır daha sonra doğu/batı ayrımı olarak ifade edilecek olan kültürel ayrıma henüz uygunluk göstermemektedir. braudel'in kendisi de bunu bolca gösterir: özellikle akdeniz çevresi ne kadar çeşitliliğe ve ne kadar ortak çizgilere sahne olduğu gibi; aynı zamanda avrupa'da siyasi oyunlara katılan, habsbourglara ve ıspanya'ya karşı olan çekişmesinde fransa'nın çok dindar, hıristiyan kralının ittifakını aradığı osmanlı imparatorluğuna duyulan hayranlığa da sahnedir."

    "çünkü rönesans'ı (modernitenin temelleri üzerine olabilecek bütün tartışmadan bağımsız olarak) tartışmasız olarak belirleyen öncelikle kendi kendini ötekilerden ayırması ve böyle yaparak hiyerarşik olarak düzenlenmiş bir tarih görüşüne kendini yerleştirmesidir. hâlâ kurtulamadığımız saçma dönemlendirmeyi (périodisation) yaratan da rönesans'tır eski çağ, orta çağ, yeni i çağ. gerçekte, alışkanlıkla hâlâ orta çağ olarak adlandınlan bu j geniş alanı, avrupa'nın roma ve yunan klasiklerini yeniden canlandırarak su yüzüne çıktığı karanlık bir geçiş dönemi olarak değerlendirmeyi bugün bıraktığımıza göre (dönemlere ayırma, dönemlendirme) saçmadır. oysa bu dönemlendirme, batı'nın akdeniz tarihi üzerine geliştireceği görüş için sonuç bakımından daha ağırdır: dolaylı olarak ifade ettiği roma birliğine olan özlemin dışında (iyinin ve güzelin kaynağı antikitedir) bir de orta çağ'ın geniş parantezi içinde islamiyet'in çok değerli katkısını gizler. acem, greko-bizans ve arap kültürlerinden gerçekleştirdiği sentezle çok,çabuk bir çeşit klasisizme ulaşan islamiyet için, orta çağ kavramı (bu dönemi yoğun bir gelişme olarak belirlendiğinde), tümüyle saçmadır. gelişme içindeki bu kavram, iki buçuk yüzyıl sonra hegel'in weltgeschichte [dünya tarihi]'sinde açıkça belirtilecek olan islamiyet'in bir kenara bırakılmasını içermektedir. antikite ile yenilendiği ileri sürülerek ve orta çağ unutulmaya çalışılarak rönesans'ın az çok bilinçli olarak yok etmeye çalıştığı, arap-müslüman kökenli bilginin katkısıdır."

    "gerçekte, genel olarak batı'ya karşıt sosyo-kültürel bir varlığı belirtmek için, ancak 17. yüzyılın ikinci yarısında. doğu kavramı açıkça su yüzüne çıkar. bu andan başlayarak ve gittikçe yükselen biçimde, doğu her şeyden önce öteki, başkası haline gelir ve sınır avrupa'da temel anlamını kazanır. bilimin ve ilerlemenin ülkesi olarak belirlenen bir batı ile karşılaştığı zamandan itibaren geçmişte donmuş olan doğu, sayesinde avrupa'nın evrimi ve yenilenmesi içinde doğrulandığı durağanlığın örneği hali-ne gelir. buradan yavaş yavaş, doğu negatif kutuba, avrupa'nın olumluluğunu (positivite) ya da en azından tutkularının olumluluğunu doğrulayabileceği karşıtlığa dönüşecektir."

    sonrasında konuyla alakalı olarak grunebaum'un tezi üzerinden değerlendirmeler mevcut. bağlamdan kopmamak için buradan devam edilebilir: bip bip

    "kendininkini anlamak için başka kültürleri kullanmaya olan eğilim [sınırın olumluluğu olarak adlandırılabilecek olan şey] bir başka kültürün belli bir değere sahip olan bir varlık olarak tanınmasından açık olarak ayn tutulmalıdır."

    "bununla birlikte bu önemli küçümsemenin biraz sahte olduğundan kuşku duyuyorum. söz aldığında hoşumuza gitmeyecek şeyler söyleyeceğinden korkuyor görünmemizle birlikte, gelecekte doğu’nun bize söyleyecek hiç bir şeyi olmaması tuhaf olmayacak mıydı? bir sının, bir direnişin yükselişi karşısında kaygı duymakla birlikte kendi deneyimizin unutkanlığıyla, bu direnişi bir meydan okumadan çok salt bir ölümsüzlük olarak kabullenmekle gerçekte tembel davranmıyor muyuz?"

    "ötekinin inkârı sonuçta kendi kendini reddedişin yansımasından başka bir şey değildir."

    kaynak: 75. yılında türkiye'de sosyoloji, yay. haz.: ismail coşkun, bağlam yay. s. 48-64.