şükela:  tümü | bugün
  • john locke tarafindan, thomas hobbesun dogal hukuk fikirlerinden yola cikilip bunlar uzerine gelistirilmis kavram. bu, daha sonralari benjamin franklin ve john adams gibi amerikan devrimi onderleri ve sonralari da her iki tarafin etkisiyle jean-jacques rousseau tarafindan kullanilan bir kavram olagelmistir. rouuseau, fransiz devrimi ile ilintilendirildigi ve kitabina "du contrat social" adini verdigi icin fikir babasi gibi gorulur. kavramdaki anafikir, insanlarin birbirlerine zarar verme icgudulerine karsin bir arada yasamaktan daha iyi uretim, daha basarili kaynak paylasimi gibi sebeplerle daha fazla cikar elde ettiklerini gorerek once toplum, sonra devleti olusturmalari (ibni haldun'a selam olsun buradan) sayesinde ortaya cikan dogal hukukun yetmemesidir. bu durumda, yoneten ve yonetilenler arasinda bir toplum sozlesmesi yapilir. buna gore yoneten adil olacak ve hukukla kendini baglayip denetime acik olacaktir; yonetilenler ise yonetici kanunsuz ve adaletsiz davranmadikca itaatkar olacaktir. locke'un ve hobbes'un dogal hukuk donemleri (ki burada bir stoik hukuk kavrami degil bir insanlik asamasi soz konusudur) rousseau'nunkinden farklilik gosterir cunku rousseau, insanlarin ev nedir, kiyafet nedir, calismak nedir, kanun nedir bilmedikleri donemi bir altin cag, asla geri donulup tekrarlanamayacak bir mukemmellik seviyesindeki donem olarak algilar. saskin fransiz hayatinda hic kirda yuruyus yapmadigindan onu bu konuda mazur gormek gerekebilir...
  • düşünsel temellerine bir gerekti bu teorinin ve atıldı da:
    (bkz: örümcek adam)
  • bu kurama göre, insanların toplum halinde yaşamadan önce doğal hal diye ifade edilen durum içinde, kendi hallerine terk edilmiş olarak yaşadıklarından, aralarında sürekli ilişkilerin ve bu ilişkileri düzenleyen nizamın yokluğundan bahsedilir. bu kuramın elbette ki modası geçmiştir. toplum sözleşmeciler insanda bütün toplumsal hayatın dayanacağı ne gibi içgüdülerin mevcut olduğuna dair sorudan hareket etmişlerdir.
  • genelde adı rousseau ile birlikte anılmasına rağmen, aslında toplum sözleşmesi (bkz: sosyal sözleşme)'den ilk defa bahseden "pactum" adıyla cizvit ispanyol düşünür suarez'dir. suarez 17.yy başlarında, dağınık bir toplum sözleşmesi kuramı oluşturmuştur; rousseau ise bu kuramı düzenleyerek 4 kitapta toplamıştır.

    sözleşme eşit bireyler arasında yapılacağından, başlangıçta herkesin eşit olması ve kral toplum tarafından seçildiği için krala hesap sorma ve direnme haklarının doğması bu kuramdan çıkan önemli sonuçlardır.

    ancak en önemli sonucu, kralı tanrı'nın değil insanların seçmiş olduğunun ve dünyevi dünyanın yaratıcısının tanrı değil insan olduğunun kabulu, dolayısıyla skolastik anlayışın terkedilmesidir. bu da moderniteye geçişin temelini oluşturmuştur.
  • hukukta "genel irade kuramı"na tekabul eden felsefi goruş. bu kurama göre hukuk bilincli bir iradenin ürünüdür fakat bu irade ne tanrıdan ne de belirli bir kişi ya da kişiler toplulugundan gelmektedir. bu irade , toplum sözleşmesi sonucu oluşan "genel irade" dir. peki bu irade nasıl dogdu? yukarıda da anlatıldıgı gibi insanlık öncelikle -altın cag diye bahsedilen- varsayımsal anarşi doneminden geçti. bu donemin özelliklerini kısaca özetlersek : butun insanlar eşitti , dogal eşitsizliklerin (ırk,renk..) bir onemi yoktu fakat ilişkilerin devamlılıgı da yoktu bu yüzden insanlar hukuka ihtiyac duymadılar. fakar herhangi bir egemenligin de bir guvencenin de bulunmadıgı bu ortamda insanlar "sosyal sözleşme" ile toplum'u kurdular. (ahmet abi gel sosyal sözleşme imazlıyoruz...) fakat böylece dogal eşitsizliklerin önemi arttı (kölelik vs..) toplumsal eşitsizlikler ayyuka çıktı ve bir "siyasal sözleşme" yapılması zorunlulugu dogdu (yeter amugagoyim sözleşme de sözleşme..). bu siyasal sözleşme ile dogal haklarımızın tamamını genel irade'ye bırakmış olduk (rousseau'ya gore toplumun %51i) ve genel irade de bizim için hukuk'u oluşturdu.

    bir hukuk'a giriş dersinde daha goruşmek üzere..esen kalın.
  • temelde devletin varlığını haklılaştıran, nasıl ortaya çıktığını açıklayan ve bunu yaparken de yönetenlerle yönetilenlerin karşılıklı sözleşmesi sonucu birbirlerini yükümlü kıldıklarını ileri süren bir tür teoridir.

    yönetenlerle yönetilenlerin karşılıklı sözleşme yaptıklarını varsaydıkları için kurgusaldır. bu kuramlar kendi dönemini eleştirerek daha iyi bir dünya özlemini dile getiren ütopyalarla benzerlik taşır.

    john lockeun toplum sözleşmesi kuramına baktığımızda ise, devleti haklılaştırıp devleti görürken devletli bir toplum modelini öngörür, fakat bu devletçi değildir. nedeni ise devlet ancak bizim, yani yönetilenlerin rızaları olduğu, devam ettiği sürece vardır. aynı zamanda mülkiyet hakkını savunmuş, mülkiyet hakkının korunabilmesi için toplum sözleşmesinin gerekli olduğunu belirtmiştir.

    thomas hobbes ise sözleşme teorisini ortaya koyarak, siyasi iktidarın nedenini tanrısal olmaktan çıkarıp insan aklına bağladı. devlet otoritesine boyun eğilmezse herkesin çatışacağını, bununda anarşizme neden olacağını savunmuştur.

    j. j. rousseau ise devletin özgürlükleri korumasının yeterli olmadığını, devletin özgürlüğün ortamını yaratmak zorunda olduğunu ve yeri geldiğinde sözleşmenin iptal edilebileceğini öne sürmüştür. temel unsurun adalet olduğunu ve devletin eşit derecede özgürlük tanıması gerektiğini söylemiştir fakat mülk sahipleri her zaman iktidara daha yakın olmuşlardır.
  • özüne ilişkin olmayan şeyler bir yana bırakıldığında, rousseau, toplum sözleşmesini şu sözlere indirgemiştir: "her birimiz kendi kişiliğimiz, ve gücümüzü, genel iradenin yüce yönetimi altına veriyoruz ve her toplum üyesini somut olarak, bütünün bölünmez bir parçası olarak kabul ediyoruz”

    (bkz: devlet)
  • "toplumsal anlaşmanın amacı, bu anlaşmayı yapanların korunmasıdır. amacı isteyen araçları da ister ve bu amaçlar birtakım tehlikelerden ve kayıplardan ayrı değildir. kendi yaşamını başkalarına zarar vererek korumak isteyen biri, gerektiğinde kendi yaşamını onlar için feda etmek zorundadır. yasa, kendisine tehlikeye atılman gerekiyor dediğinde yurttaş tehlikeyi hesap etme durumunda değildir ve hükümdar kendisine, vatan için ölmen gerekiyor dediğinde ölmesi gerekir yurttaşın; çünkü o zamana kadar güvenlik içinde yaşaması bu koşullarla mümkün olmuştur ve artık yaşamı sadece doğanın bir armağanı değil, devletin bazı koşullarla vermiş olduğu bir armağandır."

    jean-jacques rousseau'nun "yaşama ve ölme hakkı" bölümünde yazdığı bu kısım iki açıdan ilginç. burada anlattığı yapı, yurttaştan beklediği teslimiyet ve sorgusuz sualsiz kabul etme zorunluluğu, o yıllarda batıda güçlenen akılcı modern devlet anlayışına ters düşüyor. bu mantığın benzerleri daha çok eski tip devlet anlayışında görülebilir. din temelli devletlerde ya da örneğin mısır gibi, iktidarın aynı zamanda tanrı veya yarı tanrı olarak görüldüğü sistemlerde vardır bu anlayış. bu paragrafın düşündürdüğü ikinci ilginç nokta ise, aslında akılcı modern devlet anlayışının da pek çok açıdan aşağı yukarı kadim mısır'daki devlet geleneğinin aynısı olduğunu ya da çok farklı olmadığını göstermesidir. bu paragrafı okuduğumda aklıma hem iki bin yıl öncesinin mezopotamyası hem de bugünün amerikası aynı anda geliyorsa, burada enteresan bir ortak nokta var demektir.

    iki mantık arasında şöyle bir fark var ki, burası bana göre işin en can alıcı noktası. eski anlayışta, russonun bahsettiği güç tanrı adına kullanılıyordu. kendisi bizzat tanrı olan ya da tanrının yeryüzündeki gölgesi olan iktidarlar, yurttaşlardan bunu tanrı adına istiyorlardı. fakat bu yeni anlayışta tanrı adına değil, devlet veya toplum adına isteniyor. yani iktidar, yüce bir güç adına değil, belki yalnızca kendi siyaseti için insanlardan yaşamlarını isteme hakkına sahip oluyor. çünkü o güne kadar sorunsuz yaşadığı için otorite yurttaşa yaşama hakkını armağan etmiş oluyor aslında. iktidar kendi kendine tanrılaşıyor zaten burada. gücünü tanrıdan almıyor, bunu reddediyor sözde, fakat aslında doğrudan kendisini tanrılaştırmış oluyor. burada değişen tek şey, birinde tanrının olması, diğerinde olmaması. tanrının olduğu yapı daha mantıklı. insanlar en azından kendilerinden yüce bir varlığa inanarak, gerçekten kendisine yaşamını armağan etmiş bir tanrı adına canını feda ediyor. yeni mantıkta ise toplum huzuru falan denilen enteresan kavramlar adına, belki iktidarın güncel politikaları adına yaşamını feda etmesi bekleniyor, yaşamını iktidara borçlu olduğu söyleniyor. bugünün abd mantığı aşağı yukarı. değişen tek şey, aradan tanrı kavramının çıkartılması aslında. yani şöyle bir şey var, diyelim ki ikisi de kendi siyaseti adına insanları kandıracak. eskisi bunu doğrudan talep etmeye utanıyor ve tanrı adına istiyor. yenisi ise doğrudan istiyor bunu. yaşamını ben armağan ettim sana diyor. iktidarın bizzat kendisi tanrı oluyor burada. bu yapı daha korkunç.

    ne anlatmaya çalıştığım anlaşılabilmiş midir bilmiyorum ama çok karışık meseleler var, ayık olmak lazım.
  • "kamu görevi yurttaşların en başta gelen işi olmaktan çıktığı ve yurttaşlar kendileri çalışacak yerde, paralarıyla hizmet görme yolunu seçtikleri zaman, devlet yok olmaya yüz tutar. savaşa mı katılmak gerekiyor? yurttaşlar paralarıyla asker tutar, kendileri evlerinde otururlar. toplantıya mı katılmak gerekiyor? o zamanda milletvekillerini seçer yine evlerinde otururlar. tembelllikleri onlara sağlasa sağlasa, yurdu köleliğe sürükleyecek paralı askerlerle, onu satacak temsilciler sağlar."