şükela:  tümü | bugün
  • geleneksel eleştiriye karşı gelişen "yeni eleştiri" anlayışının önde isimlerinden maurice blanchot'nun anlatı ve deneme türlerinin bir sentezini yaparak oluşturduğu özgün bir türde kaleme aldığı yapıtı. blanchot'ya göre yazın dış gerçekliği yansıtmaz, yazının konusu böyle bir gerçekliğin yokluğudur. dil de, dış dünyanın bir eşdeğerini yaratmaz, tam tersine onu olumsuzlar, yıkar. bu anlamda yazma eylemi yokluk ve hiçliğe varır, özünde sessizlik ve ölümü içerir.
  • lacan 27 haziran 1962deki dokuzuncu seminerinde blanchot'nun thomas l'obscur 'dan notlar düserken konu özdeslesmedir: alles was glänzt ist keine gold..parlayan hersey altın değildir. ya da bir fransız atasözü olan tout ce qui brille n'est pas or . bu iki sözü kümeler matematiğinde analiz ederken "parlayan" ile altın'ı iki kesisen küme olarak gösterir. ve her zaman che vuoi sorusunun yanıtının objet nin yanıtı olacagını söyleyen lacan blanchot'nun bu anlatısının bizim arzu grafiğini kesfetmemizi sagladıgini söyler. freud'a döner ve arzunun özdeslesmesinin parantez icinde isterik olduğunu belirtir. hegelin tarihi yazarkenki tavrında oldugu gibi isterik olan anlamın nesnesine mesafe alamaz buna lacan anlamla olan ilişkide anlamın eksigi der, konu yine baskasının arzusuna gelmektedir
  • hemen ilk bölümlerinde geçen "gecenin gecesiyim" cümlesiyle çarpışıldığında, okura karanlık bir şeyle değil zifirî karanlıkla karşı karşıya olduğunu çok güçlü bir şekilde hissetiren yapıt.
  • bir sonradan sonsuz yineleme ihtimali olarak ve hıçkırarak bakınız ( sarhoşluktan ya da ağlayarak) :

    (bkz: karanlık thomas okuyana komas)
  • değillenmiş varlığın hiçliğe ihtimal turları bindirişini okuyorsun thomas'nın ve anne'in utanç ve acı ve neşeyle kıvranışında. yazılmamış en büyük şiirler thomas için yazılmıştır -yazılmamıştır- . yazılmamıştır thomas için hayranlıksızlığın ince, o bir anlık maddesiyle içkin hiçliğin yazgısı.
  • türkçeye sosi dolanoğlu tarafından çevrilmiştir.
  • vivre sans vivant (yaşamadan yaşamak), mourir sans mort (ölmeden ölmek).

    olur mu? olur. hem de nasıl olur.

    bu kitap benim "ölüm anım"dır.
  • “şehir neredeydi peki? yerleşim alanının ortasında thomas kimseye rastlamadı. binlerce sakiniyle o muazzam evler ıssızdılar, taşın içine sıkıca hapsedilmiş mimardan, o esas sakinden yoksundular. kurulmamış devasa şehirler. binalar üst üste yığılıyorlardı. kavşaklarda anıtlarla yapılar düğüm oluyorlardı. ta ufka kadar, ulaşılmaz taştan kıyıların yavaş yavaş yükseldiği görülüyordu; sonu, güneşin ceset görüntüsüne varan çıkmaz sokaklar. bu kasvetli seyir uzun sürmedi. evlerinde göçebe olan, artık hiçbir yerde oturmayan binlerce insan dünyanın sınırlarına kadar yayıldılar. kendilerini atıp, yerin dibine gömüldüler; orada thomas'nın özenle çimentoladığı tuğlalar arasına hapsoldular; şeylerin muazzam kütlesi bir kül bulutu altında parçalanırken, enginliğin uçsuz bucaksızlığını ayakları altında sürükleyerek ilerliyorlardı. yaratılış taslaklarına karışmış olarak, sonsuz kısa bir an süresince dağları kendilerine katıyorlardı. tesadüfi hareketleriyle evrensel düzenlemeyi yıkarak yıldızlar gibi yükseliyorlardı. kör elleriyle görünmez dünyaya dokunuyorlardı, onları yıkmak için. artık parlamayan güneşler, onların yörüngelerinde serpiliyorlardı. büyük gün onları boşuna kucaklıyordu. thomas hâlâ ilerliyordu. tıpkı bir çoban gibi, yıldız kümeleri sürüsünü, yıldız-insanlar selini ilk geceye doğru götürüyordu. yürüyüş görkemli ve soyluydu, ama hangi hedefe doğru ve hangi biçim altında? onlar kendilerini, sınırlarını aşmayı istedikleri bir ruhun içine hapsolmuş sanıyorlardı hâlâ. hafıza, harika bir güneşin erittiği o buzdan çöl gibi görünüyordu onlara ve orada, kasvetli, soğuk, onu sevmiş olan yürekten kopmuş hatıra vasıtasıyla, yeniden yaşamaya kalkıştıkları dünyayı buluyorlardı yine. artık vücutları olmadığı halde, bir vücudu temsil eden tüm imgelere sahip olmanın tadını çıkarıyorlardı, ruhları ise hayali cesetlerin sonu gelmez kortejini canlı tutuyordu. ama yavaş yavaş unutuş çıkageldi. korkunç bilmeceler içinde çırpındıkları dev hafıza üzerlerine kapandı ve onları hâlâ hafifçe nefes alıyor göründükleri bu beldeden kovdu. vücutlarını ikinci defa kaybettiler. bakışları gururla denize dalıp giden birkaçı, adlarını canla başla koruyan diğerleri, boş thomas kelimesini tekrar ederken sözün hafızasını kaybettiler. hatıra silindi ve onlar, umutlarını boşu boşuna oyalayan lanetli ateşe dönüşerek, zincirlerinden başka kaçacak şeyleri olmayan tutsaklar gibi, tahayyül edemedikleri hayata geri çıkmaya çalıştılar. umutsuzca duvarlarının dışına atladıkları, yüzdükleri, sinsice kaydıkları görüldü; fakat yasaları, teoremleri, bilgeliği parçalayıp yutacak daha güçlü bir düşünceyi düşünce yokluğu ile meydana getirmeye çalışarak zafere koştuklarını sanırlarken, imkânsızın nöbetçisi onları yakaladı ve batışın içine gömüldüler. uzun, ağır düşüş: hayal ettikleri gibi, katettiklerini sandıkları ruhun sınırlarına varmışlar mıydı? yavaş yavaş bu rüyadan çıktılar ve öyle büyük bir yalnızlıkla karşılaştılar ki, insanken korkutuldukları canavarlar yaklaştığında, onlara kayıtsızlıkla baktılar, bir şey görmediler; yeraltı mezarlığına eğilip, derin bir atalet içinde orada kaldılar ve her kâhinin gırtlağının dibinde doğuşunu hissettiği dilin denizden çıkıp imkânsız kelimeleri ağızlarına tıkmasını esrarengiz bir şekilde beklediler. bu bekleyişin, bir dağın zirvesinden damla damla yayılan bu ölüm buharının, sonu olamazmış gibi görünüyordu. ama bir rüyanın sonuymuş gibi karanlıkların dibinden geçerken uzun uzun bir çığlık yükseldiğinde, hepsi de okyanusu tanıdı ve uçsuz bucaksızlığı ve tatlılığı ile onlarda dayanamayacakları arzular uyandıran bakışı fark etti. bir an için yeniden insan olarak, sonsuzlukta, tadını çıkardıkları bir görüntü gördüler ve son bir kışkırtmaya boğun eğerek suyun içinde büyük bir zevkle soyundular.

    thomas da bu ilkel görüntü seline baktı, sonra sıra ona geldiğinde kendini içine attı; ama hüzünle, umutsuzca, sanki onun için utanç başlamışçasına.”