şükela:  tümü | bugün
  • fikriyatında korkunun başat etmen olduğu ingiliz düşünür. korkusunun iki temel kaynağı vardır. ilki, annesinin onu, ispanyol armadasının işgalinden korktuğu için 2 ay erken doğurması;ikincisiyse iç savaş yıllarında yaşamına devam etmiş oluşudur.

    hobbes'un çekincesi, mutlak bir gücün olmadığı durumlarda insanların kaçınılmaz olarak savaş durumuna gelip birbirlerini boğazlayacakları ihtimalidir.çünkü ona göre, doğa durumunda herkes eşittir ve eşit oldukları için, istek bakımından da herkes kendi isteğini gerçeğe dönüştürme bakımından eşittir. isteklerin gerçekleşmesini belirleyen şey güçtür,bu yüzden de mutlak bir gücün olmadığı doğa durumunda "kimin gücü kime yeterse" anlayışı hakimdir. böyle bir ortamda kuşkusuz herkesin herkese karşı savaşı vardır, şöyle ki, bir insanın kendini güvende hissedebilmesi için, kendisine karşı koyabilecek tüm güçleri ortadan kaldırması gerekir. herkesin herkesle potansiyel bir savaş durumunda olduğu böyle bir ortamda ne adalet vardır ne sanat, ne üretim ne mülkiyet. çünkü savaş ve yok etme tehditi altında, herkesin her şeye hakkı vardır.

    bütün bu savaş durumunu oradan kaldırabilecek yegane oluşum, bütün insanların bir araya gelip haklarını devretme suretiyle bir sözleşme yaparak ortaya çıkacak yapma bir kurumdur. o da leviathan'dır. bireyler, haklarını ona devrettikten kelli, artık haklarını geri isteme ya da leviathan'a direnme gibi seçenekleri yoktur. zaten leviathan'ın uygulamaları asla bireylerin çıkarına ve adalete aykırı olamaz. zira leviathan, bireylerin ortak ürünü olduğundan, bireyler nasıl ki kendi çıkarlarına aykırı isteklerde bulunmayacaklarsa leviathan da onların çıkarına aykırı isteklerde bulunamaz.

    hobbes'in leviathan'la kastetmeye çalıştığı bir yönetim biçimi değildir. leviathan egemenin kendisidir. leviathan mutlaktır. çünkü birden fazla sayıda yöneten olması durumunda yine doğa durumundaki çıkarlar çatışması sorununun görülebileceğinden korkmuştur. leviathan'ın mutlak gücü karşısında uyruklarının fazla söz hakkı yoktur. uyrukların leviathan'a direnme hakkı sadece tek bir durumda olur ki o istisna da hobbes'ın sistematiğinin en zayıf noktalarından biridir.şöyle ki, hobbes'a göre, bireyler, leviathan kendilerinin hayatlarını bir şekilde tehdit ettiğinde leviathan'a direnme hakkına sahiptir. örneğin egemen güç savaşmanızı emrettiği halde buna karşı koyabilirsiniz. ya da idam cezasına çarptırıldığınızda uygulanmaması için tüm yolları seferber edebilirsiniz. çünkü doğal hak olan yaşama hakkı, hobbes'a göre her şeyin üstündedir. yalnız burada bir açmaz vardır o da şudur: bireylerin yaşama haklarını güvence altına alması motivasyonuyla kurulan leviathan'ı çözen şey yine o yaşama haklarının savunulmasıdır.
  • hobbes ayni zamanda meşrutiyetin ateşli bir savunucusudur... o kadar ateşlidir ki, alti tane kari değiştirmiştir. hatta bir gece, hava yağmurlu, hobbes dördüncü karisiyla beraber, eoo, neyse, konu bu değil tabi... hobbes'a göre, lara croft'un zamaninda dediği gibi, insan insanin kurdudur, insan doğal halinde, yani, yapabildiğim herşeyi yapma hakkim vardir halinde, diğer insanlarin ağzina siçmaktadir, bu yüzden de başina bir bekçi gerekmektedir. işte bu yüzden de monarşi dünyanin kurtuluşu olacaktir. hobbes'un bu fikirleri o sirada avrupada yayilan demokrasi düşüncesine killik olsun diye yaratip yaratmadiği sorusunun sorulmasi ise ayiptir... insanin doğal hali ve kötülüğü için yapilabilinecek en basit açiklama, "eğer iki insan ayni şeyi istiyorlarsa, ve ikisinin birden o şeyi kullanmasi mümkün değilse, o ikisi düşman haline gelirler {leviathan}"
  • kendiyle çelişen bir insandır hobbes. önce uygar (devletli) dünyayı açıklamak, anlamak için ayrıştırmacılık yapar, temellere iner, insan doğasını açıklar. hobbes'a göre insan doğası gereği ölümden korkar, bu yüzden diğer insanlarla ilişkileri devamlı bir korku tabanındadır. iktidar kavramı güven arayışından ortaya çıkar. oysa ki daha sonra, doğal durumun savaş olduğu durumda ise insanın gözü kapalı veya gönüllü olarak savaşa katılmasını açıklayamaz hobbes. nitekim insanoğlunun en güvensiz durumda olduğu savaş durumu nasıl olur da insanları kendine çeken bir olgudur? bunun cevabı hobbes'ta belirsizdir.

    yıllar sonra gelen edit: yazdığım bu şeye bakıyorum da ağır saçmalamışım. zannediyorum bir political theory dersi çıkışında kafam güzelken yazmışım bunu. ancak ben hatalarımla yüzleşebilen bir kişiyim. ibret olarak dursun, na silmiyorum bunu da.
  • daha dün inanmıyorum ve saygı da duymuyorum başlığıında kendisiine bakınız verdiğim filozof. bir kiişinin bile baktığını sanmıyorum gerçi de yine de bakanlar iiçin yazalım. hobbes doğalcılıığı savunur ve her türlü bilginin kaynağını deney olarak görüür. bu deneyle elde ettiği bilgiinin amacı da çevresine hükmetme isteğidir.

    hayatta tek gerçek olan şey ciisimlerdir ve cisimlerle bağlantısı olmayan her şey birer safsatadır, kurgudur, kuruntudur. kendisi de descartesiin bir artçılı olduğu için bütün rönesans filozofları gibi descartes'dan etkilenmiştir. descartes bir matematikçidir ve bütün olayların matematiksel bağlantısı olduğuna inanır. hobbes da benzer şekilde olayların matematik bağlantısı kurulduğunda safsatalardan kurtulunabileceğine inanır. eğer olaylarımatematiksel olarak ifade edebiilirsek duygulardan arındırmış oluruz. bu bakış açısına göre hobbes için ruh diye bir kavramın olmaması gerekir ki yoktur da. kısaca bütün ''şeyler'' maddidir. bu kısa giriişten sonra hobbes'un ana felsefesine yani devlet kuramına geçelim.

    hobbes felsefesine göre devlet yapay bir cisimdir, kurgudur. asıl olan insandır yani birey. devlet ise sonradan oluşturulmuş bir kavramdır. insanın yani bireyin varolma çabasının, yaşamını devam ettirme güdüsünün kendisini geliştirme daha rahat yaşama amacının bir sonucudur. normal bir insan kendisine çekiici gelen istek uyandıran herşeye sahip olmak ister. ama işte normal bir insan sadece biz değğilizdir ya da şöyle diyelim dünyadaki tek normal insan biz değilizdir. herşeye sahip olma duygusu bütün insanlarda olduğu için bu insanlar birbiriyle küçük çaplı bir savaş haline geçer. işte bu savaş hali içinde bulunduğumuz paragrafta bahsettiiiğimiz yaşamını devam ettirme güdüsüyle çeliişir.

    nasıl ki hukukta anayasanın üstünlüğü söz konusuysa burda da yani insan hayatında da üstünlük, yaşama güdüsündedir. ilk ilke yaşamayı devam ettirebilmektir. gerçi bu konu yani yaşama isteğinin diğer isteklerden üstün olduğu konusu tam olarak doğru değildir. doğru olsa arap baharı yaşşanmazdı mesela. hiçbir halk devrimi gerçekleşmezdi. bir noktadan sonra önemli olan yaşamak değildir insan için. insana yakışır şekilde yaşamak neslinin daha rahat yaşaması insanın kendii yaşama güdüsünün önüne geçer çoğu zaman. neyse işte biz kendi düşüncelerimizi bırakıp hobbes'a devam edelim.

    işte mister hobbes, insanın hayatta kalma dürtüsü yüzünden, kendi gücünü kullanma yetkisini bir otoriiteye bıraktığını söyler. devlet, bu yüzden ortaya çıkmıştır ona göre. yani insanın göt korkusu devletin ortaya çıkmasının nedenidir. herkes kendi gücü boyutunca hakkını ve isteklerini almaya kalksa götü kaybetmesi olasıdır. tariihe bir baktığınız zaman zaten devletlere imparatorluklara gücünün yettiğini düşünenler karşı gelirler ilk başta. devlet güüçsüzler içindir. ama artık devlet içine girdiğimizde doğal hakkımızı yitiririz. doğal halden yurttaşlık haline geçeriz.

    devlet güvenliği sağlamak yani götümüzü korumak amacıyla kurulmuştur ve bu güüvenliği sağlamaya yarayan şeyler artık ''iyi''dirler, ''yasal''dırlar. güvenliği bozan şeyler ise ''kötü''dür, ''yasa dışı''dır. yani inanmıyorum ve saygı da duymuyorum dediğinizde güüvenliği tehlikeye atarsınız ve bu ''yasa dışı''olur. çünkü bu düşünce devlet ööncesi doğa durumuna geçişi gösterir. doğa durumunda insan saygı duymak zorunda değildir. güçlü ise istediğini elde eder, saygı duymak gibi bir yükümlülüğü yoktur. bu noktada artık ''güvenlik hak getire'' hali oluşur.

    işte bu güvenliği sağlamak yani ''iyi'' ve ''yasal'' şeylerin sürekliliğini sağlamak devletin birinci görevidir, kuruluş amacııdır. bu görevini yerine getirmek için de devlet güçlü olmalıdır. tabiri caizse devlet dev gibi olmalıdır ki güvenliği sağlayabilsin. bu yüzden de hobbes bu düşüncelerini anlattığı kitabına tevratta geçen bir dev'in ismini vermiştir: leviathan

    hobbes için hukuk ve ahlak bile devletten sonra gelir. çünkü hukuk ve ahlak'ın temeli, devleti devam ettirmektir ona göre. bu düşünce tehlikeli yerlere gidebilir ki gitmiştir de tarih booyunca. temelde devletin kuruluş amacı insanın varoluşunu sürdürmek ve bunu güvenceye almakken yanlış yorumlamalar yüzünden insan, devlet çarkının dönmesi için bir girdi konumuna gelmiştiir. bu konuma geldiğinde de bir müddet sonra aynı insan devletin sonunu getirecek hale bürünür. işte buna da afilli bir isim vermişler diyalektik demişler. marks bu sürecin sonunda proleteryanın kazanacağını düşünür. belki bi gün marks hakkında yazarım, şimdilik esen kalın.
  • bu adama en iyi şamarı john wallis vermiştir.

    bu da sadece küfretmekle yetinmiş ve john wallis yeni matematik yöntemleriyle bu adamın yanlışlıklarını ortaya koyarken de küsküyü sırtından eksik etmemiştir.

    hobbes'a monarşiyi savunmasından dolayı çok yüklenmek bence haksızlık olur.

    çünkü demokrasi o zamanlar hiç de iyi bir örnek değildi ve insanların hep kanına ve canına mal oluyordu.

    hobbes'a yüklenilecek en güzel yer matematik ve dolayısıyla geometridir.

    çağdaşlarıyla birlikte calculus'un yazımına katkıları olan (çağdaşlar: leibniz, newton, euler, fermat) ve onlarla çalışan john wallis gibi bir adamı sırf yermek için yeni yöntemleri kullanmasına bok atması hobbes'u bitiren bir anektoddur kanımca.

    o kadar çok gömülmüştür ki geometriye; "sonsuzluk, değişkenlik" gibi yeni teoremleri es geçmiştir ve bunları zırvalık olarak nitelendirmiştir. tam anlamıyla monarşi muhafazakarı olduğu kadar, bilim muhafazakarıdır kendisi.

    hobbes'a felsefi açıdan yüklenmek ve dönemin monarşi yalakası olarak nitelendirmek de cahillikten başka bir şey değildir. çünkü ne monarşiye ne de vatikan'a yaranamamıştır. ayrıca kendisi yine de büyük bir geometri üstadı olduğundan dolayı royal society'i haketmesine rağmen john wallis tarafından kuyusu kazılmış ve alınmamıştır. nice niteliksiz adam alınırken kendisinin alınmaması da ayrı bir haksızlıktır.

    son olarak vatikan tarafından aforoz edilmiş bu abimiz, monarşi tarafından pek sevilmemiştir. kendi söylediklerine inanan ve kendisine göre doğrucu olan bir adamdı. hayatının son dönemindeki john wallis saçmalığı olmasa gayet iyi bir şekilde anılıyor olabilirdi.

    ayrıca hobbes ne kadar muhafazakar bir bilimci olsa da john wallis gibi "deney saçmalıktır" deyip, ardından galileo'ya da giydirmeyecek kadar da akli melakelerini yitirmemiştir.

    sözün özü, tuhaf adamlar 17. ve 18. yüzyıl bilim adamları. saygı duyulacak çok yönleri varken, yerilecek de bir o kadar fazla özellikleri ve düşünceleri var. fakat bu adamlar rönesansı, aydınlanmayı ve ne olursa olsun vatikan'ın iğrençliğine karşı başkaldırmayı bize öğretti.

    saygıyla anmak lazım gelir.
  • hobbes öncelikle insanların çeşitli zihinsel ve fiziksel farklılıkları olmasına rağmen hepsinin eşit olduğunu savunur. o yüzden bir eşitlik tartışılması güdülmez leviathan'da. hobbes'ın yarattığı tartışma insan doğasıyla(state of nature) ve onun özellikleriyle ilgilidir. insanlar birbiriyle sürekli rekabet halindedir ve birbirlerini geçmeye çalışırlar. insanı yönlendiren asıl güdü ise korkudur hobbes'a göre. hobbes insanın en zayıfının, en güçlüsünü yok edebilme becerisinden(çeşitli kumpaslarla ya da müttefikleriyle) bahseder. liberty kavramının insan doğasının içinde bulunduğunu ancak bu kavramın insanlar arasında çatışma yaratabileceğini söyler. iki insan aynı şeyi istediği vakit bu çatışma durumunun (bkz: warre) başlayacağını ve insan ırkının kaos içinde yaşayacağını söyler. peki bizi bu durumdan kurtaran nedir? hobbes'a göre cevap gayet basit: uygarlık, medeniyet. hobbes uygarlıktan önceki dönemleri karanlık ve kaos olarak görür. (bkz: savage man) ne zaman ki insanlar bir araya gelip fedakarlık ederek bir toplumsal sözleşme ile egemenlik haklarını bir "egemen"e (leviathan) devretmiştir, işte o zaman kaos engellenmiştir. hobbes devlet kavramının gerekliliğini vurgulamıştır, ancak otoriter rejimlere de hafiften göz kırpmıştır. negatif özgürlük kavramını benimsemiş ama devletin buna müdahale edebileceğini de söylemekten geri kalmamıştır.

    zıttı için (bkz: #39955731)
  • hatırlatmak gerekir ki hobbes'un bütün özgünlüğü kendi zamanına kadar olan iyi toplum nasıl olmalıdır sorusuyla değil, bir toplum nasıl en az kötü olabilir sorusuyla ilgilenir. analizinde toplumsal sınıflar, sınıfsızlık gibi üretim ilişkileriyle ilintili kavramlar yoktur. kapitalist olsun olmasın birbirimizi boğazlamadan yaşamamızı borçlu olduğumuz, zorba dahi olsa, devlettir.
    ancak bu demek değildir ki, hobbes kendi tarihinin adamı değildir. elbette ki leviathan'ın yazılışının uzun vadede dönem ingilteresinin pazar birliğiyle sonuçlanacak ingiliz iç savaşının bitiş tarihi (1651) olması tesadüf değildir. hobbes bir yerde sınırlı zaman-mekanın dış gerçekliğine bakıp gördüğünü insan doğasına sabitleyip, evrenselleştirmiştir. sınıflı toplumun ideolojisi ancak bu anlamda çok dolaylı da olsa çıkarılabilir hobbes'tan.
  • hobbes'da 'ingiliz empirikleri' arasında gösterilebilir. bertrand russell, diğer ingiliz deneycilerinden(bacon, locke, berkeley, hume) farklı olarak hobbes'un matematikle uğraşmasını övgüye değer bir meziyet olarak görür. gerçekten de hobbes, felsefeyle uğraşmasının yanında çok iyi bir de matematikçidir.

    tümel diye bir şeyin olmadığını savunurak, bu konuda aristo'nun adçılığını izler. ayrıca platon'a karşılık da aklın doğuştan gelmediğine, çalışarak geliştiğine inanmıştır. kendisini ilk modern materyalist olarak nitelendirsek pek yanlış yapmayız sanıyorum. her şeyin maddeden oluştuğu görüşüyle birlikte, doğal olarak mutlak determinizmi savunuyordu. hatta bir piskoposla 'özgür irade' konusunda kavga ettiği söylenir.

    materyalist hobbes elbette ''cismi olmayan töz'' kavramını kendi içinde çeliştiğini düşündüğünden reddetmiştir. tanrıyla ilgili düşüncesi sorulduğunda ''tanrıyla ve onun nitelikleriyle ilgili bir kavram oluşturmak, insan yeteneklerinin dışındadır.'' demiştir. ilk başta bu hafif bir kıvırtma gibi algılansa da, o zamanın koşulları göz önünde bulundurulursa akıllıca bir hamle olduğu görülebilir. hobbes'un ateist olup olmadığını tam olarak bilmesem de, en azından onun dünyasında tanrıya yer olmadığını söyleyebilirim. özgür iradeye de dine de karşıdır. ''görünmeyen şeylere duyulan korku, herkesin kendi içinde din diye bellediğinin doğal tohumudur.'' diye yazar en ünlü eseri leviathan'da.

    galilei'nin hareket kuramlarından çok etkilenmiş, akıl dahil evrenin tamamının mekanik bir şekilde işlediğini öne sürmüştür. insan vücudunu ve aklımızı bir nevi makine olarak görmüş, tüm parçalarımızın maddeden oluştuğunu belirtmiştir. harekete ise çok önem veriyordu. öyleki insan psikolojisini bile galilei'den aldığı bilgilerle kafasında oluşturduğu bir itmeye bağlamıştır. arzularımızın, korkularımızın, bütün duygularımızın sebebi bu 'itme'ydi, maddi olmayan bir ruh yoktu. şimdi bu noktada, bazıları hemen ''ooo adam aklın somut olduğunu görmüş, en azından biz şu an tamamen soyut olmadığını biliyoruz. büyük adammış'' gibi bir övme içine giriyorlar. buna katılmıyorum. zira bir filozofun elindeki kıt kanaat veriyle ulaştığı sallama bir fikrin şu an doğru olduğunun ortaya çıkması, o adamın övülmesinde salt bir gerekçe olamayacağı kanısındayım. hobbes'un elindeki verileri birleştirip ortaya materyalist bir felsefe atması takdir edilebilir. fakat dediklerinin doğru ya da yanlış olduğunun bir önemi yoktur. şahsen ben, ortaya daha mantıklı, daha çok ve daha anlaşılır kanıtlar koyan descartes'ın dualizmini hobbes'un materyalizminden daha çok takdir ediyorum. bunu bir başlık altında daha dile getirmiştim: önemli olan vardığınız sonucun doğruluğu değil, o sonuca nasıl gittiğinizdir. aynı şekilde anaksimondros'un ''arke''ye sonsuz-sınırsız apeiron demesi, sonsuzluğu düşündüğünden takdir edilebilir, ayrıca ''madem hava, ateş, su, toprak birbirlerine dönüşüyor. o halde arke olarak niye birini seçmek zorundayız? birini seçersek diğerlerine ayıp olmaz mı?'' argümanı takdir edilebilir. ama ''biz şu an tüm maddenin enerjiye indirgenebileceğini biliyoruz.'' şeklinde bir övme yersizleşiyor bana göre. sonsuz arkeden ''hava''ya geçen anaksimenes felsefede bir gerileme olarak düşünülüyor. halbuki anaksimenes'in kanıtları çok daha mantıklı, çok daha anlaşılır. ha yanlış olabilir ama zaten bizden binlerce yıl önce yaşamış birinden bahsediyoruz. sonuç önemli değil, gerekçeleri, kanıtları, o sonuca nasıl gittiği önemlidir bizim için. konuyu biraz dağıttım ama değinmeden de geçemezdim.

    thomas hobbes'un önemi kuşkusuz siyaset üzerine düşüncelerinde kendini gösterir. ona göre insanlar en çok kaos durumundan korkarlar. kuşkusuz bunun sebebi insandaki ölüm korkusudur. hobbes leviathan'da herhangi bir otoriter güç olmadan yaşamanın korkunç bir tasvirini yapar. ve en kötü durumun bu olduğunu söyler. çünkü insanlar sadece kendi çıkarları yönünde hareket ederler. hadi bu çıkarların üstesinden gelinse bile ölüm korkusu duvarına çarparsınız. mutlaka güvenlik sağlama alınmalıdır. bu sebepten dolayı özgürlükten feragat edilip, tüm yetki ve gücün tek bir merkezi otoritede toplanması elzemdir. yani insanlar aralarında bir nevi ''toplumsal sözleşme'' yapacak(bunu diğer sözleşmelerle karıştırmayın, yönetenler ve yönetilenler arasında değil bu, halkın kendi arasında yaptığı bir sözleşme), seçilecek yöneticiye mecbur boyun eğecektir. bu yönetici iktidar hem çok güçlü olmalıdır(''kılıçsız ahit boş sözden ibarettir'') hem de tek elde bulundurulmalıdır(hobbes'a göre ingliz iç savaşı(o tarihlerde kral 1. charles ve onun destekçileri ile parlamento arasındaki çatışmadan doğmuş, parlamentonun zaferiyle sonuçlanmış savaş) toplam gücün krallar, lordlar, avam kamarası arasında bölünmesinden dolayı olmuştur). bu mutlak monarşik sistemde, hükümdar düşünceleri sansürlemeye varana kadar sınırsız bir yetki sahibidir. hatta doğal bir durumda mülkiyet de olamayacağı için hepsini hükümdara vermek gerekir, diyor. hükümdar mülkiyetini istediği gibi denetler, değiştirir.

    leviathan'da, neden karınca ya da arılar gibi olamadığımız sorunu da ele alınır. buna göre, karınca veya arıların iktidarı elde etmek gibi bir arzuları yoktur. birlik bütünlüklerine karşı koymak istemezler. onların davranışları insanlar gibi değil, doğaldır. insanda ise bu geçerli olamaz, onları ancak bir anlaşma birlikte tutabilir. insanlar sadece kendi çıkarları yönünde davranır, bunun kökünde de ölüm korkusu vardır.

    yalnız burada bir eksik nokta var. yönetici iktidara geldi mi, yetkisi anlaşmanın bile üstüne çıkıyor. bu sayede halk elindeki tüm hakları yitiriyor. hobbes'un devletinde yönetimin hesap verebileceği bir mercii olmadığı için halkın güvenliği daha da tehlikeye giriyor demek yanlış olmaz sanıyorum. bildiğime göre yöneticiyi halk bir kere seçiyor, ondan sonra gelecek olanları o zamanki yönetici belirliyor. yani halkın ne başkaldırma hakkı -ve gücü- ne de yöneticiyi değiştirme hakkı bulunuyor.

    tabii, hobbes çelişkiye düşmemek için, ''insanlar güvenlikleri söz konusu oldu mu hükümdara karşı koyabilirler'' demiştir. zaten baştaki hükümdarın halkın güvenliğini sağlamakla meşruiyet elde edeceğini düşünürsek mantıklıdır bu. bir de örnek vermiş adamımız: ''hükümdar bir insanı savaşa çağırdı mı o insanın bunu reddetme hakkı vardır.'' ancak mutlak güç sahibi yöneticiyi kısıtlayan bir şey olmadığı için(ne sendikalar vardır, ne siyasi partiler, ne de hükümdarı yargılayan bir mahkeme) bu sözde bir hak oluyor. machiavelli'nin gerçekçiliği ile kıyasladığımızda hobbes'un platoncu ütopik bir yanılgı içine girdiğini görmek pek zor değil.

    ''insanlar kaos durumuna düşmektense, tiranlığı tercih eder'' demesi brave new world eserindeki ''istikrar''a vurgu yapar gibi görünüyorsa da, hobbes'un devleti orwell'in 1984'ünü daha çok andırıyor bir çok bakımdan. hatta 1984'e giriş niteliğindeki animal farm'ı hatırlayın. ''hiçbir hayvan bir diğerini öldüremez'' cümlesi ilk baştaki anlaşmada yazarken, sonra bu ''hiç bir hayvan bir diğerini sebepsiz yere öldürmeyecek'' şeklinde değişmişti. bu anektod konumuza da cuk oturuyor.

    insanın kendi doğasından ötürü bir otoriteye ihtiyaç duyacağı fikri takdire şayansa da, tüm gücün tek bir yerde toplanması gerektiğine katılmıyorum. zannımca güç dengeleri yerli yerine oturtulur ve birbirilerini denetleycek biçimde ayarlanırsa, halk da çeşitli yollardan bu dengelerin içinde yer alırsa ne anarşi ortamı doğar, ne de özgürlükten fedakarlık etmeye gerek kalır. güçlerin ayrılığı, her zaman iç savaşı getirmez. hobbes kendi tecrübeleri ışığında böyle bir sonuca varmışsa da bu yanlıştır. gerçi bir kralın idam edildiği, ülkenin kaosa sürüklendiği ve sonra bir askeri müdahaleyle düzenin sağlandığı iç savaş yıllarında yaşaması ve o yıllardan sonra britanya'nın diktatörü olan cromwell'le yakınlığı şüphesiz thomas hobbes'un siyasi felsefesini şekillendirme de etkili olmuştur. tıpkı rousseu'nun yaşadığı ortamın, onda hobbes'un felsefesinin tam zıttı düşüncelerinin olmasında etkili olduğu gibi...
  • hobbes'a verilen cevaplar için de (bkz: rousseau)
  • "gorunmeyen seylere duyulan korku, herkesin kendi icinde din diye beslediginin dogal tohumudur."