şükela:  tümü | bugün
  • industrial silence albumunden bir madrugada parcası, sivert hoyem in atlatmış ve de gevşek, kabullenmiş, dingin ve kendiyle barışık vokali, göte giren sozleri asağıda;

    how come the stars shine so bright
    here in this night it will not end
    there's a boy and a girl
    who know all the wrong words

    and you and i need no more
    it's so good to be alone with you
    it's so good to be open eyed
    they won't know us anymore when we
    once we step back in to
    this old house

    in this old house
    where every door is open
    well listen real close
    this old house

    in this old house
    we know there's more to this than there
    the nation of the two
    in this old house

    this old house is where we
    consider it gone and the same
    now there were days when we would thought
    those guiding stars would shine no more

    oh it's all right when we
    we just don't talk it over
    state of rest and the state in despair

    it's so good to be alone with you
    it's so good to be open eyed
    and they won't know us any more
    once we step back into
    oh this old house

    in this old house
    where every door is open
    we'll take it real slow
    in this old house

    in this old house
    we know there's more to this than there
    never leave
    this old house

    oh in this old house
    we know there's more to this than there
    never leave
    this old house

    oh in this old house this old
    we know there's more to this than there
    we'll never leave
    this old house
  • aynı zamanda roseanne dördüncü sezon on sekizinci bölümünün adı.
  • crosby, stills, nash and young'ın american dream albümünde yer alan neil young bestesi.
  • kalbimi ve ruhumu kanatan bir madrugada şarkısı.

    2002 yılında oturduğumuz gecekondudan taşınmak zorundaydık artık. mülk sahipleri bir tane müteahhitle anlaşmışlardı. bir yıl sonra yıkılan gecekondunun yerinde bir bina olacaktı. korkunç karafatma istilaları, annemin burnundan gelen gençliği, soğuk mutfakta bulaşık yıkayarak harcadığı gençliği, çamaşır makinesi evde yürüyerek özerkliğini ilan etmesin diye onun başında nöbet tuttuğu gençliği, babama adadığı ve karşılığını alamadığına inandığı gençliği... belirsiz aralıklarla ama her kış hiç aksatmadan evi ise boğan sobamız, kardeşimle top oynadığımız için camlarının bir kısmı kırılmış olan vitrinimiz. bahçesinde geçirdiğimiz yaz günleri, bütün mahalle çocuklarının maç sonrası ağzını dayayarak su içtikleri küçük çeşmemiz, bahçedeki çağla, dut ve erik ağaçları, sonbahar ve kışla birlikte bir kabusa dönen çamurlar, mahalleyi kaplayan kasvetli is ve annemin ekmek arasına alışmayayım diye yedirmeye çalıştığı sulu yemekleri reddedip, her zaman benim için leziz birkaç parçası olan babaanneme koştuğum günler. kardeşimle, evde top oynadığımız için kırdığımız cam ya da eşyalardan sonra yaşadığımız gerginlikler, babamın ve annemin boşuna uyarıları, nihayet mutfaktaki cehennemdeki hapis yılları biten ve çalışmaya başlayan annemin o güzelim elbisesiyle mahallenin başında belirdiği, yemek vaktinin geldiğini işaret eden hüzünlü bir bayrak gibi giderek eve doğru yaklaştığı günler; annemi bir daha asla öyle güzel ve güçlü göremeyeceğimi bilmediğim mutlu yıllar. evin dört bir yanında yaptığımız futbol maçları, kardeşimle her gün yaptığımız futbol antrenmanları, iyi bir kaleci olabilirdi, iyi bir futbolcu olabilirdim, artık çok geç.

    ve terk ettik o evi. o evle birlikte tüm geçmişin üzerine bir bina dikilmesi için.

    birkaç hafta sonra, yeni evimizdeyken, babam gecekondunun o hafta sonu yıkılacağını söylediğinde kardeşimle birlikte bir burukluk hissettiğimizi anımsıyorum. birkaç gün sonra da eski evin oradaydık. babam ve babaannem yukarıda müteahhit ile konuşuyorlardı. her zamanki gibi futbol topumuz vardı yanımızda ve kardeşime döndüm. kısa süre sonra eski evimizin içindeydik. her zaman yaptığımız gibi, kardeşim kaleye geçti ve başladık. önce birkaç şut çektim. sonra maç yapmaya karar verdik. ev, eşyalar varken doğal olarak daha dardı ve sanki o küçük alanda yaptığımız maçlar daha tatlıydı, bunu fark etmiştik. artık sona geldiğimizi hissettiğimizden mi, yoksa içimizdeki üzüntünün dışa vurmasından mı bilmiyorum; son dakikalarda ikimizde abanıp durduk rastgele. yıllarca dikkatli oynamıştık eşyalara zarar vermeyelim diye. belki de artık zarar verecek bir eşya olmadığından o günlerin hıncını çıkartmak için, belki çocukluk fotoğraflarımızın başkentinin işgalini sindiremediğimiz için, o birkaç dakika kederle dövdük duvarları; anlamsız yerlere abanıp durduğumuzu fark etmek zor değildi, bir derdimiz vardı çünkü, bukowski'nin tabiriyle, erkek olamayacak kadar küçük, çocuk olamayacak kadar büyük benliğimizin içerisinde hassas kalplerimiz sızlıyordu:

    "bu eski evde,
    asla terk edemeyeceğimizden fazlası olduğunu biliyorduk
    geriye eski günler kaldı
    bize yol gösteren yıldızların artık parlamadığı"