şükela:  tümü | bugün
  • 1960 yapimi bir francois truffaut filmi.
  • sir elton*'un yetmislerdeki "don't shoot me i'm only the piano player" albumunun bu filme nazire oldugu soylenir..*
  • francois truffaut'nun en cok eglenerek yaptigi ve gisede en buyuk hayalkirikligi yaratan filmi oldugu soylenir; sahnelerin kesilip araya baska sahnelerin girmesi, hikayenin oradan oraya atlamasi, final sahnesinin cekilecegi gun orada olan oyunculara gore senaryonun degistirilmis olmasi gibi sebeplerden takip etmek guctur, elestirmenlerin begenmesine ragmen gisede basarisiz olmustur. final sahnesini begenmemis olmama ragmen, filme, ozellikle

    -spoiler-

    "anam su an dusup olsun ki..." lafi uzerine sahnenin kesilip, dusup olen kadinin gosterilmesine,
    piyanistin, karisini yalniz birakmamasi gerektigini kendine tekrarlayarak odadan kacisina,
    bir de bardaki tartismanin anlamsizligini anlatmak isterken piyanonun basina gecisine

    -spoiler-

    bayildim.
  • (bkz: framboise)
  • truffaut'nun en oyunbaz, anarşik mizaha sahip filmi insana bir yandan godard'ı diğer yandan woody allen'ı hatırlatır. belki genç charles aznavour'un kadınlarla yanyana yürürkenki tipinin ve düşüncelerinin woody allen'a benzemesinden. esas kadın ise marie dubois'dır.
  • 1960 yılı mahsulu fransa yapımı bir françois truffaut filmi. david goodisin down there isimli romanından uyarlanmıştır. shoot the pianist ve/veya shoot the piano player olarak da bilinir.

    charlie kohler her gece aynı barda çalan bir piyanisttir. aynı barda garson olarak çalışan lena kendisine deliler gibi aşıktır. bir gün kardeşi chico peşinde iki gangster ile bara gelir, kardeşinin kaçmasına yardım eden charlie gangsterlerin yeni hedefi olur. garson lena ile yakınlaşan charlie, beraber yaşadığı küçük kardeşi fido'nun gangsterler tarafından kaçırılmasından sonra harekete geçmeye karar verir. olaylar gelişir.

    truffaut'nun ilk dönem işlerinden. kalburüstü senaryosu ile dikkat çeken, usta işi kurgusu ve spontane gelişen oyunculukları ile truffaut filmografisi içinde kendi adıma her daim özel bir yer tutan film.
  • charlie'nin monologları oldukça eğlencelidir, bazen kendi sözünü bile dinlemez. ayrıca filmle ilgili şöyle güzel bir detay da vardır:

    --- spoiler ---

    filmin sonunda charlie kardeşinin karlar arasındaki evine geldiğinde ilk aynaya bakmaya gider, baktığı aynaysa kırıktır; arka planda da olsa charlie'nin yüzünü kırık aynada görürüz. kırık ayna truffaut'nun bilinçli tercihi midir bilinmez ama devamında olacak olaylar için güzel bir detay, foreshadowingtir.

    --- spoiler ---
  • godard etkisini kendimce en cok hissedebildigim, truffaut'nun 60 senesinde cektigi ve kendisini gise basarisizligi nedeni ile daha ciddi filmler yapmaya iten ikinci filmi. kabaca, yeni dalgadaki hic bir yönetmenin kendilerindeki etkisini inkar etmedigi hitchcock tarzi film noir unsurlarinin hafif absürt bir espri anlayisi ve agir melodrama atmosferi ile birlesmesi ile olusmus film bende hafif bir kopukluk hissi yaratti. kisisel yüzeysellik ve zevklerin de etkisi ile, aslinda sadece bazi kisimlarin digerlerinden daha ilgi cekici bulunmasindan dogan bu kopukluk hissi filmin genelinin olumsuz bir izlenim birakmasina neden olmuyor ama. bunun baslica, ama bunlarla sinirli olmayan sebepleri charles aznavour'un performansi ve filmin stili. aznavour cekingen ve celiskili karakterini olabildigince basarili bir sekilde oynuyor ve izleyiciyi de bu sekilde kendisine inandiriyor. özellikle voiceoverli sahnelerin ictenligini mimikleri ile kuvvetlendirmesi sahneleri hem icerik hem de görsel olarak özgün kiliyor. tabi bunu woody allen veya wong kar wai'den önce yaptiginin da göz önünde bulundurulmasi önemli. filmin diger öne cikan özelligi de görsel ve isitsel kismi. zamani icin popüler sinemada deneysel sayilan bir cok kamera hareketi ve tekniginin kullanildigi film, gerek gercek mekanlarin kullanimi, gerekse de herhangi bir standart ve tek düzelik icermeyerek adeta standartlarin disina cikmak istedigini belli ediyor yönetmenin.
  • film-noir olarak göremediğim film.bence daha çok drama gibi olmuş.karışık konusu, ve belki de charles aznavour un oyunculuğu bunda etkili oldu.bir piyanisti iyi oynamış ancak bir film-noir baş karakteri bence olamamış.
    bunların dışında filmde beni eğlendiren olay bobby lapointe nin framboise performansıydı.
  • françois truffaut’nun 1960 yılı yapımı siyah beyaz filmi tirez sur le pianiste. türkçe adıyla “piyanisti vurun” . françois truffaut bize 400 darbe’nin siyah beyazlığıyla geliyor. filmdeki içsel konuşmalar, kullanılan müzikler, fransa panaroması yerli yerinde. truffaut’nun amaçladığı bu bir nebze.

    truffaut’nun yeni dalga ile birlikte kendi filmlerinde kullandığı teknikleri göz önüne bulundurduğumuzda karakter merkezli bir seyrin olduğunu görüyoruz. piyanisti vurun’da piyanist edouard seroyan’ın (charles aznavour) –bir şekilde- dahil olduğu oyuna tanıklık ediyoruz. bir kafede piyanistlik yapmakta ve hırslarıyla gelmek istediği noktayı görüyoruz. ama bu iş seroyan’ın düşündüğü gibi kolay olmayacaktır. zira kendisinin utangaçlık üzerine aldığı kitaplara rağmen bunun üstesinden gelememesine, sevgisini, nefretini, tepkisini kendi bireyselliğinden veremediğine tanıklık ediyoruz.

    “tu sais bien. quand je te détesterai, je mettrai ma casquette !“

    “çok iyi biliyorsun. senden nefret edince, kasketimi giyeceğim !”

    sinemada amerikanizm’e göndermeler de mevcuttur. truffaut’nun bu yönünü hemen hemen herkes bilir. kendisi bir düşünceyi kendi seçtiği karakterlerinin sıradan yaşantılarından sıradan anlarında verir.

    tirez sur le pianiste’teki karakter ilişkilerine baktığımızda kopuk aile bağlarına, toplumdaki sosyal çözülmelere gitmemiz mümkün. fido, antoine doinel’den sonra yine sefaleti, ilgi yoksunluğunu temsil eder. fido ise fidele kökünden gelir, yani fransızca sadık. lena; bize ilgisiz ve sevgisiz bir kadını; edouard savaşı, içselliği; theresa, yitirilişi; clarisse şehveti, arzuyu; plyne ise depresifliği, toplumun sert yönünü, bıçak ve üzerinde olmayan kansa edouard’ın piyano ve gelecek resitalleri için neleri göze aldığını yansıtır. biliyoruz ki edouard’ın aslında korkak ve çekingen bir mizacı var. ernest ve momo ise baskıcılığı, kıyafetleri ve içtikleri pipoyla da rahatlığı ve yaşantılar arasındaki uçuruma bırakır bizi.

    “beni sevmemeye başladığında, bunu söyle !”

    boby lapointe‘in framboise performansı müthiştir. “avanie et framboise” şarkısı filmi hicivsel kılar. 1960’ların dünyasındaki yaşamlardan bir kesit vardır film boyunca. yaşantılar ve 1960 dünyası mantalitesi… fransız bürokrasisinin topluma verdikleri ve gelişen avrupa modeli de filmden alabileceğimiz diğer paydalar. film yer yer boğucu olabilmekte. bunu söylememiz gerekir. filmin kısmi boğuculuğu senaryosundan değil, senaryo metnini okudum, bizim sonuca giderken karşımıza hayal kırıklıklarının çıkması. beklentilerin yüksek tutulmaması elzem. bu, truffaut’ya yapmış olduğumuz bir saygısızlık değil, aksine truffaut’nun düşüncelerine set çekmememizden.

    “….bıktım, anladın mı? bıktım! bu bir artiste göre hayat değil. olası ki gerçek bir artist değilim. ama öyle sanılmasına ihtiyacım var. öyle olması için de çabalıyorum. fazla bir şey de istemiyorum !!

    seninle yaşamak için eğer sabrın gerekmediğini sanıyorsan yanılıyorsun. bir senedir piyano sohbetin çok güzel. sana hemingway hakkında ne düşünüyorsun diye sorulursa: …öyle görünüyor ki bütün plaklarımın koleksiyonunu yapıyor… ve falanca resitalimi sevmedi! ve filanca, falancaya şu an ki en büyük piyanist olduğumu söyledi. ama, benim şunu kabul edip bunu reddeden bir halim mi var? dupont benim için ne düşünüyor? kapıcı beni televizyonda gördü mü? aman tanrım! her şeyi on defa tekrarlıyorsun. sanki ilk defa işitiyormuşum gibi mi yapmam gerekiyor? bunun bir yaşam şekli olduğuna inanıyor musun? uzun sürede bunun biraz sıkıcı olduğunu düşünmüyor musun? senin daha iddialı ve dehandan daha emin olmanı tercih ederim. hiç değilse, böyle, huzur içinde olacağım !!..”

    truffaut’nun siyah beyaz ile dinginliğini bulmak mümkün. ikili yaşamlardan dahası var: müzikal gösteriler, insanların birliktelikleri, kendi içinde kendi derecesini yakalayan bir film tirez sur le pianiste. siyah beyaz film severlerin keyif alarak izleyeceğini umuyorum.