şükela:  tümü | bugün
  • hep ayni gozluk dolasiyor filmlerinde *. mesela gecen philip seymour hoffman*daki, simdi kuzen mark *taydi.
  • renkleri, muzikleri, karakterleri, hikayeleriyle sanki klasik bi amerikan filmi izleyeceginizi dusunurken, kendine ozgu inanilmaz sert ama aslinda sert oldugunu da pek caktirmadigi icin izleyicisini beklenmedik yerlerde cok fena savunmasiz yakalayan film anlatimiyla cok carpici filmlerin yonetmeni..
    safiyane, naif bi umutla bir seyler de iyiye gitsin, duzelsin, kotuler kaybetsin, iyiler sonunda mutlu olsun istersiniz, hicbiri olmaz, kocaman bi bosluk ve caresizlikle kaliverirsiniz filmin sonunda..
  • başka bir zamanda ve yerde (mesela avrupa'da) doğmuş olsa pekala çok sıkı marksist olabilirmiş bu adam. böylesi de iyi gerçi, gönüllerin marksisti kendisi.
  • happiness ve storytelling filmleriyle -biraz da tesadüfen- tanıdığım ve tanımaktan mutlu olduğum bir yönetmen. klişelerden yola çıkıp şaşırtmayı seven bir yönetmeni izlemek oldukça iyi geldi bugünlerde. takip edeceğim kendisini.
  • piçin önde gideni. bunu life during wartime'ı izleyince daha iyi anladım.
  • (bkz: #31654698)
  • naif bir hikaye anlatır gibi söze başlayıp son derece dobra, rahatsız edici olmaktan çekinmeyen, aksine bunu arzulayan bir tavra bürünen filmlerin yönetmenidir. tabular ile sosyopsikolojik ve patolojik zaafların üzerine, provokatif sayılabilecek ama bunun adına sanatının beslendiği meddahlığı elinden bırakmayan bir tavırla yüklenir.

    bir fikri olduğu gibi sunmanın peşindeki bir mesaj kaygısındansa izleyiciyle film arasında cereyan eden bir tartışma dinamiği kurar adeta. didaktik bir anlatıdan çok çırılçıplak bir gözlemcilik ürünüdür filmleri. kaçılmaya çalışılan gerçek sorunları, zararlı damgası yemiş ve toplumca görünmeyen bir karantinaya alınmış gerçek kimseleri toplumsal ve bireysel savunma mekanizmalarının göz yanılgılarından uzak bir anlatıyla cevap aramaya kalkışmadan bir problem olarak izleyiciye sunar. yüzleşmeci bir hava hakimdir bir yandan.

    diyaloglar filmlerinin neredeyse her şeyidir. hüzün içinde seyreden bir diyaloğun ortasına kütlece ağır bir gerçeği çekinmeden koyuverir. meteor etkisi yaratan bu gerçek diyaloğun evrimini başkalaştırır. filmler her an bir süper ego boşluğu yakalayıp delip geçerek sızmanın peşindedir adeta. bundan kaynaklı anksiyete ise yönetmenin görsel yeteneğiyle kendine has tatmin edici bir biçime sahip olur.

    karakterlerinin tüm uç yaratısıyla ve diyaloglarının absürt içeriğine karşın durgun yapısıyla kendisinden bir wes anderson tadı almak da mümkündür.