şükela:  tümü | bugün
  • türkiye işçi köylü kurtuluş ordusu'nun kısaltılmışı. (dogu perincek tayfasının yetmişlerdeki örgütü olan tiikp (türkiye ihtilalci işçi köylü partisi) ile karıştırılır nedense zaman zaman).
    ibrahim kaypakkaya tarafindan 1972 yılında kurulmuştur.
  • özellike tunceli de faaliyet gösteren örgüt.
  • artık varolmayan isim. örgütün yeni ismi hko olmuştur.
  • karadeniz daglarinda da gezen igrenc kokulu hayvan grubu.
  • (bkz: sikko)
  • sikko tikkylere denir.
  • tkp/ml'nin tarafından doğrudan yönetilen, tkp/ml'nin politik-askeri kanadıdır.
  • 21 ocak'ta şişli'deki kurtuluş ilköğretim okulu'nun kapısına “ermeni soykırımının hesabını soracağız - tkp/ml-tikko” pankartı asmışlar.

    http://www.kronikmuhalif.com/…w.asp?page=1&c_id=285
  • seneler evvel, alibeyköy'de geceye doğru değilse de bir akşam, hava esintili, kalabalıktan oluşan mecburî misafirliklerden birindeyim. benden kaç yaş küçük olduğunu bilmediğim kara kuru bir kız çocuğuna bir şeyler anlatıyorum. kalabalıkaki gürültü had safhada her grup başka bir şey konuşuyor, o an en anlaşabildiğim kafa bu kız çocuğunun kafasıydı da, ben de bu yüzden ona bir şeyler anlatıyor değilim, bendeki can sıkıntısı öyle bir noktaya ulaşmıştı ki, kalabalıkta boğulacak noktadaydım, en azından içimi ferahlatan bir saf insan sesine ihtiyacım vardı belki de. mesele anlaşabilmek değil zaten, karşılıklı menfaatlerin örtüşmesi yani gerçek hayattan apartılmış hikayemize yedirirsek, iki mahçup gencin kalabalıkta bir şeyler paylaşması. ama onun mahçubiyeti benimkinden daha ötelerdeydi, zira zaruret onu benden daha gerçek kılıyordu. benimkisi aslında ziyadesiyle <oldum olası> tatsız tuzsuz biri olmamla alâkalıydı, ben daha içten pazarlıklı ama temiz kafaydım, daha kirlenmemiş, eğriyi doğrultmaya, doğruya da kuşkuyla yaklaşmaya yetecek benzinim yoktu. benzin deneyim. benimkisi şımarıkça ve suni bir mahçubiyetti, onunkisi doğal.

    şenlik dağıldı bir acı yel kaldı bahçede yalnız misali, herkes gitti ve geriye bana o kızın hâlâ altına işediği gerçeğini anlatan zatı muhterem kaldı yalnız. meğerse kızın mahçubiyeti ondanmış, ondan herkesten çekinirmiş. tamam da benden niye çekinmedi, ben altıma işeyen bir genç değildim, yukarıda da dediğim gibi, mahçubiyetim de gayet boktandı. sonra kızın anasından babasından söz açtılar, baba çok işkence yemiş eski tüfeklerden, fırsat buldukça orduya sövdüğünü o gece ben bile kalabalıkta işitmiştim, anne ise farklı mezhepten olduğu için ilkin erkek tarafı tarafından horlanmış, yoksulluktan sıkıntılı bir evliliğe evet demiş. daha sonra defalarca o kadınla ilgili bana bir şeyler anlatıldı, kocası, yani bizimkinin babası işten mi ne atılmış, kadın da zor koşullarda çalışmış, sürünmüş adeta. kepaze bir yaşammış onlarınkisi, evin ne düzeni varmış ne de bereketi. bir kere bereket kaçmayagörsün, onu yeniden çağırabilmek güç bir iş. adam saldıkça salmış, kadın da mecburen daha fazla çalışmak zorunda kalmış, falan vesaire. işte bire bin katın, bine on bin. ne çektiler bilmiyorum, bana anlatılanları aktarıyorum.

    kepaze yoksulluğun ortasında bilhassa baba tarafından siyasî bir bilinçle yetiştirilen bizim kız çocuğuyla ilgili duyumlarım da oldu, anasını anlatanlar, haliyle kızından bahsedecekti, değil mi? okulu bırakır gibi olmuş, babasının nihayete erdiremediği devrim idealinin peşinde koşmaya başlamış, kaçıp kaçıp eylemlere katılırmış, gece-yarıları polis otosu getirirmiş eve, anası "allah belasını versin ne işlere karışıyorsun sen?" derken, babası "helal kızıma" diyormuş. bunlar hep miş muş, gördüğüm şeyler değil, sadece duyduğum.

    rıfat dağ'ın bir incelemesinde okumuştum diyarbakır kapsamında zorunlu göçlerde (bölge-içi göç) kimi arada kalmış çocuklarda belli bir yaşa kadar alta işeme sendromu görülmüş. göçün kapsamının genişlemesi ve ekonomik sıkıntıların artışı, bizim kızda da böyle bir araza sebep olmuş olabilir. bilemiyorum, şu an tam kestiremiyorum, bunun için birçok etken olması gerektiğini bilecek bilinçteyim ancak yine de belli yaşa kadar altına işeyen bu kızın yoldaş olup devrim peşine düşmesi, içinde bulunduğu zorlu yaşam koşullarının da etkisiyle, çevresindeki bir çok kişiye daha eğreti geliyordu, en azından anlatılanlardan çıkardığım buydu. öyle ya, anlatanlara göre "yiyecek ekmekleri yok, ülke meselesine atılıyorlar<dı>!" buradan şöyle gerzek bir sonuç çıkıyor: bir halk devrimini ya da ülke çapında köklü bir yapısal değişikliği arzulayabilmeniz için ekonomik durumunuzun iyi olması gerekiyor! katalan örneği falan demeyin, kızamığa kabakulak muamelesi olmaz, taş yerinde ağırdır.

    her neyse, toplumun zaten hassas olduğu bir konuda, bu denli polisli molisli, devrimli mevrimli, komünistli momünistli işlere bulaşan genç bir kız, örtülü ya da örtüsüz dinsel ve milliyetçi muhafazakârlığın bir tür kültür demirbaşı hatta belirleyici kimliğin bir parçası olduğu bir ortamda hoşgörüyle karşılanmıyor; aksi olsa şaşırırdık, yiyecek ekmekleri de yoktu hem, dediğim gibi halkta "önce ekmeğini kazan sonra büyük davaların peşine düş" gibisinden bir yerleşik inanç oluşmuş. bu inanca müteakip salt kendini kurtarmaya adanmış yiğitlerle kendisini davasına adamış yiğitler arasında, "her şeyi hiçten saymayı" değerleri hiçten saymakla eşitleyen rus nihilistlerinin "dava" peşinde koşmayı "değersizlik" olarak gören muhafazakâr ruslarla arasında meydana getirdiği uzlaşmazlığı andıran bir gerilim oluşmuş durumda. hal böyle olunca, bizim din muhafazakârlarının ve ülkücülerin dava peşinde koşması ile radikal sol gruplara köşesinden bucağından katılan yoksul yiğitlerin dava peşinde koşması arasında, "dava peşinde koşma" nezdinde solcular için müspet bir hiççi adanmışlık duygusu farkı ortaya çıkıyor.

    bizim kız gibi nice sol görüşlü yiğidin davası ile örneğin milli görüşçü, nurcu ya da ülkücü yiğitlerin davası arasında dünyayı değiştirme arzusu, beraberinde içinde yaşadığı mikro çevreden de (aile ve etrafı) nefret etme temayülüne dayanan bir tür uçurum yaratıyor. "dava farklı ama adanmışlık duygusu aynı" diyemiyorsun, çünkü biri zaten toplumun büyük bir bölümünü büyük ölçüde devlet ve millet politikası nezdinde sürekli beslemekte olan bir tedrisatın aşırı ucuyken, diğeri mikro ve makro ölçüde tümüyle değersizleşmiş, ailesi başta olmak üzere onu o eden her kimliği red etmeye zorlanmış bir biçimde uçuruma yuvarlanmış birini temsil ediyor.

    "dava farklı ama adanmışlık aynı" yok işte öyle değil; mezhep faktörü, ırk faktörü, ekonomik statü faktörü vs. hepsi tek bir neticeyi besliyor: değersizleşme ve bir şekilde değerleri olanlardan nefret etme, dava gereğince, an gelip de aile fertlerini bile havaya uçurabilme eşiğini çoktan geçme. sizi siz yapan hiçbir şeyin olmaması ne demektir bilir misiniz, ancak dışarıdan bakıldığında görülebilecek türden rezil bir yoksulluğun ortasında büyük dava sözleri işte o hiçbir şey süngeriyle çekilmiş suyun eski boşluğunu doldurmaya yelteniyor. bedenine hakim olamayan gencecik bireylere böylesine büyük sloganlar attıran değersizleşme baskısı, zaman içinde kaybedecek hiçbir şeyi olmayan ölüm makineleri doğuruyor. kızın ardından örgütteki arkadaşlarının internete yazdığı gibi "davadan kaçınmayan, öne atılan, her işi yapmak isteyen, gözü pek bir yoldaştı" ama yazmıyorlar ki "içinde doğduğu ve yetiştiği sistem onu o biçime soktu, oysa o başka biri gibi olabilecekken, o olmayı tercih etmiş biri değildi, o buna mecbur kaldı." bunu yazamazlar, çünkü geride kalanlar da bir gün kendi başlarına gelebilecek olan şeyi değersiz kılamaz, bu yüzden sanki "başka türlü bir yaşam alternatifi mevcutmuş da, onlar bu yolu yani ölmeyi seçmişler" gibi davranmaya mahkumlar. sistemin en büyük günahı da bence bu, karşıtlarını kendilerini yok etmeye programlayabiliyor, dahası bunu sanki onlar istemiş gibi onlara kabul ettiriyor. zeitgeist bu türden kabul ettirmelerle işini yürütür, insanlar mecburen dahil oldukları bu oyunda "sanki başka türlü manevra kabiliyetleri varmış da, onları kullanmıyorlarmış gibi" davranmaya alıştırılır, böylece dava hiç zarar görmez. bir kere dünyaya gelmiş olduğunu varsaydığımız insanın dava için yok oluşunu dalga geçer gibi bambaşka bir coğrafyada (isviçre'de) "yoldaş ölümsüzdür" diye kutlayan bunca insanın varlığı sosyal evrimin de kanıtı. dava adamları içinde koşulların daha fazla sıkıştırmış olduğu kişiler seleksiyona takılıyor, ayakta kalanlar isviçre çikolatası yiyerek yitip giden dava arkadaşlarına selam duruyor, örgütte ve ideolojide herkesin bir rolü vardır değil mi? peki, o rolü dağıtan kim? zamanın ruhu. birileri diğerlerinden daha az talihsiz olabilir, öyle mi? "öyle" olduğu varsayılıyor.

    sonra bir gün yine içinde bulunmaktan hoşlanmadığım bir toplaşmaya "mecburen" çağrıldım, bir nişan törenine. bizim eskinin türlü etmenlere dayanan belli bir yaşa kadar altına işeme sorunundan mustarip kızı, yeni devrimci kızımızın nişan töreni! mişler muşlar ve bir akşam saçma paylaşımlarımız bir yana, hakkında hiçbir şey bilmediğim bir insanın nişan töreninde ne işim var ki, diye düşünmeme fırsat kalmayacak çeşitlilikte bir törendi. açık söyleyeyim, tören katılımcıları hiç hoşuma gitmemişti. ne insan seçerim ne yemek ama istediğim yerde ve istediğim insanlarla birlikte olmayı istemek de en doğal hakkım. gideyim, gitmeyeyim, biraz daha bekleyeyim falan derken, kız göründü. kırmızılar içinde kemikli bir surat, nerede yıllar önceki karakuru kız, nerede albenisi, metrosu, çokoprensi olan bu kız. hakikî çokoprensi de yanındaydı, zira bu bir nişan töreniydi, doğal olan buydu. geçen zamana nispetle kız acayip olmuştu, belki de benim o boktan organizasyon içinde, tıpkı seneler evvel kalabalık ortamdaki saflık arayışıma benzer bir arayışıma cuk diye oturmuştu, hem de aynı beden ve kafa, serpilmiş sadece.

    ne yalan söyleyeyim, şimdi bu kadar güzel şeyler söyleyince o geceki haline ilişkin, bir an abarttığımı düşündüm. evet abarttım. çünkü nişan töreni, insanların sinerjisi, özel kıyafetler, makyajlar falan, bunlar hep bana insana kendisini iyi hissettirecek şeylermiş gibi geliyor. derde ilaç olması bakımından müspet sonuçlara varıyor. ama placebo olduğu da unutulmamalı, insanın bir an gelip de iyi ve mutlu hisettiğini düşünmesi, onun gerçekten o an için iyi ve mutlu hissettirdiğini göstermez. çünkü histe sanı, sanıda da his diğer bütün etmenleri ortadan kaldırmaya yeter. bir an kendini mutlu hissedersin ama o an gerçekten mutlu olup olmadığını ölçebilmen için, bu etkinin neden olduğu mutluluk kabuğunu kırıp, kendine dışarıdan bakabilmen gerekir. kız o törende kendisini mutlu ve iyi hissediyormuş gibi geldi bana ama ne tuhaftır ki, aynı kızın "kendisini mutlu ve iyi hissediyormuş gibi" göründüğüne başka bir fotoğrafında, hem de çok alâkasız bir fotoğrafında denk geldim: arkası sarp kayalıklara, kara kuru topraklara bakan bir uçurumda oturuyor, üzerinde koyu yeşil ve kahverengi karışımı bir gömlek, ayağında bot, bacağında aynı renklerden bir şalvar, çıplakken güzel göründüğüne inandığım bacakları arasından sol omzuna silahı dayamış. devrim ümidi onu dağlara taşımış. tek bir kare aldatır, bazen ardı-sıra kareler de aldatır ama ümidi olduğu için belki de, tıpkı nişanındaki gibi mutlu göründü bana. kırmızıları bırakıp kahverengilere, medeniyetten dağlara geçişin başka okuması olmasa gerek. keza kendini mutlu ve iyi hissettiğini düşünmenin ne derece aldatıcı olabileceğini, dahası herhangi bir hissin aldatıcı olup olmadığını sınayabilmenin yolu yok, deneyimlemek bu konuda yeteri kadar açıklayıcı. tek bir kare gibi, tek bir his de aldatır, deneyimlediklerinizi gözden geçirin, demek istediğimi anlayacaksınız.

    söz konusu fotoğrafın kullanıldığı haber kızın jandarmayla girdiği çatışmada öldüğünü bildiriyordu. miş muş'la kalmadım internette şöyle bir arama yaptım, yığınla cenaze fotoğrafına ve ideolojik savunma mekanizmasının işletildiği bildirime denk geldim. ne yalan söyleyeyim, aklıma ilkin düşünce sisteminin her bir damarına zerk edilmiş kuşkuculuğun önünü kesen ideolojik tutuma karşılık uydurduğum homo inspiens'liğin acımasızlığı değil, daha sade ve insana özgü gördüğüm iki şey geldi: kızın taze bedeninde çişini tutamama arazı şeklinde kendini belli eden sosyo-kültürel ve psikolojik yürek ağrısı ve ona "mutluymuş gibi hissettiren" nişan güzelliği. binlerce kez tekrarlayabiliriz insana özgü hiçbir şeye yabancı olmadığımızı, eyvallah, ancak tkp/ml-tikko sağ olsun, insanın kendisini ortadan kaldırınca insana yabancı olup olmadığını düşünebileceğimiz bir şey de olmuyor haliyle. can sıkıcı bir entiri.