şükela:  tümü | bugün
  • günden güne göze çarpan gerçeklerden biridir. toplum ile genç insanlar arasındaki uçurum günden güne büyümekte. aileler de çoğu kez, bilmeden de olsa toplum gibi davranmaktadır. bilmiyorlar; çünkü zamanında onlar da toplum tarafından öldürüldü.

    nedir bu toplum? kendi doğrularından başka bir doğru kabul etmeyen, köhne bir din ile yetersiz liderlerin peşine takılan, geçmişten gelen çoğu kokuşmuş ve yıkılıp gitmesi gereken geleneği ısrarla yaşatmaya çalışan, bir kesim tarafından kolayca etki altında bırakılabilen, yönlendirilip çok kolay bir şekilde yönetilebilen, her türlü dinamizmi kaybetmiş, çok basit bir denklem çerçevesinde yaşayan; gelişmek ve değişmek yerine, yerinde saymayı hatta kimi zaman gerisin geri gitmeyi marifet sayan, düşünceden yoksun ve ah, insan sıfatını yakıştırmayacak kadar cesur olabilseniz kendilerini en ilkel topluluklarla bile eş değer tutabileceğiniz, kaderciliği ve tembelliği din adı altında meşrulaştırmış; gerçek yerine hurafelerin, doğru yerine yanlışların, erdem yerine ahlâksızlıkların, cesaret yerine korkaklığın, aşk yerine şehvetin, sevgi yerine her türlü ve en tiksindiricisinden çıkarların geçerli sayıldığı aslında tamamen yoldan çıkıp sapkınlaşmış saçma bir oluşum. bu kadar değil elbette, saymaktan yoruldum.

    neyden şikayet etsek altından toplum ve onun yoz inançları çıkmıyor mu sanki?

    gençlerin üzerindeki baskı, gelişmiş toplumlarda daha azdır veya hiç yoktur. oysa bizim toplumumuz gibi az gelişmiş toplumlarda gençlerin üzerinde çok yoğun bir baskı vardır; çünkü az gelişmiş toplumlar başarısız toplumlardır ve zamanında birileri tarafından yönlendirilmiş, yönetilmişlerdir. ilkel kalmaya devam edecekleri geleneklerinin sürdürülmesine izin verilmiş, hatta bu geleneklerin yaşaması için en yanlış ve olmaması gereken gelenek dahi yüceltilmiş, dinleri daha da bağnaz hale getirilmiş, inançları kötü/olumsuz uçlara taşınmıştır. dünyadaki genel eğilimlerin kaçınılmaz getirileri ise bu az gelişmiş toplumlara yanlış veya eksik öğretilmiştir; çünkü ilkellik tamamlanmamalıdır. ilkel kalmaya devam etmek için zekâ ve düşünceler sakat kalmalı, sakat olmaya devam etmelidir ki böylece zekânın sakatlığı, bedeni de görünmez bir sakatlığa esir edebilsin. az gelişmiş toplumlarda uygulanan sistem budur. böl-parçala-yönet değil artık; sakatla ve yönet. böylece işin daha az olacak ve bu olduğu zaman zaten bölünüp parçalanacaklar.

    işte, böylesine her yeri sakat toplumdan bile yine de güzel ve temiz çocuklar doğar. bu çocuklar bir de zekiyse ve bir şekilde korunabilmiş ya da kendilerini koruyabilmişlerse daha da güzel çocuklar haline gelir. yalnız bir problem var: bu güzel ve zeki çocuklar, çocuk olarak kalmıyor ve genç oluyor. oysa hayat ne güzeldi! bir gece yarısı masalı ya da ay'ın sabahın ışığına vedası gibi... toplum bir çocuğun büyüdüğünü ve genç olduğunu gördüğü zaman, sırtlan sürüsü saldırısı gibi harekete geçiyor. o genci kendine benzetmek, sakatlamak, beynini iğdiş etmek için. hatta ve hatta erkekliğini ve kadınlığını öldürmek için. kalbini hançerlemek için.

    farkında değiliz ya da farkındayız, bilemem; ancak memnun olmadığımız her ne varsa toplumdan geliyor. bu toplu aptallaşma ve aptallaştırma da toplumdan geliyor.

    üniversite eğitimi, üniversiteyi bitirmek. iş bulup çalışmak, evlenip çocuk yapmak, emekli olup ölmek... bunlarla özetleyebilir ya da bunları yapıp kurtulabilirdik; zaten sakat kalmış beyinlerimiz, kısırlaştırılmış özgürlüğümüz, kesilip atılmış kadınlıklarımız ve erkekliklerimizle. ne var ki yaptıkları ve yapacakları, topluma asla yetmeyecekti, yetmezdi.

    üniversite "kendilerinin bildikleri" en iyi bölümlerden biri olmalıydı. astronomi ne? veya arkeoloji? astronomi ne demek hiç bilmiyorlar da arkeoloji için "mezar kazıcılığı" diyorlar.

    iş bulmak: yine kendilerinin beğenecekleri iş. sigortası, yolu, yemeği kesinlikle olmalı. ne iş olduğu fark etmez. parası iyi olsun yeter; ama iyi para demek, kendini iyi satmak demektir de aynı zamanda. bunu ya bilmezler ya da bilmezlikten gelirler. para için boyun eğmediğinizde dışlanabilirsiniz de.

    evlenmek fikri: kedi, köpeği kısırlaştırmak gibi işte. bir gencin kısırlaştırıldığı dönüm noktalarından biridir bu. genç erkeklerin bekâret fikri sayesinde aile, çevre ve ortam yoluyla beyninin iğdiş edilmesi tamamlanır. evlenilecek kızın nitelikleri önceden belirlenmiştir. burada genç erkeğin annesi-babası, ortamı ve toplum birlikte çalışır. evlenecek bir erkek, evlenmeden önce dikkat kesilse annesi, ailesi, ortamı ve toplumun diğer unsurlarından duyduğu şeyler, hatta gelip sözlük'e baksa sözlük'te okuduğu şeyler ve tavsiyeler bile hemen hemen aynıdır. bu nitelikler o kadar genel ve ezberlenmiştir ki bir fabrika kurulup evlenilecek kız üretimine acilen başlanmalı(?) ben bile ezberledim artık. geçen fark ettim de başlıklardan birinde aykırı bir kadın türü övülüyordu. tanrım! ben, hem de ben, "bu kadın olmaz ki!" dedim. sonra devam ettim: "kadın dediğin şöyle olur, böyle olur, boyu şu kadar olur, gülmesi şöyle olur, memeleri bu kadar olur?" oh, erkek miyim ben? bana ne oluyor ki? demek ki bir noktada, beni bile neredeyse işleyeceklerdi. hayır! konuşan ben değildim, konuşan öyle ya da böyle düşüncelerime sızmayı başarmış toplumdu. bu evlilik ve evlilikten az önceki nokta da işte, erkeklerin erkekliğinin kısmen alındığı, türün ve dolayısıyla toplumun devamı için bir-iki cinsel fonksiyon bırakıldığı andı. açıkçası, bir-iki cinsel fonksiyondan ötesi de yoktu, o nedenle erkekliği kısmen alınmış dedim zaten. kanıtı ise bu erkeklerin kadınlara ulaşmayı başaramaması, evlilik öncesi sekste zorlanmalarıydı. kadınların seksi kısıtladığını düşünürken seksi asıl kısıtlayanların kendileri olduğunun farkında olmamalarıydı.

    erkek cephesi böyleyken kadın cephesi nasıl? onlar da aynı. ergenliğe giren çaylak, küçük kadınları, toplum, acilen işlemeye başlıyordu. evi olmalı, arabası olmalı, maaşı olmalı, mümkünse zengin olmalı. kadınların maddiyata değer vermesine erkekler kızıyorlar ya, işte bunun müsebbibi de toplum ve toplumun en küçük temsilcisi olan ailelerdi. kadın daha o an ve bunları benimsediği an kadınlığından hadım edilmiş oluyordu; çünkü kadın aşktan mahrum edilmiş oluyordu ve maalesef kadını insan ve kadın yapan tek şey aşktı. aşk aynı şekilde, erkeği de erkek ve insan yapıyordu. oysa gerek erkek gerekse de kadın kriterleri aşkı saf dışı bırakarak kadın ve erkeğin gerçek kadın ve erkeklere olan dönüşümünü engelliyordu.

    bütün bunlar kılık kıyafetler, oturup kalkma, gülme/kahkaha seviyesi, yaptığı iş ile devam ediyordu. toplumun kılık kıyafet dayatmasına uğrayan kadının rahatça sevişmesi beklenemezdi ve sevişmiyordu da zaten. sevişme kriterleri de yine toplum tarafından belirleniyordu. bakire kalmanızı bekleyen toplum, aile ve erkeklerin, her nedense bir kadın zengin bir adamın metresi olduğunda sesi dahi çıkmıyor, hatta ve hatta saygı, hayranlık uyandırıyordu. öte yandan aynı toplum, parkta öpüşen bir çift sevgiliye saldırıda bulunabiliyordu. diğer yandan evlenme bir ticaret haline gelmişti. olası evlilikten ne kadar para ve mal kaldırılacak? buna göre kesenin ve seksin ağzı da açılabilirdi. evlilik ticaret halini aldığı için de aşk evlilikleri bitip boşanma oranları artmıştı. boşanma ganimet demekti, evcilik oyununu yeni kurallara göre oynayan ganimeti kazanıyordu.

    sonrası evlilikler... o korkunç düğünler, altın takılar, iri pırlanta taşlı yüzükler, yüzlerce kişinin katıldığı göbek atmalı düğün dayatmaları. bir-iki gündür bir başlık vardı: kadınların evlenirken gelenekçileşmesi diye. o kadını da o hale getiren yine toplum. gelinliğe kırmızı kurdeleyi bağlayan da toplum. buradaki hata da şuydu ki bir süredir aşk evlilikleri yapılmadığı için, içten içe herkes, hatta gelin ve damadın kendisi bile birkaç yıla boşanacağını biliyordu. bu nedenle her şey, hatta gelinliği içindeki geline arabanın kapısını açmak bile bir külfet olacaktı; geline de kocasına kahvaltı hazırlamak külfet olacaktı. toplum ise eski köy meydanı düğünlerini ifade ettiği düğün salonu düğünlerine, yeni ve işine gelen pahalı detaylar ekliyordu. pahalı tek taş yüzükler, pahalı gelinlikler, tam takım dayanıp döşenmiş evler gibi...

    yine de toplumun istekleri bitmiyordu. hiç de bitmedi zaten. toplum o zaman, bulunmaz bir sihirli değneğe de sahip oldu ki bunun adı da sosyal medya idi. sosyal medya, aslında toplumun bireyleri denetleme mekanizmasıdır. çok "like", çok "beğeni" toplumun beğendiği işleri yapıyor, toplumun istediği gibi düşünüp konuşup yaşıyorsunuz demekti. insanlar, aman, toplum denen hastalıklı ve sakat yapının dışına sürülmemek için nerdeyse klozetin içindekinin bile fotoğrafını çekip yükleyerek kakasının renginin mavi veya mor olmadığını kanıtlamak zorundaydı. bu nedenle sosyal medya ağlarının hepsi popüler oldu, bir sosyal medya hesabı olmayan insan neredeyse kalmadı, kişiler ne yapıyorsa tabakhaneye b.k yetiştirir gibi toplumu kendinden haberdar etmeye başladı. yoksa bir şekilde, bir etiketle toplumun dışına sürülürdü.

    geri kalan hikâyeyi biliyoruz işte. bütün bunların içinde nasıl gelişebiliriz? toplum, genç bir insanı öldürmeye çoğunlukla aile eliyle başlıyor; çünkü ailenin de var olabilmek için topluma ihtiyacı var. toplumun da ailelere. biri, diğerine fazlasıyla benzemek, gerektiği zaman birbirinin eli-kolu olmak zorunda ki birinin işlemediği yerde diğeri işleyebilsin. toplum, sakatlığını ve ilkelliğini kendisi için istikrarlı bir geleceğe bağlayabilsin. iyi şeyler kendini devam ettirmek ister de kötü şeyler istemez mi? ilkellik, dünyayı hiçbir zaman terk etmek istemedi. dinozorlara göktaşı çarptıysa insan vardı artık. neandertal ölmüştü; ama ruhu homo sapiens'te yaşayabilirdi. ilkellik dünyayı terk edemezdi; öyle olsa virüs ve mikroplar bizi hasta yapamazdı zaten, çoktan onlar da gitmişti. oysa virüsler, dünyaya daha sıkı tutunur ve ilkellikler de bir çeşit virüstür.

    bu nedenle ilkellikler ve ilkel insanlar, kendini nesiller boyunca yaşatacak olan topluma sıkı sıkıya tutunuyor ve bu nedenle ilkel toplum; gerçek bireylerden, aykırı kişiliklerden, zeki kişilerden, güzel kişilerden nefret eder ve kıskanır. bunlar ilkelliğin sonudur zira. bu nedenle bireyler kalabalıklaşmalı, aykırı kişiler sıradanlaşıp vasat olarak sürüye dahil olmalı, zeki kişiler itina ile aptallaştırılmalı, güzeller bir şekilde gözden düşürülüp çirkinleştirilmelidir. bu da ilkelliklerin, çirkinliklerin, sakatlıkların, iğdiş edilmiş beyinlerin bireylere, zekilere, güzellere kestiği cezadır.

    bilim ya da sanat üretememekten yakınmak boşuna. toplum denen ilkelliğe rağmen güzel bir cümle kurmak, karalama defterine telefonla konuşurken çizilmiş garip bir şekil, insanın kendisinin ürettiği bir fikir bile çok değerli ve bir mucize. insanın kimseye/topluma ihtiyaç duymadan kendisi olabilmesi ise tanrı olmakla neredeyse aynı anlama gelir. böyleyken umut var.

    toplum tarafından mucize eseri hâlâ öldürülememiş olanlar için toplumun değer verdiklerinin tersini yapmak, devam etmek için iyi bir yol olabilirdi. toplumun isteklerine "hayır!" demek. toplum sizden düğün mü istiyor ve siz istemiyor musunuz? gidin kumsalda evlenin, yıldızlara aşkınızla ilgili söz verirken ya da bir ormanda evlenin ağaçlar şahitken. istedikleriniz yanınızda olur zaten, istemediklerinizin yanınızda olmasına gerek var mı? anneniz-babanız-evleneceğiniz insan sizi seviyorsa öyle de oradayken de sevecektir. bu bir örnek; ama diğer konularda da geçerli bir örnek. kimse toplumun istediği şekilde yaşamak zorunda değil. kimse aşkını tasdik ettirmek veya aşkı için onay almak zorunda da değil. aşk varsa şahide gerek yoktur.

    ... ama bu, tıpkı toplum gibi davranıp bazı yanlış şeylerin meşrulaştırılacağı anlamına gelmiyor. örneğin: hayır, toplum için aldatmak bir suç değil artık. çoğu kişi aldatıyor, kadınların aldatması dahi meşrulaştırılıyor. bu durumda aldatmaya "hayır!" demek gerekirdi; aldatmak "aşk" için yanlış ve suç olduğundan. yoksa herhangi bir düzeni sarsacağı için değil ki toplumda, aldatma, düzeni sarsan bir şey olmaktan çıktı zaten. aldatacağı kişiyle hiç olmayarak aldatmamaya başlayabilirdi insan. ya para? para için verilen tavizleri ortadan kaldırabilsek, para için "eyvallah" etmesek toplumda ciddi bir temizlik yapmış olurduk.

    toplum ve elalem tarafından kabul edilmek, kabul görmek bu kadar önemli mi? yani insanın kendi hayatından, kendisinden ve kendi mutluluğundan daha fazla? sırf bir virüs, kendini devam ettirsin diye? toplumun isteklerine "hayır!" diyenler artarsa ne olurdu? bu virüsün son kalıntıları da temizlenmez miydi? bunu genç insanlar sağlayabilirdi ve gerçek şu ki nesiller boyu gelişmeye devam edecek harekete de gerek olmazdı. son gelenekçi yaşlı insan öldüğünde bu iş biterdi ve toplum çok hızlı bir şekilde dönüşürdü.

    toplum ve isteklerine pes etmeden "hayır." dense başarı kaçınılmaz olurdu bence ve istenmeyen bütün gelenekler ölür, toplum başkalaşarak ayağa kalkar, hatta (bkz: anladınız siz) denilerek ifade edilebilecek pek çok şey, pek çok hayal ve rüya gerçek olurdu.

    aksi halde ise toplum zaten kendi çocuklarını, kendi gençlerini ve aslında kendi kendini imha etmekte. hem de gözlerimizin önünde. gidişatın nereye olduğu ise o kadar belli ki. sırf sözlük'e düşenler bile neler olacağını anlamamıza yetiyor. gençler ve insanlar gözlerimizin önünde ölüyor, toplum bir katil ve hâlâ öldürülememiş ve uyanık olanlarımız dışında, ne söylüyorsak aslında söyleyen ve konuşan da toplumun ta kendisi. çoğu sözler bizim değil, fake onlar! kötü bir toplum montajı... bir yerlerimize monte edilmiş pislikler.

    insanın bireysel olarak yaşadığı istisnasız bütün mutsuzlukların ve başarısızlıkların sebebi toplumdur. toplum, bireylerin elinden bütün mutluluk nedenlerini almaktadır. mutlulukların yerine ise kendi mutsuzluklarının kaynağı olan yetersizlikleri koymaktadır ve hemen her davranışın altında, aslında toplumun yetersiz bireylerinin kompleksleri bulunmaktadır. bu da iş, aşk, kadın-erkek, aile, üretmek, bilim, sanattaki başarısızlıkların temel nedeni. toplum bireyi kendine dönüştürür; çünkü ölümcül hastalıktan mustarip biri, kendi hastalığına sahip ne kadar çok kişiyi görürse o kadar mutlu olacak, hastalığının ve ölecek olmanın acısını o kadar unutacaktır. aslında birinin intihar ederken - yalnız kalmamak için - başka kişileri de peşinden sürüklemesi bencilliğine benziyor. bence bireyler toplumdan ve onun yargılarından, duygu ve düşüncelerinden koptuğu anda her alanda üretmeye başlayacaktır. insan toplumdan tamamen soyutlanamayacak olsa da toplumla arasına bir duvar koyabilir ve bu duvara açtığı bir delikten onları izleyebilir. böylece toplumun ne içinde ne de dışında olmak, gerektiği zaman toplumu etkileyebileceği; ama toplumdan etkilenmeyeceği bir avantaja dönüşecektir. aile ile de aynı mesafe ve duvar konulup korunmalı. özellikle geleneksel davranan ve yaşayan aileler için. geleneksel yaşayan ve davranan bir anne-babaya, aileyle araya, onları kırıp incitmeden konulan duvar ve mesafe onları sevmediğimiz anlamına gelmez ve zaten gerçek sevgi, bize zarar verecek şeyleri yapmamızı istemez. ortama ise bize çok benzeyen insanlar bile olsa dikkat edilmeli.

    çoğu kişi yaşadığı gibi yaşamak, sevdiği gibi sevmek, yaptığı gibi yapmak, konuştuğu gibi konuşmak, düşündüğü gibi düşünmek istemezdi. ne acı ki yine çoğu kişi, bunun farkında değildi.