şükela:  tümü | bugün
  • radiohead’in albüm kapaklarını hazırlayan, stanley donwood’un sydney’de açtığı sergisi için 18 günlük ambient soundtrack yapmıştır. yani serginin ilk gününden son gününe kadar süren, kendini tekrarlamayan, subterranea isimli bi soundtrack yapmıştır. yine gereksiz bir bilgi ama bu orijinal fikir hoşuma gitti.
  • hakkında umut sarıkaya'nın çizdiği karikatürün gerçeklik payı olduğunu düşündüğüm müzisyen şahıs.

    kısa zamanda girdiğim iki işten de haksız sebeplerden olmuşum. akşam oturmuş konserve barbunya pilaki yedikten sonra biraz müzik dinleyeyim dedim. açtım öyle karışık dinliyorum. bir elimde sigara, aklımda sadece para. sıra bu angut ve saz arkadaşlarının "nude" parçasına geldi. dinliyorum, sözlere dikkat kesildim bir an.

    "don't get any big ideas
    they're not gonna happen"

    "lan, ne kadar doğru. sanat da olmasa şu dünya çekilmez. anlayan yok bizi." diyordum tam, sigaramı söndürürken.

    lan?

    şşt bir dakika, sen böyle bir sözü nasıl yazıyorsun? utanmadın mı yazarken? sen 2020 türkiyesinde geleceği belirsiz milyonlarca gençten biri misin? değilsin. sen günlüğü bir dolara çalışan bangladeşli tekstil işçisi misin? bilader, sen müzisyen değil misin? sen bir müzisyen olarak tüm hayallerini gerçekleştirmedin mi? dünyanın en büyük gruplarından birisini kurmuşsun, milyonlar şarkılarını ezbere biliyor. yahu stadyum doldurup (ki doldurursun) sahneye kör kütük sarhoş çıksan, tek kelime etmeden manyak gibi dans etsen senin yerine şarkıları söyleyecek, seninle dans edecek, hatta yaptığını "sanat işte abi" deyip takdir edecek, tek şikayette bulunmayacak kadar efendi (sazan) bir kitlen de var. daha ne istiyorsun sen abi? hangi hayalin gerçekleşmedi de bu sözleri yazdın?

    ben seni 13 yaşından beri dinliyorum be. sırf benim spotify streaminglerimle bile evine bir lamba almış olabilirsin. o lambaya bakıp utan şimdi thom. az dinlemedim senin sesini 15 liraya köpek öldüren içerken. sen 15 liralık köpek öldürenin ertesi gününü bilir misin thom? sen "15 liralık köpek öldüren" derken gözlerini dolduran, boğazını düğümleyen enflasyonun gözlerinin içine hiç baktın mı thom? senin şarkılarını duyup "abi bu adam ne yaşamış da bunları yazmış? kıyamam" diyen ömrü, gençliği akp iktidarıyla mahvolmuş taş gibi kızlar gördüm ben. usulca başımı eğip onlara katılıyordum thom. hepiniz kandırdınız beni. o plak şirketleri, o kızlar, o klip yönetmenleri, eleştirmenler, saz arkadaşların ve en önemlisi sen. tek beni değil, senin grubunu dinlediği için geriye kalan toplumdan daha az aptal hisseden yüzbinleri kandırmışsın sen bu ülkedeki. hani biz ortalama insanın afyonuyla dalga geçen, aydınlanmış, zincirlerini kırmış, özgür, kışkırtıcı gençlerdik? çok inanmıştık bar taburelerinde ettiğimiz muhabbetlere. çok inanmıştık deri ceketlerimize. kadıköy'de bir cumartesi gecesi mekandan çakırkeyif çıkınca kim camden town'da hissetmiyordu kendini, dibine kadar bir üçüncü dünya ülkesindeyken? kulağımızdaki müziklerdendi işte. hani çözmüştük dünyayı? hani herkes aptaldı?inanamıyorum bize ve en çok da kendime. sen gerçekten bizi üzüp, kendine ev yapmışsın...

    siliyorum senin şarkılarını arşivimden. dinlemiyorum artık. bir de sana üzülemem. kendine iyi bak. son kez "karma police" dinliyorum şimdi. sayarak içtiğim paketten bir dal daha aldım. ağzımda buruk bir barbunya tadı...

    ama güzel şarkı şimdi.
  • radiohead dinleyip de kendini huzurlu, hafiflemiş hisseden kimseyi görmediyseniz baktığınız yerde sorun vardır. radiohead müziğini depresif olarak nitelendirmek çok sık karşılaştığım ve hayrete düştüğüm bir şey. "milleti üze üze ev yaptın" karikatürlerinden başka bir şey bilmeyen, the bends'den kid a'ye her türlü denize girmiş bir müzik kariyerine "aynı telden arabesk" yapıyor diyen insanların cehaletine samimi bir şekilde üzülüyorum.

    erkan oğur "insan olmanın hüznünü taşıyoruz" diyordu bir röportajında. şahane söz. radiohead, "insan olmanın hüznünü taşımak" ve bir mana aramaktan ibaret çoğu zaman. bazen ilki bazen ikincisi bazen ikisi birlikte ön plana çıkıyor. gerçi sanat başka ne için yapılır? kendi benliğinden kaçan bir toplum için çok fazla bir şey ifade etmeyebilir bütün bunlar.

    insanlar zor anlarında "hayat çok güzel, modun hep yüksek olsun, hadi kendini sevsene" diyen kişisel gelişimcileri, kolpa arkadaşları istemezler. kendileri gibi hisseden, aynı duyguları paylaşan insanlara, eserlere sığınırlar. bu yüzden size saçma gelse de yapılmış onlarca araştırmada da hüzünlü müziğin mutsuzluk için terapi olduğu sonucu çıkmıştır. en sevdiğimiz gruba sığınırız, bir dosta sığınırız, inançlıysak tanrıya sığınırız olmadı içki masasına sığınırız.

    bugün gitar çalıyorsam, müzik yapma hayalim varsa bunun sebebi thom ve radiohead'dir. buna gelene kadar minnet duymamı gerektiren sayısız an var. sonsuz minnet duyuyorum.

    müzisyenler, yönetmenler, sporcular dünyayı değiştirmez ama kimilerinin hayatını değiştirebilir. herkes hayatını değiştirecek şeyleri arasın.
  • konserini değil, beste yapışını, ilham alışını, içinde hissettiği sancıyı dışavurduğu anı gizlice izlemek istediğim iki insandan biri. diğeri içinde bulunduğumuz zaman ve mekanda artık mümkün değil zaten (bkz: ludwig van beethoven). ha birde arkadaşım olsa ve ben bilgisayarda oyun oynarken o arkada kendi kendine gitarla falan takılsa, ben de konsantrasyonunu bozmamak için ilgilenmiyor gibi yapsam diye hayal kurardım. sonra annem odaya girse elindeki tepside meyve suyu kek falan olsa. "nasılsın thom annenler falan nasıl" diye sorsa, ben de "ya anne sıkma çocuğu yeaa" falan desem. sonra annem çıkınca oyunu bırakıp keke yumulsak...
  • amblyopia hastasidir. lakabi newt'tir. arabalarla ilgili sarkilar*** yapmasinin sebebi genclik yillarinda sevgilisi ile cok buyuk bir kaza yapmis olmasidir. sans eseri cikmislardir arabadan; yanlis bilmiyorsam sevgilisi sakat kalmistir. gecirdigi travmadan dolayi arabalardan korkmaktadir. ochophobia'sina ragmen bir alfa romeo tutkunudur. gerontophobia da diger fobisidir. televizyonda brian may'i gordukten sonra "ben muzisyen olmak istiyorum" demistir; ilk idoludur. ilk gitarini da yedinci dogum gununde hediye olarak almistir (bkz: ispanyol gitar). on yasindaysa ilk grubunu kurmustur (hep beklemisimdir birgun bu caldigi cocuklarin ortaya cikip bu ibne soyleydi boyleydi demesini). ayni sene (1978) abingdon'da bir engelli okuluna kaydi alinmis; orada cok zor gunler gecirmistir. sonra exeter university'ye kabul edilmis ve bir ruh ve sinir hastaliklari hastanesinde hasta bakici olarak calismaya baslamistir. ilginc hususlardan biri de buradaki hastalarin thom'u cok sevmesidir; belki kendine yakin buluyordu hastalar. o zamanlar en buyuk hobisi paranoyak sizofrenlerle sohbet etmekmis. gunlerce ne demek istediklerini dusunur, her gorusunde "hey ne demek istedin? ne demek istedin sen?" diye sorup dururmus bu heyecanli genc (hepten delirtmis garipleri). kendisi tarafindan resmen aciklanmis bir hastaligi olmasa da, davranislarini inceleyen uzmanlar paranoyak oldugundan suphelenmekte (ayni uzmanlarin george w. bush'a da gerizekali dediklerini ekleyelim). thom thom'a baka baka kararmistir belki kimbilir. yazdigi cogu sarkida, acikcasi pek de anlam veremedigimiz bircok cumleyi, bu insanlardan duydugunu biliyoruz. iyi ki dogmus yarasa-kostebek-climbing up the walls'un sonundaki ciglik-insan karisimi skrik kilikli dallama.

    "i love life, but there's so much shit to deal with." - thom yorke
  • enteresan bi kisi, soyle anladim, herkese de anlatayim:

    orta ve ustu yas kadin yogun acik ofis ortaminda calisan biri olarak, is yerinde muzik dinleme konusunda, secici ve dikkatli davraniyorum. zira, genel muzik zevkinin, alaturka ve populer turk muzigi cercevesinde gidip geldigi bu topluluk, franz ferdinand benim hoparlorden kafayi uzatip, take me out diye haykirdiginda, ilik firsatta beni yalniz yakalayip, "bu ekmek arasi uyusturuculardan sen de kullandin mi?" gibisinden sorularla kapimi caliyor.

    neyse, lafi uzatmayalim, yogun bir gunun sonunda, sakinlesmek ve biraz da realite ile yuzlesmek refleksiyle, azicik black swan dinleyelim dedim. sarki calmaya basladi. daha ilk fucked up a ancak gelmisken, saglam bir 5 senedir, oturdugu yerden kalkmayan, 45 yasindaki sekreterimiz yanima geldi. "hayrola??" "dedim. "sarkiyi soyleyen adami merak ettim" dedi. bos bos, bakmisim. "hosuna mı gitti?" dedim. "evet" dedi, "cok guzel sesi var, ne kadar sakin soyluyor."

    sahiden pek sasirmistim, cunku kendisi ile nadir iletissel temaslarimiz, "bana kandil mesaji hazirlar misin" ve "ne zaman evleneceksin" konulu kisa sohbetlerden ibaretti bunca yildir... usenmeyip buldum, resmini gosterdim abinin. "way be dedi, demek bu ses bu adamdan cikiyomus" ben de, "way be dedim, demek adam bizim sekretere kadar sesini duyurabiliyomus"
  • ismindeki h harfini jonny greenwood'dan calmıstır.
  • "exit music gibi ortalama seyircinin beğeneceği ucuz parçalar da yaptık, utanıyorum." diyerek gözlerimden yıldırımlar fışkırtan şekilsiz. kadir kıymet bilmemesini bir tarafa bıraktım ve ıslak sopayla "sensin ortalama ulan!" diyerek baldırına vuracağım günü bekliyorum.
  • zihnimde hep bana anlatmak istedikleriyle var olan tanımadığım ingiliz bi insan. yarın bigün onu görmekten çok korkuyorum. ona diyecek hiç bi lafım yok. gidip fotoraf çektirmek de istemiyorum. karşımda duran benim için bi insan diil o an. ne peki. ne yapmalıyım. kafamı öne eğip yürümelimiyim. hızlı hızlı. ya da çocukken oynadığım bahçeyi yıllar sonra ilk kez gördüğümdeki gibi - orda olduğum halde özlemle ve gurur duyarak- mı bakmalıyım?
    napıcamı hiç bilmiyorum.
    thom yanlış anlama ama ben seninle görüşmek istemiyorum.
  • 2017'de radiohead'in seattle konserine gitmiştik. konser sonrasında seattle hipsterlarının uğrak yerlerinden biri olan sea monster lounge'a gittik. müziğin kuvvetiyle kendimizden geçmiş, birbirimizle güçlükle konuşabiliyorken sadece orgazmik bir ruh halinde kalmak için içmeye devam etmek istemiştik.

    normalde içeri alırken pek de standardı olmayan bu barın o gece kılı kırk yarmasından kelli birbirimize 'lan acaba?' demiştik ama pek de ihtimal vermemiştik bu depresif turşunun insan arasına katılıp içeceğine. gitse gitse the rainier club tarzı elit kere elit yerlere takılır diye düşünmüştük.

    neyse allem ve kallem edip içeri girmeyi başardığımızda o gece geç saatte çıkacak olan fuzz mutt henüz sahne almamıştı. o zamanlar daha ilk albümünü çıkarmamış bu enerjik grubu ara sıra gider dinlerdik. içeride olağandışı bir enerji, bir hareketlilik göze çarpıyordu. daha önce aynı mekanda birkaç kez sohbet ettiğimiz mudhoney'den mark arm'ı bardan içki alırken gördük, onu gözlerimizle takip ettiğimizde normalde sahnenin yanında olmayan, o gece peydah olmuş bir masaya doğru gidip oturduğunu fark ettik, kalabalığı yarmaya çalışıp biraz ilerlediğimizde thom yorke'u masada oturmuş yanındakilerle şakalaşırken gördük. bir yandan da demleniyordu. etrafında koruma ordusu demeyeyim ama ayakta bekleyen iri kıyım iki kişi vardı. greenwood kardeşlerden uzun saçlı olanı da yanındaydı; jonny herhalde, jonny, gitarist olan.

    çok şaşırmış ama bir yandan da heyecanlanmıştık. acaba gidip bir merhaba dersek dev terslenir miydik yoksa beklemediğimiz bir sıcakkanlılıkla masaya mı davet edilirdik? bu hayalleri tarttığımız birer kadeh viskiden sonra ben cesaretimi topladım ve konuşmaya karar verdim. tam da o sırada thom masadan kalktı ve arkasında önünde birer iri kıyım koruma ile tuvalete doğru yönlendi. hemen atıldım ve korumanın beni iki bacağım kalınlığındaki koluyla hunharca itip saf dışı bırakmasına aldırmadan seslendim: "thom! hey thom, i want to talk to you man!" konuşmanın geri kalanını türkçeleştirerek yazacağım.

    thom yorke: evet hey nasılsın, bak tuvalete gitmem gerekiyor, neden çıktığımda benimle beraber masamıza gelmiyor musun, orada söylersin söyleyeceğini tamam mı?
    ben: ta..tamam tabii ki adamım sorun değil.

    buna inanamıyordum! thom tuvaletten çıktı ve yerine geri giderken bara doğru yaklaşıp eliyle bana da gelmemi işaret etti, heyecanla kalktım ve koruma kalkanının arasına girdim, thom önde ben arkada masasına ilerledik. hemen benim için bir sandalye eklendi ve ne içeceğim soruldu, buzsuz single malt isteyip oturdum ve masadakileri selamladım.

    mark arm atıldı:
    -hey seni tanıyorum, nasılsın ha?
    -oh selam mark, iyiyim sadece..bilirsin, radiohead dostum..
    -ha ha ha elbette.

    thom yorke: vay canına, herkesi tanıyorsun? sen de kimsin böyle, burada ne yapıyorsun yoksa konserimizden mi çıktın, anlat bakalım?
    ben: eheh adım kabahat evet konserinizdeydim ve hayatımın en...
    ty: wow wow bu nasıl bir isim böyle nerelisin sen?
    ben: istanbullu'yum, türkiye.
    ty: ooo türkiye demek. şu basın özgürlüğünün olmadığı, insan haklarının hiçe sayıldığı yemekleriyle ünlü avrupa ve asya arasında yıllardır bir köprü olmuş ülke olan türkiye öyle mi?

    alay mı ediyordu, kafası güzeldi de sempatik mi olmak istiyordu tam kestirememiştim ama pek de umurumda değildi:
    -evet orası. bilirsin, pek de özgürlükler ülkesi sayılmayız ama yine de kafası çalışan bir sürü insanımız var..
    ty: evet evet belli, görüyorum haha. mark'a dönerek: -ne düşünüyorsun mark?
    mark bana dönerek: pfff adamım ne düşüneyim, umarım o lanet olası adamı desteklemiyorsundur, biliyorsun, uzun boylu olan, ne lider ama haha.
    ben: erdoğan'dan mı bahsediyorsunuz?
    ma: evet aynen erdoğan (kırık aksanıyla) tam bir a..h...! (burasını başımı yakmamak için çeviremiyorum)
    ben: bakın hayır, onun destekçisi değilim ama önünde sonunda o seçilmiş bir cumhurbaşkanı, evet berbat politikaları olabilir ama kusura bakmayın onun bir g..d..... olduğunu söylemenize izin veremem. hatta bence siz kendi lanet olası başkanınıza bakmalısınız, onu seçtiğiniz için utanmanız gerektiğini düşünüyorum. duvar örmek öyle mi? şaka yapıyor olmalı!

    t yorke: hey sen baya çetin bir cevizsin üstelik idealist de!

    mark kahkahalar atarak yanıtladı: hahaha çok haklısın o tam bir şerefsiz, aşağılık pisliğin teki, meksika sınırına duvar çekecekmiş düşünebiliyor musun? bir duvar adamım hahaha lanet olası bir duvar??

    masadaki herkesin keyfi yerindeydi. içkilerden birer yudum alındı ve thom yorke bana dönerek sordu: -e söyle bakalım benimle ne konuşmak istedin?

    ben: ah bilmiyorum thom. neden? neden türkiye'ye gelmiyorsun? sizi ve müziğinizi seven belki yüzbinlerce insan var ve yurt dışına çıkıp bir radiohead konseri izlemeleri hiç de kolay değil. bak evet protestonu anlıyorum hatta buna saygı da duyuyorum ama neticede politikalar hükümetlerin işidir adamım öyle değil mi? radiohead'i dünya gözüyle izlemek isteyen insanların günahı ne?

    ty: bak bu zor bir konu. bir grup olarak bazı dertlerimiz var
    ben: tek derdinizin insanları üze üze ev almak olduğunu düşünüyordum...
    bunu söylememle beraber jonny greenwood ilk defa söze girdi:

    -hey bekle bir dakika, dur orada, bekle, bekle. bu da ne demek oluyor? ev almak mı?

    ty: sakin ol jonny bırak ben halledeyim

    ben: yanlış anladın jonny, bu bir yerel espri (inner joke?) bir karikatür var hakkınızda komik baya aslında ama unut gitsin, bağlamını anlatmam çok zor.

    j greenwood: hayır bana bunu göstermelisin.
    ben: elbette izin ver bulayım. telefonuma elimi atmıştım ki thom elimi tuttu ve gözlerime bakarak konuşmaya başladı:

    -hey bırak onu beni dinle. bak.. türkiye'ye gelmeyi aslında çok istiyoruz. bilirsin, harika yemeklerinizden yemeyi, ayasofya'yı ziyaret etmeyi ve belki bir türk hamamında rahatlamayı istiyoruz ama bunu yaparsak hükümetiniz asla geri adım atmayacak ve..

    thom'un sözünü bir kez daha kestim:
    -hadi ama thom, gelmiyorsunuz ve bir şey değişiyor mu? ha? cevap ver adamım, ne değişiyor, ben söyleyeyim mi? hiçbir şey. evet koca bir hiç. lanet olsun niye uğraşıyorum ki asla gelmeyeceksiniz değil mi?

    thom biri diğerinden daha küçük olan buz mavisi gözlerini gözlerime dikti ve şöyle dedi:

    -bir gün.. bir gün kabahat, hükümetiniz değişecek ve idealist insanlar tarafından yönetileceksiniz, işte bunu yapabildiğini...

    yine keserek araya girdim:

    -lanet olsun thom bunu yapabildiğimizde muhtemelen artık radiohead olmayacak anlıyor musun? ah lanet! işte söylettin. bak afedersin, biraz içtim. ve sizi..(artık duygularımı kontrol etmekte zorlanıyordum ve masadan kalkma zamanımın geldiğini biliyordum) sizi çok seviyorum, sizin müziğinizle kendimi tanıdım, dünyaya baktım, aşık oldum, acı çektim, insanlara baktım, insanlar bana baktı, yüceldim, alçaldım, bu izlediğim ikinci konseriniz ve..ve ne dediğimi çok da bilmiyorum. lütfen thom. jonny? lütfen istanbul'a gelin. bir hatta iki stadyumu doldurabilecek seyirciniz var aslında çok daha fazlası. bak bu düzen değişmeyecek thom. bana bir söz ver lütfen burada şimdi adamım.

    thom suratında şu işe bak gibisinden bir ifade ile derin bir nefes alarak masaya döndü hemen ardından tuttuğu nefesini verdi ve:

    söz veriyorum, geleceğiz dedi

    teşekkür ettiğimde gözlerimden yaşlar süzülüyordu ama ağlamıyordum. elimi uzattım, beni tutup kendine çekti ve boynuma sarıldı. yalan olmasın o halde bir 20-25 saniye kaldık. beni bıraktığında derin bir nefes aldım, utançla karışık bir ifade ile masanın geri kalanını selamlayarak ayrıldım.

    -jonny özür dilerim dostum, sen sen bambaşkasın. ve mark teşekkür ede...-fuzz mutt gürültülü bir akorla sahnesine başlamıştı-...rim iyi eğlenceler.

    bara döndüğümde arkadaşım şok içerisinde bana bakıyordu, uzunca bir süre ikimiz de konuşmadık. bana bütün bunların ne anlama geldiğini sordu, olan bitene kendim de inanamıyordum, bilemiyorum dedim. yeni bir içki söyledim. bu gece üst üste içilecek türden bir geceydi.

    --- spoiler ---

    (bkz: bu sitede yazılanların hiçbiri doğru değildir)
    --- spoiler ---