şükela:  tümü | bugün soru sor
  • "bu atılım onu gersin geri götürecek, onu asıl kişiliğine iade edecekti; şu da var ki kendinden uzaklaşmış bir kimse için, tekrar kendini bulmaktan daha sıkıntılı bir şey olur muydu?"
    (bkz: venedik'te ölüm)

    "derin birtakım nedenlerden dolayı denizi seviyordu: bu sevgi çok çalışmış, dünyanın soluk aldırmayan çeşitliliği karşısında basitin, genişin koynuna sığınmayı özlemiş sanatçının sessizlik gereksinmesinden doğuyor, parçalanmamışa, ölçüsüze, ebediye, hiçliğe karşı duyduğu o yasak, görevlerine tamamen aykırı, işte asıl bunun ayartıcı eğiliminden ileri geliyor. kusursuz uğruna didinen, mükemmelde dinlenmeye can atar; hiçlikse mükemmelin bir biçimi değil midir?"
    (bkz: venedik'te ölüm)

    "felsefeciler ve edebiyatçılar bir düşünceyi, bir ilkeyi ortadan kaldırınca yavaş yavaş bir kral çıkar ortaya ve bu kral bunu en iyi ve en güzel diye benimseyip ona göre davrandığını sanır. krallar hep böyledir işte! öyle sanıldığı gibi erişilmez insanlar da değildirler; hatta çok sıradan insanlardır, her zaman halkın gerisinde kalırlar."
    (bkz: buddenbrooklar)

    "denizi ilk gördüğüm günü sık sık düşünürüm. deniz büyük, deniz geniş, bakışlarım kıyıdan ayrıldığında doyuma ulaştığını umardı: ama orada çok gerilerde ufuk vardı. neden benim de bir ufkum var? yaşamdan sonsuzluğu bekledim hep."
    (bkz: düşkün)

    "intihar nedir? özgürce seçilmiş ölüm? ama hiç kimse özgür olmadan da ölmez ki. zayıflığın ayrımı yapılmaksızın yaşamdan vazgeçiş ve kendini ölüme sunuş. bu zayıflık ya ruhsal ya da sürekli bedensel bir hastalığın sonucudur. belki de her ikisinin. yani kişi önce kendinle anlaşır ve ardından ölür."
    (bkz: düşkün)

    "parlak gözlerini şiirlerin ve melankolik fikirlerin üstünde bulandırma ve soldurma."
    (bkz: tonio kröger)

    "azamet güçlüdür, uzun çizmeler giyer, zihnin kendini bir şövalye gibi korumasına ihtiyacı yoktur; ama asalet dokunaklıdır, yeryüzündeki en dokunaklı şeydir."
    (bkz: majesteleri kral)

    "feragat, bizim ilham perimizle anlaşmamızdır, gücümüz ona bağlıdır, o bizim haysiyetimizdir ve yaşam bizim için yasak meyve, en büyük ayartıcıdır; bazen ona boyun eğeriz. ama bu hiçbir zaman bizim yararımıza olmaz. her birimiz bu türden yoldan çıkmaları, hataları ve yaşamın şenlikli odalarına yapılan haris ziyaretleri tecrübe etmişizdir. ama biz yine inzivamıza döneriz, utanç ve keder içinde. aşırı uyuruz, ağır bir kafayla dolanıp dururuz. ekseriyetle bir köpeğinkinden farkı yoktur yaşamımızın."
    (bkz: majesteleri kral)

    düzeltme: muhteşem yeni pasajlar eklendi
  • "almanya'da hiç devrim olmamıştır, çünkü kanunen yasaktı" diyerek almanların kuralcı olmalarını ve kanunlara olan bağlılığını harika bir şekilde ifade eden yazar.
  • yalnız 20. yüzyılın değil gelmiş geçmiş tüm yazarların en büyüklerinden olan alman yazar

    zengin bir aileden gelmedir .bunun üstüne bir de unlu bir prof'un kızıyla evlenince iyice rahatlamıştır maddi ve manevi olarak.
    daha 26 yasindayken yayımladığı buddenbrook ailesi adlı dev romanıyla ne kadar usta bir yazar olduğunu kabul ettirmiştir herkese. eser türkçeye de defalarca çevrilmiştir. ardından "küçük ama çoook etkili" hikayeler, romanlar gelmiştir: tonio kröger, venedikte ölüm, alacakaranlıkta vb.
    ama asıl başyapıtını 1924 yılında yayımlar: sihirli dağ. bir sanatoryumda geçen bu eser insanlık, 20. yy, savaşlar, hastalık, ruh, ölüm gibi işlediği temaları, tekniği ile tam anlamıyla modern bir avrupa destanıdır. tabi bu kadar başarılı romanlar silsilesi olunca nobel komitesi de ödülünü 1929 yılında yani mann henuz 54 yaşındayken verir.

    ne tesadüftür ki orhan pamuk da 54 yaşında alır nobeli. her ikisinin de ilk romanı çağ romanıdır. cevdet bey ve oğulları ile buddenbrook ailesi aile çerçevesi içerisinde kendi toplumlarının yaklasik yuzyıllık burjuva hayatını ve geleneğini eleştirir. her ikisi de yazarların ilk romanıdır.
    mann bu yıllarda nedense faşizme ilgi duymuş milliyetçi kesilmiştir. hatta yine unlu bir yazar olan kardesi henrich mann ile ters dusmus ve kavgaya varacak denli sert mektuplasmalar olmustur.

    1933 yılında yine bir destansı roman olan mitolojik öğelerle bezenmiş bir roman dörtlemesinin ilk cildi çıkar karşımıza: yusuf ile kardeşleri. diğer kötümser romanlarının aksine mann burada, iyimser bir tablo çizer ve bu kez romanda olumlu bir tip sözkonusudur. adından da anlaşılacağı üzere kahraman hz yusuf'tur ve mann, yusuf tiplemesi altında kendi politik değişimini yansıtmaya çalışır.

    doktor faustus, lotte weimar'da gibi daha baska onemli romanlar daha yazan mann, hic kuskusuz dunya edeyatinda zirvede yer alan birkac yazardan biridir.
  • k edebiyat dergisi'nin, aralik 2006 sayisinda kendisi, ailesi ve eserleri hakkinda "thomas mann: iki ailenin hikayesi" basligi altinda uzunca bir yaziya yer verilen nobelli yazar. o yazidan alintiyla: "mann'in alti cocugundan ücü kendisi gibi escinseldi. sonradan intihar edecek olan oglu klaus (bkz: klaus mann), cocukken tuttugu günlüklerde, babasinin tacizlerini anlatti. bir türlü kimseye anlatamadigi bu tatsiz durumdan kurtulmak icin günlügünü evin degisik yerlerinde unutmus gibi yapti. nihayet bayan mann bunlari okuyunca evde büyük bir kriz yasandi ama her sey cok kisa bir sürede unutuldu. annesi gecirdigi sinir krizinin ardindan bu olaya gözlerini kapatti ve oglu klaus, bundan sonra hep fazla hassas, biraz hastalikli ve zayif bir oglan cocugu olarak kaldi; insanlardan bekledigi ilgiyi ablasi erica'da bulan klaus, erica'nin hasta babasinin bakimi icin kendisinde uzaklastigini hissettiginde buna dayanamadi; hava gazini acip bileklerini keserek intihar etti.
    oglunun intihar haberini bir konusmasi sirasinda alan baba thomas mann, kaldigi otele döndükten sonra günlügüne "bunu annesine nasil yapabildi?" diye yazdi kizginlikla. kendisinin hayati boyunca bastirdigi escinselligini olanca acikligiyla yasadigi icin oglundan tiksindigi söylenen baba, oglunun cenaze törenine de katilmadi. ogul klaus, aile adini lekelemisti o'na göre.....
    klaus'un intiharinin ardindan berkeley'de profesör olan kücük kardesleri michael de babasinin vasiyetine uyarak ölümünün yirminci yilinda mann'in günlüklerini yayina hazirladiktan hemen sonra gizemli bir sekilde intihar etti. ama mann ailesinin kadersizligi bununla da bitmedi..."
  • dünya edebiyatında alman romanını temsil edecek olgunlukta eserler veren büyük üslupçu thomas mann, 1875 yılında lübeck’te doğmuştur. baba tarafından lübeck şehrinin tanınmış soylu bir tüccar ailesinden gelir. dedesi, sonra oğullarının yönettiği büyük bir tahıl firmasını kurmuştur. annesi julia da silva-bruhns, thomas mann’a çok etki etmiş bir insandır. yazar,annesinin müzisyen ruhunu vu soyunun uzaklardan gelmesinden doğan başkalığını ilginç bulmuştur. julia da silva –bruhns’un babası kuzey almanyalıdır.annesi ise portekiz asıllı bir brezilyalıdır.
    thomas mann varlıklı ve kültürlü bir aile ve atmosferi içinde son derece ahenkli,problemsiz bir çocukluk çağı geçirmiştir. alman edebiyatının en önemli yazarlarından sayılan abisi heinrich’den sonra beş çocuklu ailenin ikinci çocuğudur.
    mann ailesinde müziğin önemli bir yeri vardır. thomas mann’ın annesi, opera sanatçısı olma hevesi ailesi tarafından engellenmiştir,ama müzik uğraşlarını hayatı boyunca sürdürmüş bir kimsedir. wagner, mann ailesinin müzik zevkini çok etkilemiştir.
    thomas mann’ın öğrencilik hayatı parlak değildir. okul onun için hep sıkıcı ve katı bir kurumdur, eserlerinde okula karşı eleştirici – karamsar tutumu çeşitli biçimlerde yansıtmıştır.
    on altı yaşındayken babasını kaybeden yazar, ondan iki yıl önce de büyük annesinin ölümünü yaşamış, bu yaşantı onun hayatında ve sanatında sürekli ve derin bir iz bırakmıştır. schopenhauer’in mistisizminde ölüm düşüncesinin derinlemesine işlendiğini görmek thomass mann’ın ölüm konusuna ilgisini geliştirmiştir, ona yeni boyutlar kazandırmıştır.
    senatör thomas heinrich mann’ın ölümü, ailenin hayatında bir dönüm noktası olur.köklü tüccar ailesi, geleneğini sürdürecek yaratılışta çocuklardan yoksundur. heinrich ve thomas, ticarete değil sanata eğilimlidir, ikisi de yazarlık mesleğinde ilerlerler. burjuva ailelerinde sanata yönelmeyi thomas mann bir soysuzlaşma, bir çöküş olarak nitelendirir ve bu dönüşüm onun sanatkarı konu alan birçok eserinde ana konusur. edebiyatta ilk denemeleri tiyatro alanındadır, bu ara bir çok şiir de yazar, öğrencilik yıllarında yazdığı ilk şirrler onun aile itibarını sarsmıştır. babasının ölümünden sonra üstündeki bu baskının kalktığını hisseden yazar, edebi faaliyetlerine resmen başlayabilmiştir. firmanın gerileyişi nedeniyle aile daha mütevazi yaşamak için münih’e taşınır.
    ona ilk yazarlık yılarında etki eden şair heinrich heine’dir. heinrich hakkında bir inceleme yazısı yoktur, ama onunla ilgilendiğini gösteren notlar mevcuttur.heinrich hakkında bir ankette onun için ‘’nietzsch’ye kadar gelmiş geçmiş en dahi alman yazarı.’’der.’’frühlingssturm’’ adlı gençler edebiyat dergisinde gizli adla yazan thomas mann, bu dergide henrik ibsen’in ‘’solness usta’’ adlı yaşlılık eserinin eleştirmesini de yapar. münih’te bir yangın sigorta şirketinde memur olarak çalışır, bu sırada münih’de yayınlanan ‘’die gesellschaft’’ adlı edebi siyasi dergide ilk noveli ‘’gefallen’’ yayınlanır. mali bakımdan sıkıntı çekmeyen genç yazar, kendini yetiştirmek ve sanat başarısını hazırlamak imkanına sahiptir.abisi heinrich’in davetine uyarak roma’ya gider. fleubert’i m.m. de concourt ve turgenev’i, skandinav aile romanı yazarı alexander kielland’ı ve jonas lie’yi roma’dayken inceler.ilk novellerini bir cilt halinde gönderdiği fischer yayınevinden uzunca bir nesir için teklif alır. bu teşvik edici motif onda ‘’buddenbrooks’’a başlama cesaretini uyandırır. (bkz: cevdet bey ve oğulları)
    ailesinin üç kuşak boyunca hikayesi olan buddenbrooks romanını yazdığı sıralarda nietzsche,schopenhauer,goethe ve tolstoy’la ilgilenmektedir. thomas mann, kendisini bir anda dünya çapında üne kavuşturan bu eserini 1900 yılında, yani yirmibeş yaşındayken tamamlar, eser bir yıl sonra yayımlanır. buddenbrooks la sağladığı başarı, genç yazarın hayatını değiştirmiştir. bir yandan kendine güveni artarken ve hayatı başka gözle görmeye başlarken öte yandan da bu başarı onu daha büyük şeyler yaratmakla görevlendirmiştir. ününe uygun eser vermek çabası onu zaman zaman yarattıklarıyla tatmin olmamak ve cesaretini kaybetmek gibi sarsıntılar da götürmüştür.buddenbrooks’u izleyen ikinci büyük romanı ancak ondan yirmi beş sene sonra meydana çıkması işte bu ruh halinin sonucudur.
    tolstoy hayranlığı yazarda onu ziyaret etme arzusunu yaratır. tolstoy’un hastalığı nedeniyle bu görüşme gerçekleşemeyince bu hayranlık daha da büyür ve tolstoy onun gözünde bir ’’mitos’’ olur.sanat tekniği yönünden tolstoy’dan öğrendiği iki konu: ‘leitmotiv’ ve ‘detai’ (ayrıntı), thomas mann’ın anlatın sanatında belirleyici unsur olarak kalmıştır. tolstoy’dan örnek aldığı bir başka özellik de eserlerin otobiyografik temellere dayandırılmasıdır. thomas mann birçok novel ve romanında, kendi yaşantılarına dayanan sanatkâr hayatı problematiğini işlemiştir. daha gençlik çagında, vermeyi düşündüğü eserler hakkında yaptığı taslakta bir goethe noveli yer alıyor. yazar goethe’nin hayatını konu alarak bir şairin kişiliğini, hayatını, problematiğini işlemek ve dolayısıyla bunu kendi sanatkâr benliğine, yani otobiyografik temele dayandırmak istemiştir. bu plan, 1912 de kaleme aldığı ‘‘der tod in venedig’’ adlı novelinde, sonra da ‘‘lotte in weimar’’ romanında gerçekleştirmiştir. sanatkâr hayatının problematiğini aynı şekilde ‘‘tonio kröger’’(1903), ‘‘königlische hoheit’’(1909), ‘‘tristan’’ (1903) gibi novellerinde konusu olmuştur.
    thomas mann, 1905 yılında münih üniversitesi profesörlerinden pringsheim’ın kızı katja ile evlenir. üniversitede matematik öğrenimini yarıda bırakarak evlenen katja’da thomas mann, eserlerinin yaratılmasında payı olan, ona ahenkli bir evlilik hayatı sağlayan bir insan olarak söz eder.
    birinci dünya savaşının patlak verdiği, almanya’nın fransa’ya savaş ilan ettiği sırada thomas mann savaş coşkunluğuna kapılmıştır. başlangıçtan beri edebiyat alanında birbirleriyle uğraşmayan iki ayrı yolda ilerleyen thomas ve heinrich mann kardeşler ara sırabirbirlerini eleştiren yazılar yazmışlarsa da 1915’de heinrich mann’ın kaleme aldığı ‘’zola’’ adlı deneme, aralarındaki bağı bir süre tamamiyle koparır ve thomas mann’ın ‘’betrachtungen eines unpolitischen’’ başlıklı teorik yazısına vesile olur. burda yazar, fransızların yarattığı ve demokrasiyle eş anlamda kullanılan zivilisation (uygarlık)’ın karşısında derinliği olan ve alman ruhunu aksettiren ‘kültür’’ün ancak almanların zaferiyle avrupa’da ölümsüzleşebileceğini, onun için de savaşın zorunlu olduğunu pasitivistlere karşı savunuyordu. heinrich mann’ın önemli bir ameliyat geçirmesi, iki kardeşin 1922 yılında barışmasını sağlar. bundan sonra birbirlerinin görüşleri hakkında fikir yürütmekten kaçınarak yalnızca eserlerindeki sanat seviyesini karşılıklı taktir etme yolunu izlemişlerdir. thomas mann 1922 yılında ‘’bekenntnisse des hochstablers felix krull. buch der kindheit’’, 1924’de de ‘’zauberberg’’ adlı romanlarını yazar. değerinin almanya’da ve dünyada kabul edilişinin somut belgeleri, 1919 ‘da bonn üniversitesi şeref doktorluğu payesi, 1929’da nobel edebiyat ödülü sayılabilir. eserlerinin bütün kültür dillerine çevrilmesi de bu çerçeve içinde anılmaya değer. fakat thomas mann’ın yankıları oldukça ilginçtir. kendisine karşı beslenen duygular büyük zig-zaglar çizmiştir. buddenbrooks’la birden sevilen bir yazar olmuş, ödüllendirilmiştir, ama bunu ikinci dünya savaşı öncesinde kınanmak, benimsenmemek ve reddedilmek izlemiştir. nazi almanyasının havasına uymayan, buna tepki gösteren yazar, vatan haini sayılmış, kendisine verilen doktorluk payesi geri alınmıştır. hakaret mektupları ve tehditler birbirini kovalamış, hatta bir gün buddenbrooks romanı yakılarak kömürleşmiş halde paketlenip kendisine postalanmıştır. wagner’in 50. ölüm günü dolayısıyla verdiği konferans, thomas mann’ın aleyhine sürdürülen propogandayı doruğuna çıkarmış ve yazar, ayın konferansı amsterdam’da vermek için münih’ten ayrıldığında durumun memleketine dönmesine hiç elverişli olmadığını anlaması güç olmamıştır. 1933’desürgün hayatı böylece başlamıştır. bir yerde yerleşinceye kadar fransa’nın akdeniz kıyılarında, basel’de, zürih’de,strassburg’da,prag ve viyana da haftalarca otellerde kalır. zürih gölü kıyısında bir eve yerleşir ve beş yıl orada kalır.1938’de abd’nin çağrısına uyar ve, harvard üniversitesi’nde edebiyat profesörü olur. almanya’da sıkıntılı günlerde başladığı dört ciltlik ‘’joseph und seine brüder’’ adlı incil romanını 1943’de bitirir. 1939’da goethe romanını, ‘’lotta in weimar’’ ı yazar. 1940 yılında california’ya taşınır. ‘’dr. faustus’’ adlı romanını 943-47 yıları arasında kaleme alır. bunu otobiyografik nitelikte irili ufaklı yazıları izler : deutschland und die deutschen, sechzehn jahre, zur amerikanischen ausgabe von joseph und seine brüder in einem bande, die entstehung des dr. faustus, meine zeit ve altes und neues.
    thomas mann 1952 yılında avrupa’ya döner ve saygıyla, hayranlıkla karşılanır. roma, oxford, isveç ve cambridge üniversiteleri ona şeref doktorluğu verirler. fransız dışişleri bakanı robert schuman, şeref nişanı verir. fakat almanya’da ona karşı hala soğuk bir hava vardır. 1949 yılında goethe’yi anma törenleri dolayısıyla 16 yıllık bir ayrılıktan sonra alman topraklarına ayak basar. birçok kimseler tarafından anlaşılmayan milliyetçilik görüşünü, kendisinin ‘dünya almanı’ (weltdeutschtum) olarak bilinmesiyle açıklar. 1951 yılında ‘’der erwahlte’’ romanını verir. 1954 yılında zürih gölünün batı kıyısında bir villa satın alarak son eserini burada yazar; ‘’bekenntnisse des hochstablers felix krull, memorien ersten teil’’
    son yıllarının önemli yaşantılarından biri, doğum yeri olan lübeck şehrini ziyaretidir. bu ziyaret onun vatanı almanya ile barışmasıdır. 1955 yılında ani bir rahatsızlığı nedeniyle isviçre’ye gönderilir. 12 ağustos 1955 gecesi uykuda ölür.

    edebi yönü;

    thomas mann’ın yaratıcılığı, kaynağını şahsi yaşantılarından alır, otobiyografik özellikler taşır, ama şahsi olanı dile getirmekle genel çağdaş ve evrensel olanı yansıtmayı amaçlamıştır ; ‘içimde öyle bir inanç var ki, çağa ve topluma tercüman olmak için kendimden söz etmem yetmektedir; bu inanç olmasa yaratıcılık zahmetinden kendimi azadederdim.’
    yazım tekniğinde thomas mann, gerçekçi ayrıntıyı son derece ustalıkla işlemeyi başarmıştır. bu realistik detay, onun bir yerde okuduğu bir hayat hikayesinden bir bölüm olabilir, duyduğu bir olay, seyrettiği bir tablo, bir fotoğraf olabilir ya da bilimsel bir kitaptan derlediği bir bilgi de olabilir. kaynağı ne olursa olsun, thomas mann bu malzemeyi kendine maletmeyi, özümlemeyi, onu kendi sanat eserinin organik yapısı içine yerleştirmeyi bilmiştir.
    edebiyat ve kültür dünyasında yazarın ‘ataları’ saydığı şahsiyetlerin başında lessing, goethe, schiller, schopenhauer, wagner, nietzsche ve freud gelir. ama bunların yanı sıra fransız, iskandinav ve rus romanı, tolstoy, kielland, ve lie onun roman sanatının beslediği kaynaklardır. goethe’nin hem sanatkar kişiliği hem de eserleri thomas mann’ın ilgisini hep çekmiştir. bir goethe noveli yazma arzusu, onun ‘tod in venedig’ ini ve ‘lotta in weimar’ ını yaratan motiftir.’tod in venedig’ i yazarken goethe’nin ‘wahlverwandtschaften’ (seçme akrabalıklar) ını beş kere okuduğunu açıklamıştır. fakat şunu belirtmek gerekir ki thomas mann bu sayılan şahsiyetlere karşı katıksız bir hayranlık duygusuyla dolu olmamıştır. onlara karşı tutumunda adeta baba-oğul ilişkisi sezilir : onlara hem hayrandır hem de eleştirmekten geri kalmamıştır.
    thamas mann eserlerinde gerçek bir kronolojiden söz etmek güçtür. çünkü kendisinin de belirttiği gibi, bunların her birinin kökleri derinlerdedir, planlanması yazarın daha gençlik hatta çocukluk yıllarına rastlar. üstelik bu plan ve taslaklar birbiri arkasından sırayla yapılmamış, adeta birbiri içinde erimiştir. büyük romanlarının çoğunu aslında novel olarak planlamış, sonra yazarken elinin altında büyüyüp gelişmelerine engel olamamıştır.
    yazar, kendi sanat gelişimi hakkında ipucu sayabileceğimiz bir noktaya değinir ve ‘buddenbrooks’, ‘zauberberg’ ve ‘josephsromane’ için hayatının üç ana anıtı der. (drei künstlische hauptdenksteine). bir aile tarihçesi (familienschronik), ‘nesil’ romanından (generationsroman) başlayıp (buddenbrooks) çağ romanı (zeitroman- ‘’zauberberg’’) ve ordanda mitolojiye geçiş (josephsromane) bu gelişimin somut basamaklarıdır. başka açılardan ele alınacak olursa başka bir gelişim çizgisi de söz konusu olabilir. ‘tonio kröger’ birçok hususlarda ‘dr. faustus’ un öncüsüdür. ikisi açısından gelişim açısından ise ‘der tod in venedig’ (1912) ve ’bekenntnisse des hochstaplers felix krull’ (1922) olabilir.
    thomas mann’ın dünya roman edebiyatına katkısı onun geçmişine yönelmesi, mitolojik roman türünü yeniden canlandırmasıdır. bütün romanlarında ve novellerinde mitik olanın büyüleyici gücü dile getirilir. mitolojik roman sınıfına girmeyen ‘buddenbrooks’ da bile mit unsuru çekirdek halinde mevcuttur; aile tarihçesine ve geleneğe karşı saygı, mitolojiye götüren bir duygu ve bilinç perspektifi içinde işlenmiştir.19. yüzyılın tarihçi görüşünü, wagner’in mitolojiye çevirdiğini belirten thomas mann, mitoloji anlayışı yönünden wagner’in ve freud’un izindedir. onların her ikisinde de eleştirdiği husus, 19. yy ait özelliklerdir: freud’un tabiatın karanlık yanlarına karşı sempatisi ve iyimseverliği, wagner’in ise mitosu toplumdan kaçış alanı olarak yorumlaması. thomas mann için mitosla toplum karşıt kavramlar değildir. mitosu hem politize etmiş hem de onu tarihi bir perspektif içine yerleştirmeyi denemiştir. ona ‘poeta doctus’ adını verenler vardır; yaratıcılığını bilgiyle besleyen bir yazar olarak, eserlerindeki mitik manzaralar da zekice çizilmiş yapılardır.
    aşırılıtan daima kaçan bir ‘denge insanı’ olduğunu sık sık belirten thomas mann’ın üslup karakteristiği ’ironi’dir. ironi ona göre objektiflik demektir ve sanatın ta kendisidir: ‘ nişancı sanat tanrısı apollon, bir uzaklık mesafe tanrısıdır, boğulmanın, coşkunluğun, patolojinin ve ıstırabın tanrısı değildir, hürriyet tanrısıdır.’ yine yazarın ironi anlayışı şöyle: ‘ ama ben bu kelimeyi, romantik subjektifliğin ona verdiği anlamdan daha geniş, daha büyük anlamda kullanıyorum. bu, soğukkanlılığı içinde hemen hemen muhteşem bir anlamdır: sanat anlamının ta kendisidir, her şeyi tasvib etmektir ki bu nedenle de her şeyi inkar etmektir de: günlük güneşlik, her şeyi birden kapsayan parlak bir bakıştır, yani sanat bakışıdır, yani en yüksek hürriyetin, sükunetin ve ahlakçılıkla bunalmamış bir gerçekliğin bakışıdır.

    gürsel aytaç
  • elime düşen 1956 basımı der erwahlte kitabının arasında 22 ağustos 1955 tarihli bir sayfa var. makale thomas mann ile ilgili tabii ki. ölümünden on gün sonra yayınlanmış yazı. time dergisinden.

    kültür adamı

    thomas mann 1938 yılında amerikaya geldiğinde "gittiğim yere beraberimde alman kültürünü de taşırım" demişti. hitlere karşı bir araya gelen ya da kendisi gibi sürgün edilen almanlar için bu beyanat cüretkar bir savaş çığlığıydı. bir eleştirmen , eserlerinin her birinin konusunun hayati tehlikede olan bir organizma olduğunu ve bu tehlikenin organizmanın sonuna mı yoksa yeniden doğuşuna mı yol açacağının tahmin edilemeyeceğini yazmıştır. söz konusu organizma avrupa olduğundan, mann ın eserleri kehanetler dizisi gibi, amerikaya yerleşen yazar ise avrupa'nın yeniden doğuşunun simgesi oldu.

    mann ın kendisi eski avrupa gelenek ve düzeninin bir parçasıydı. zengin bir hanseatik şehri olan lübeckte doğan mann ın babası iki kez şehrin valiliğine seçilmiş ve bir defada mebusluk yapmış olan zengin bir tüccardı. münihte edebiyat eğitimi alan mann romaya seyahat etti ve 25 yaşında kendisine nobel edebiyat ödülünü kazandıran "buddenbrooks" kitabını yazdı. 1929 da ki ödülü alan buddenbrooks yazarınkine benzeyen bir burjuva ailesinin çöküşünü (dekadenz) konu alıyordu.

    münih üniversitesinden bir profesörün kızı olan katja pringsheim ile evlenen mann , karısının tüberkülozlu hastalarla olan tecrübelerinden yola çıkarak "sihirli dağ" adlı kitabı yazdı. sihirli dağ hitlerin mein kampf ından fazla sattı. mann, 1933 yılında kitaplarının yakılması ve vatandaşlıktan çıkarılmasını takiben amerikada princeton da ders vermeye başladı.

    1944 yılında mann amerikan vatandaşı oldu ana new deal ın yürürlüğe girmesinden sonra bu ülkeye karşı sempatisini (!) kaybetti. savaş sonrası almanyasına giderek ülkesinin işlediği savaş suçlarına karşı ilgisizliğine tanık oldu. fakat sürgüne gitmesinden 15 yıl sonra tekrar avrupaya döndü.

    "avrupalılık hissim o kadar güçlüydü ki geri dönmek zorunda kaldım"

    almanyanın sovyet sınırları içinde kalan yerlerini de gezen mann burada doğal olarak el üstünde tutuldu ve sonunda zürihe yerleşti. amerika da popülerliği inişe geçti (!) ve eleştirmenler (!!!) eserlerini hayal kırıklığı olarak nitelendirdiler (bak sen) .

    " görüyorum ki bazı insanlar kitaplarıma bakarak evrensel bir deha, bir bilgi kaynağı olarak yargılıyorlar. ne trajik bir ilüzyon. benim bütün çabam ağır olanı hafifleştirmektir: idealim anlaşılırlıktır. eğer uzun cümleler yazıyorsam , bu alman dilinden gelen bir özelliktir ve bunu sadece sözcüklerin ritmini bozmamak için yaparım. "

    alman dilinde hikaye anlatımına yeni bir tarz getirmiş olan mann, geçen mart lübeckte şehrin onurlu vatandaşı ilan edildi. mayısta stutgartta schiller in 150 nci ölüm yıldönümü kutlamalarının şeref konuğuydu. mann , kendisine rağmen almanyanın birleşmesinin bir sembolü oldu. bir ay önce yazar phlebitis (?) teşhisiyle hastaneye kaldırıldı ve geçen hafta , 80 yaşında hayata gözlerini yumdu.

    makale ister istemez politik kaygılar içeriyor, zaten bir kaç cümleden bunu sizde çıkarabilirsiniz. fakat bilinmesi gereken bir şey var ki , göz ardı edilemeyecek , nasıl sartre fransa , kemal tahir türkiye ise , thomas mann almanyadır, hatta avrupadır.
  • mann da hesse gibi iyi bir aileden gelip, iyi bir eğitim almıştır ve yine hesse gibi almanya'dan uzakta yaşamış ve nihayetinde isviçre'de ölmüştür.. atatürk kaşlı bir adamdır mann, ben hesse'de usulca bir aykırılığı ve baş kaldırıyı görüyorsam nedense mann'da da o ağırbaşlı tavrı ve aslında neden orda olduğunu bilen ve bunu kabullenmekle beraber boyun eğmeyen bir tavır seziyorum inceden inceye..

    seçme öykülerini cem yayınları basmıştı 1990'da ve kamuran şipal taşımıştır çoğunlukla mann'ı türkçeye adetten değil sevdiğinden, sevdiğimizden.. hesse'nin birçok yazısında ve mektubunda karşımıza çıkıyor, bizi saygı duruşuna davet ediyor sanki..

    -bir yenilgiyi mi örtbas etmeye çalışıyorsunuz acaba?
    -ben ben sadece hımm..
  • türk edebiyatı'na en bariz etkisi orhan pamuk'un cevdet bey ve oğulları'nda görülür. cevdet bey ve oğulları yazıldığı dönemin tarih ilgisini yansıtır biçimde, bir türk ailesinin yaklaşık 50-100 yıllık tarihini konu almıştır. konu seçimi, hatta gerçekçi üslubu açısından neredeyse mann'ın buddenbrooks adlı, 19. yüzyıl alman ailesini konu aldığı romanını andırır. dahası her iki yazar da kendi aile ve çevrelerinden yola çıkmıştır. iki yazarın öykü denemelerinden sonra ilk romanıdır. mann'ın buddenbrooks'u çok çabuk başarı kazanmıştır; orhan pamuk'un bir süre daha sabretmesi gerekmiştir.

    bu konuda, iktisatçı mustafa özel'in dergah dergisine yayınladığı karşılaştırmalı eleştiri yazısı dikkate alınabilir.

    ayrıca:
    (bkz: #8986424)
  • ortaokuldan terktir. cagdas insanin hayat mucadelesini yorumlamasina arti olarak natur ve geist ana basliklari altinda insanin fiziksel, pratik, isgudusel yorumuyla akil, ruh, entellektuel yorumu arasindaki amansiz yarisi dillendirmistir. ornegin bu geist denen kavram ya da entellekt kaygi insanda zayifliga, cokuse, hastaliga ve hatta olume yol acarken, bu naturalist, siki tasagina denk, munevverlikten uzak yasam insana saglik, afiyet, canlilik, yasama sevinci getirir tezini savunmustur. misal bunu bilen aydin kimse o agustos bocegi zihniyetine gipta ile bakarken, bir yandan da entellektuel artist kimliginden dolayi kendini ustun gorur. romanlarindaki tonio kröger gibi protagonistler de ayni kaygidan muzdariptirler. schiller de goethe'yi kiskanmistir. ben de damdaki kemanciyi kiskanir, otelin animatorune gipta ile bakar sonra da bunlara bok atar dururum.
  • "büyük sanatçılar aslında hastalıklı kişilerdir." tespitine katıldığım yazardır.