*

şükela:  tümü | bugün
  • k ı r ı k

    ... sigara içerler. en çok sevdikleri, denizi örtmeye yaradığı için keten ipliğinden örülü perdelerle o küçük porselen vazolar bir de o sarı çamur çömlekti. ben o vazoları çin'den gelmiş biliyorum, öyle olmaları hoşuma gidiyor belki de ondan. birinin üzerinden erkeğine karşı ağır, ipeksi giysilerinden soyunan, ince, büyük saçlı bir kadın var, lâcivert turuncu karışığı, nasıl zarif, nasıl hazır ve erkekcil. büyük yunus balıkları geçiveriyordu birden insanın aklından, üreme mevsimlerinde derin denizlere istekle koşan büyük, erkek-dişi yunus balıkları. öteki hep kırmızıydı, sürekli, balıklı bir kırmızı. birbirine girişmiş iki üç gece vardı içinde, ışıltılı, suskun, iri yunusların uğramayacağı sığlıklarda ancak bulunabilecek bir suskunluk. çömleği ise anlatamam. anlatılamaz zaten. yeri gelince duyuluverir.

    ben hep gözlerinden uzağa götürürdüm onları bile bile. aramalarını bilmek beni sevindirir. bir zaman sonra yine yatağın, yatıldığında görülebilecek bir uzağına koyarlardı. onların bulunduğu ortamda sevişmek hoşlarına gidiyordu. ben kaldırıyordum, onlar oraya getiriyorlardı. aradıklarını bilmek beni hem sevindiriyor, hem katlanamıyorum. bir buna katlanamıyorum galiba. bu olmasa o kadar derinime inemez, beni o kadar çaresiz, o kadar yalnız bırakamaz bu sevişmeleri.

    keten örgülü perdeleri denizi örtüyor onun için seviyorlar, biliyorum, söyledim. her şeylerini o kadar iyi biliyorum ki, kendi yaşadığımı sanıyorum. sevişirken deniz dağıtıyor onları sanıyorum, bir de açıklığına, gizlisizliğine katlanamıyorlar. hele yatağı nasıl seviyorlar kimbilir. loş odada, vazoların, çömleğin ülkelerinde, birinden öbürüne gidip gelerek, onlardan dağılıp yayılan tükenmez zamanda, damarsız, ince siyah bir ağaçtan, beyaz tentenelerin çevrelediği yatakta nasıl akıp gidiyorlar kimbilir. koyu vişne rengi örtünün serinliğine uzanıyorlar, donuk parıl bakır kırmızı sigara küllükleri, keten örgü perdelerle örtülmüş yakın bir deniz, uzak sokaklar ve içeri bırakılmayan o güneşler.

    yataklar, bir yatan olmadıkça içlerinde hep bir hüzün verir insana. ama onlar bu hüzün içinde gitgide daha çok birbirlerine sarılmak isteğini, gereksinmesini, bundan kaçınılmazlığı duyarlar. yatakların yataklı hüzünlerin getirdiği yalnızlık kokusu, avunmak istemelerinin ateşini, doyuruculuğunu arttırır. yatağı doldururlar. yatağın karşısına düşen aynada, birbirlerinin bacaklarını, omuzlarını, göğüslerini, sıkı sıkı, istekle saran kollarını, utangaçlığı, bir orman uğultusunda, önüne durulmaz bir çavlan akıntısında, yitmiş birbirlerine borçlu gözlerini ister istemez, daha çok kaçamak isteklerle gördükçe, sevişmelerine küçük küçük günahlar da katılırmışçasına, sarsılırlar, tadları artar, deniz gitgide unuttukları bir şey olur. sonra o ormanaltı serinliğine vardılar mı, iki porselen vazoya, sarı çamur çömleğe bakarlar. birinin balıklar gibi diri, aç gençliği, öbürünün hiçbir şeyi umursamamak zorunda olan, geçmeye, tükenmeye yüz tutmuşluğun telâşındaki doymazlığı, erkek delicesine aradığı pürüzsüzlüğü, düzlüğü, tüysüzlüğü öbüründe bulur, doyar. öbür saatleri bekler. yanyana uzanır sigara içerler.

    ama ben yekta, bunları neye kuruyorum. andıkça içlenmem, inlemem artıyor. şimdi bu odada oturmayı seviyorum. bu koltukta, hem de, bu resmin karşısında. eskiden bilmezdim bu resmin böyle güzel idiğini. bu mor lekeler beni dinlendiriyor sanki. akçaburgaz yalnızlığıma benziyor. gene vazolar yataklarına göre. belki de benim varlığımdır, benim varlığımdan önlerine duran engeldir onların istediklerini bileyip, önüne durulmaz, doyulmaz eden.

    şimdi konukları var içeride. onun için, benim için neler söyleyecekler kimbilir. uzaklarında çok kalmasa.

    y a n g ı n t o p l a n t ı s ı

    faliha –aşkın o yalnızlığı ellerinde ağzında nasıl belli
    nasıl o giysileri hüzünlü
    balkonlara sığdıramıyor her gün görüyorum.
    işte evindeyiz eşyalarına bile sinmiş

    rüksan –yalnız kalabilmek gitgide güçleşiyor
    eğer bu aşk ise imrenirim doğrusu
    ben örneğin ben
    deli örümcekler gibi yalnızlığa vurgun
    yeni geceler kuruyorum
    pencereleri nasıl kapıyorum görseniz
    suları sürüyorum ekinleri düşünüyorum
    horasanla örülmüş surlarca heryerlerim sımsıkı
    ama bir yerden yine sızıyorlar
    bir şehir bir elbise çarşısı bir öbek çiçek bir başkasının isteği
    yine sızıyorlar
    çaresiz kuşanıyorum başkalarını

    faliha –ama onun yalnızlığı başka ürkütücü
    midyeler gibi kapanıyor mutluluğa ister istemez...

    neclâ –bana kalırsa bunun tek bir adı var
    evinde olduğumdan söylemeye dilim varmıyor
    utanıyorum

    faliha -...bu iki başlı aykırılık töreye tabiata
    bu gizlemek, bu gizlenen ilinti
    bir gün ağulayacak onu korkarım
    hem kimselere anlatamayınca mutluluğu
    eksik kalmıyor mu döküp saçamayınca
    pazarlara çıkaramayınca
    gözlerimde ağzımda götüremeyince dükkânlara
    yalnızlık mı demeli bilmem sürgün mü demeli yoksa
    o elleri ayıklayınca yatağından
    o duvarlara dönünce surlar gibi surlar gibi
    o rahatlığı bulanınca akmaz suların
    sizden yana değilim rüksan öyle sanıyorum

    rüksan –ötesini umursamıyorum
    o şavkıma o güneşler balkıması
    o dilim dilim gemi ateşleri bir vursun yaşamama
    şehirleri bir bir bırakır gider gibi
    bir yeni dağlara ormanlara hayvanlara gider gibi
    kumlar gibi canlılar gibi öyle gibi
    bir bunu düşünüyorum işte bir bunu
    bir doyurgan yalnızlık geliyor aklıma yerimde duramıyorum
    dağbaşı yalnızlığı değil sukenarı yalnızlığı değil bir şehir yalnızlığı, boşluğu, ancak istekle takılan gerdanlıklar gibi boyunda göğüste pırıl pırıl, bizi yiyen geliş gidişlere sokak gecelerine kötü aşklara karşı kuşanılmış bir yalnızlık, yeniden doğurganlığımızı hazırlayan hatırlatan kırgın belki ama gitgide bizi hem kendimize hem insanlara iteleyen bir yalnızlık
    gerisi tembellik diyorum belki
    belki yılgınlık kabullenmişlik daha iyisini bilememeklik bir parça
    bir bilsem aşktandır bu durulma bu yalnızlık ondaki
    bir bilebilsem kimdir nerdedir
    ölü müdür diri midir bir bilsem
    gider bulurum benim yalnızlığımı

    faliha –tıpkı düşünemiyorum elimden gelmiyor
    ama size hak verebilmek sevindiriyor beni
    bir şeylerin usul usul avuttuğunu duyuyorum
    bir yel esiyor sanki ince bir akşamüstü yeli
    içli kır resimleri geliyor aklıma

    neclâ –aman bırakın tanrı aşkına, hiçbirinizi anlamıyorum, ortada düpedüz bir aldatma var işte o kadar. ben asıl kocasını düşünüyorum. iyi dayanıyor doğrusu, talihli kadın yani. ama dedikodunun önünü almak mümkün değil elbet. herkes neler söylüyor, ben de ayıplıyorum doğrusu. aman çok hoş şey kardeş. hem nerdeyse gelir şimdi kapatalım.

    ..................
    ..................

    adile –şu denizin uğultusu olmasa
    unuttuğum pek çok şey olacak
    bu saçlarıma üzülüyorum
    bazı günler oluyor yetmiyor yaşamama...
    soğuk bir şey içmez misiniz

    şermin –ama bugünlerde çok iyi görünüyorsunuz
    adileciğim, üstelik pek mutlu bir haliniz var.

    adile –öyleyse sevindim. ama mutlu olmamak için hiçbir gerek yok dünyada, siz de olabilirsiniz, biraz cesaret biraz da mutluluğu istemek yeter galiba, evet bu kadarı yeter, sevmekle elbet... "içeri girer girmez sezdim benden konuşulduğunu, anlıyorum niyetlerini, beni tedirgin etmek istiyorlar, kınamak istiyorlar kendi güçsüzlüklerinde bulamadıklarının yankısı var bende. ama bu kalabalık iyi bir fırsat, söyleyeceğim, söylemeliyim daha mutlu olmak için, bütün tadını duymalıyım söylemenin açığa vurmanın herkese herkese..."
    bunlar en güzel sözlerim olacak benim iyi dinleyin
    bir bunlar bir de sevdiğimi söylemek
    sevdiğimi söylemek kayalar gibi
    nuh'un gemisine çıkar gibi sevdiğimi söylemek
    tanrıların önünde onların yaradılışındaki isteğe uygun bir deniz boşaltır gibi, uçuca eklediğiniz sönük bıkkın gizli kapaklı geceleri karanlık lâmbalardan kurtarmak, öbür evleri öbür suları öbür her şeyleri: ıslak omuzları ıslanmış saçları deniz güneşlerinde kuruturcasına yanarak soluyarak ama gene tadla yaradılışın o güzel gereğine uymak
    bir zamanlar bir tükenmez bayırda
    gitgide ölüyordu o küçük canlı çekirdek
    gitgide eriyordu tuz
    rüzgârlar nemli hava saldırgan
    ellerle bulunuyordu yüreklerle aranan
    ben o bayırdan döndüm geldim
    bu dünyada yediğimiz ekmekler içtiğimiz sular
    dizlerimizdeki bu güç derimizdeki tad
    karşı koymak içindir kaçmak için değil
    alçacık durgun düzlüğümden el sallıyorum
    beni kınadığınız tepelere
    iyi baksanız bir gül olacak avuntum gözlerinizde
    iyi baksanız bir şaşmaz tüfek
    iyi baksanız yolunu bilen bir coşkun beygir
    bunlar kandırmıyorsa yatın tavana bakın
    uzun uzun bir şeyler hatırlayacaksınız
    siz şerminciğim, o sarı delikanlıyı sevemediniz bir türlü ama iyi de gizlediniz. beni kınarken şimdi neler geçiyor aklınızdan acaba. bu işin sevmeyince sevemeyince ayıp olduğunu günah olduğunu nasıl acı acı duyuyorsunuz anlıyorum
    siz neclâ hanım, sizi günün birinde birden bırakıp giden belki de bıktığı için giden o güzel tatar oğlanı yüzünden kinlisiniz sevmeye, kocanız ne yapıyordu o zaman. kimselere duyurmadım sanıyorsanız öyle sanmayın artık.
    suzan hanım, mehlika hanım bütün yanılmış kadınlar
    sizler sizler sizler hepiniz
    çok rahatım artık
    deniz akşamları gibi rahatım
    kötü rüzgârlara karşı koruyorum teknemi
    yaşlı teknemi ama iyi sevgili teknemi
    birinden aldığım bitkisel huzuru insanca öbürüne taşıyorum
    onda bulduğumu bilseniz
    yalnız ona söylerim o kadar güzel
    ben böyle öğrendim bitkilerden
    alakanat şen balıklardan böyle
    artık töreler değil örneğim
    örneğim uçmak
    kendi kurduğum her şey beni mutlu ediyor
    umurumda değil başka hiçbir şey hiçbir şey
    bu gece de işte istekle onu bekliyorum

    a r a p a r ç a
    ...
    ...

    k a n d a n u z a k t a
    ...
    ...

    s u y a v a r m a k

    adile -mutluluğumu ancak en yerinde en anlamı tam en güzel sözler anlatır
    geldin, sana göreyim al beni
    al götür o terlerin o sıcakların dünyasına
    büyük bitkileri hatırlayalım

    erhan -sensiz olamazdım zaten, biliyorsun

    adile- bunu öğrenmek büsbütün itiyor beni sana
    ne mutlu bana, ne güzel bensiz olamadığın

    erhan -o zaman sen yoktun
    bütün kadınlar vardı o zaman
    bir, kadınların yanında iyi oluyordum
    başka hiçbir yerde değil
    başka hiçbir şey sızamazdı padişah karanlığıma
    şimdi bir senin yanında iyi oluyorum
    başka hiçbir yerde değil
    bu korkutuyor beni
    hem mutlu ediyor
    istiyorsan -iste, istemeni istiyorum- işte gücüm
    işte babamdan kalan istek
    iste iste

    adile -istiyorum başka türlüsü mümkün değil zaten
    denizi işte perdeyle kapıyorum
    sızamasın dünyamıza
    bu uzak loşluk içinde sabırsızlandığını görüyorum
    saçlarımı çözüyorum bak
    şimdi
    .......

    hep en iyi bugün diyorum
    hep öyle diyorum hep
    hep öyle
    yıldız çekirdekleri ekinler
    uzak boylamları sarsan rüzgar uzakta
    uzakta uzakta
    mermer sarayları dolduran katı ışık
    bir atın dolu dizgin sağrısı
    şu köprüleri eski deniz tuzu
    boynumdan birden ağzınla yayılıp yaşamamı tazeleyen bu
    ateş , senin padişah karanlığına sızıyorum bu ateşle ne iyi,
    hemen etli yapraklarıyla medar bitkilerinin büyük terlemesi geliyor aklıma, ateş ateş bir balık ellerimden usulca, serin kayıyor dip sularına, ıslanıyorum ıslanıyorum, eskiden kendini unutturan bir duygu yavaş yavaş sarmaşıklar gibi dolanıyor sarıyor her yerimi, tanıyorum seviniyorum, rahatsız oluyorum, ıslanıyorum ıslanıyorum ama ne güzel ne rahat ıslanıyorum kadınca ıslanıyorum göğe doğru bir koşuda.
    bana sonra o uzak resimleri anlat
    göl kıyılarında
    kavruk bozkırlara yağmur yağmasını
    seni birden sıcaklığından ayırmak
    sıcaklığında tanımak birden seni
    balkonlu geceler olur değil mi
    ıslıklar olur değil mi
    senin yokluğun olmaz değil mi
    seni bulduğum tanrıdandır ona şükür
    hep en iyi bugündü diyorum
    hep öyle diyorum hep
    hep öyle
    hep

    a r a p a r ç a
    ...
    ...

    s u l a r k a r a r d ı ğ ı n d a y e k t a'n ı n m e z m u r u d u r
    ...
    ...

    turgut uyar
    (bkz: dünyanın en güzel arabistanı)

    not: eksik kısımlar var. belki bigün tamamlanır. kısmet.