şükela:  tümü | bugün
  • tercihleri her ne kadar anormal gibi görünse de beni insanlıklarına hayran bırakmış kişilerdir.

    şöyle ki; ortaokul zamanlarım, yanılmıyorsam 12-13 yaşlarında falandım. annemle bir bayram arifesi izmir tepecik pazarına bayram alışverişine gittik. halimiz ortada tek babam çalışıyor 3 çocuk bir de annem, adam anca yetişiyor boğazımıza... ee bayramlık da alınacak mecbur, biz küçüğüz üzülmememiz lazım o yüzden en uygun yer tepecik pazarı (haddinden fazla kalitesiz ürünü, çok ucuza alınan bir pazar). annemle beraber pazardan dönüyoruz üst geçitten geçerken oyuncakçının biri sergi açmış ben tabi çocuğum takıldım kaldım sergide. gözüm peluş oyuncak bir köpeğe takıldı, aldım elime hatta sevdim biraz anneme ''bunu alalım noluurr'' diye yalvardım. kadıncağızda anca dolmuş parası kalmış belli ki ''söz haftaya yine gelir alırız, ama şuan paramız kalmadı'' dedi. ikiletmedim bile ''peki annecim'' dedim, uzaklaştık. dönüp arkama son kez baktığımda onu gördüm! o hemen arkamdan o köpeği satın alıyordu! üzüldüm açıkçası bir hafta sonra biz gidip alacaktık oysa onu... anneme hiç belli etmedim yine de. dolmuş geldi, bindik. o da ne? o da bindi bizimle beraber aynı dolmuşa, geldi oturdu yanımıza. benim gözüm köpekte hala... bir anda ''çok beğendin bunu dimi?'' diye sordu, tabi annem bir terbiyesizlik yaptığımı sanıp hemen özür dilemek istedi ama susturdu annemi ''ben bunu onun için aldım, o yüzden hiç alakam yokken bu dolmuşa bindim, lütfen kabul edin'' dedi. önce kendimden utandım, sonra annem ondan utandı, ve son olarak bütün dolmuş ahalisi o pis bakışlarından utandı. hepimize insanlık dersi verip, inip gitti. hala saklarım köpeğimi ve aklıma geldikçe adını bile bilmediğim o insan için tebessüm ederim. teşekkür ederim sen her kimsen, dilerim bu hayatı gönlünce yaşamana izin veriyorlardır.
  • eski sevgiliniz tarafından hırpalanırken yardım isteğinize mal mal bakan esnafa karşın ana avrat "rahat bıraksana lan kızı" lafını söyleyecek cesarette olanlarına rastlanmıştır dün gece.
    kendilerine bok atıp da adam olduğunu sananların yol ortasında hırpalandığınızda yardım etmeyecek çoğunluktaki erkeklerden olma olasılığı yüksektir.
  • istiklal'de sevgilinizle öpüşürken "boş ev var kııızz" diyecek kadar samimi, düşünceli insanlardır ayrıca..
  • gecenin epeyce ilerlemiş bir saati.. gece o karanlık kuşatıcılığıyla kaplamış koca bir kenti ve sokaklarını. yoldan gelip geçen arabalar gecenin sessizlik gergefine adete iğneler batırıyor. neden bu saatte buradayım diye soruyorum kendime. sonra cevaplarımı içime atıyorum.. yürüyorum ellerim cebimde. hava soğuk ve rüzgarlı. evime bir an önce varabilmenin hesaplarını yapıyorum kafamda. ardından beni zamanda yolculuk yapmış gibi hissettiren kuytu bir sokağa giriyorum. farkında değilim adımlarımın.. başım önümde yürüyorum.. bu sessizlik bir sesle bozuluyor ansızın.. "hey..! bakar mısın buraya" diyor.. bakmıyorum.. yürüyorum.. ama tekrar o ses: "sana diyorum yakışıklı.." usulca başımı sesin geldiği yöne çeviriyorum.. korkuyorum biraz da.. uzun boylu, dümdüz ve siyah saçlı, dikkatle bakıldığında erkek olduğu anlaşılabilen bir varlıkla göz göze geliyorum.. sırtını verdiği soğuk duvardan uzaklaşıp üstüme doğru geliyor.. korkuyorum.. evime gitmek istiyorum ben.. ama o bunu bilmiyor..!

    iyice yaklaşıyor bedenime.. bedenim..! susuyorum.."korkma yemem seni" diyor sonra.. hafiften ürkekliğimle dalga geçiyor kendince.. adımı soruyor.. söylüyorum.. "ben de buse" diyor, "tanıştığımıza memnun oldum.." "ben de" diyorum.."ben de memnun oldum".. oldum mu gerçekten bilmiyorum..hiçbir şey bilmiyorum buse.. ben evime gitmek istiyorum.. ama buse bunu bilmiyor..! "gel biraz laflayalım şeker" diyor.. "gitmem gerek diyorum".. "neden" diyor.. bir şeyler uydurmaya çabalıyorum olmuyor.. basbayağı yalan işte.. yalannn..! "aman be sen de nolucak canım konuşucaz alt tarafı".. peki buse peki.. konuşalım.. bir eski binanın girişindeki beton yükseltiye ilişiyoruz. yanıma oturuyor.. parfümü beyin hücrelerimi titretiyor.. kokunun büyüsüne kapılıyorum belki de.. iyice sokuluyor sonra ve daha da daha da.. bedenlerimiz birbirine değiyor tüm ağırlığıyla.. ne iş yaptığım, nerde oturduğum, kaç yaşında olduğum tarzında bir sürü soru soruyor.. biraz rahatlıyorum.. gerçekten iyi birisi diyorum içimden.. sonra kendisiyle sevişmek isteyip istemediğini soruyor ve fiyatta bir güzellik yapabileceğini ifade ediyor.. "hayır istemiyorum" diyorum.. belki gerçekten çok iyi birisi ama ben kalkıp gitmek istiyorum yine de.. "tamam tamam" diyor.. "biraz konuşalım bari.. sonra gidersin gideceğin yere.." kabul anlamında başımı sallıyorum.. ama ansızın susuyor.. ben konuşmalıyım sanırım diye düşünüyorum.. hep o konuştu.. belki de ondan bu suskunluğu.. benim bir şeyler dememi bekliyor olabilir.. anlamlı bir cümle kurup kuramayacağıma dair en ufak bir fikrim bile olmadan giriveriyorum söze: "mutlu musun buse?".. şaşırıyor.. gülüyor.. sonra duraksıyor ve yüzü ekşiyor.. bir sigara yakıyor.. o an kendisine pek muhattap olmadığı bir soru sorduğumu kavrıyorum... sonra saçlarını savurup gözlerimin içine dikiyor gözlerini..

    "mutlu muyum? hiç sanmıyorum.." adeta dokunaklı bir maskeye bürünmüş yüzünü yere eğiyor ve devam ediyor: "bizler için hayatın ne kadar zor olduğunu bilemezsin.. yüzüne dönme denildiğinde yüreğinin nasıl sızladığını da bilemezsin.. kimse sana iş vermez, evinde oturtmak istemez. hep karanlıklara mahkumsundur..! çünkü: sadece karanlık anlar ve gizler seni.. arka sokaklar hayatının rengarenk çiçeklerle dolu bahçesidir ya da öyle olduğunu düşünmek zorundasındır.. kuytu köşelere, ıssız kıyılara dökersin acı dolu gözyaşlarını.. hep görüntünle yargılarlar. pek çoğu beynine, düşüncelerine, ruhunun derinliklerine inmeye çalışmaz. onlar için sen melekler ülkesinin biricik şeytanısındır.. yaptığının din dışı olduğunu hiç düşünmeden yüzüne vururlar. dahası gözlerinin içine bakarak tanrının seni cehenneme atacağını söylerler.." gülüyor sonra.. "insanlar kendilerini tanrının ağzı olarak algılamaya bayılıyorlar.. ama gerçek bence bu değil. tanrı ki, o senin içindedir. ruhunun en ufak kısmından geçen düşüncelerini bile bilir ve tanrı bu güce sahipken hala bir umut var demektir.. sonra heyecanla soruyor: "sen tanrıya inanır mısın?".. "ara sıra" diyorum.. "ara sıra da ne demek ayol" diyor.. hafifçe gülümsüyorum: "ne demekse o demek.. mesela şu an da var olduğuna inanmak istiyorum.. senin için inanmak istiyorum".. elini yanağıma götürüyor.. yüzümü okşuyor ve başını omzuma yaslıyor.. öylece duruyoruz bir müddet.. sonra o iri gözlerini tekrar gözlerime dikiyor: "beni öpmeni istesem bunu yapar mısın?".. n'oluyor bilmiyorum.. ama bir şeyler oluyor işte.. "bir denerim" diyiveriyorum.. "dene öyleyse..!" diyor..

    kafam allak bullak.. bir yığın düşünce kafatasımda bir oraya bir buraya hücum ediyor sanki.. gözlerimi kapatıyorum, iki sıcak dudak değiyor dudaklarıma.. evet bir erkekle öpüşüyorum şu an.. ben gitmeliyim gitmeliyim gitmeliyim... ah keşke gidebilseydim.. gidemiyorum.. sonra düşünüyorum da öpüşmenin cinsiyetsizliği diye bir kavram varmış meğer.. dudaklarımız ayrılıyor birbirinden.. usulca yerimden kalkıp "gitmem lazım" diyorum.. "peki canım sen bilirsin".. diyor "sen iyi bir birisin.." bilmiyorum buse.. ben öyle biri miyim bilmiyorum.. ama seni öptüm işte.. buse kayboluyor ağır ağır karanlıkta.. bir süre onu izliyorum.. yitiyor bir meçhulun içinde işte.. bense kendi meşhulüme doğru ilerliyorum.. ama seni unutmadım, unutmayacağım buse...
  • bir iş yeriniz olsaydı travesti bir personel çalıştırır mıydınız? veya bir iş toplantısında karşı şirketi bir travesti temsil ederse bunu normal karşılar mıydınız? peki karşı komşunuz travesti olsaydı bunu onaylar mıydınız?

    cevabınız hayır ise travestilerin fuhuşa sürüklenmesinde sizin de katkınız var demektir.

    edit: yazım hatası
  • çok homofobik bir arkadaş grubum vardı bir ara. bir grup ortalama türk erkeği. iyi çocuklardı, sadece biraz okumamışlık işte. toplumun yargılarını direk içselleştirmişler, çok kızamıyordum. benim bir kız olarak bu gruba dahil olmam da biraz tuhaf olmuştu ama işte müzik grubuyduk vesaireydik, içiyoruz ediyoruz derken bunlar bi kabullendiler, işte böyle de kız oluyormuş, illa yazmak etmek gerekmeden de kızla takılınabiliyormuş diye.. zamanla da yanımda açılıp rahat etmeye başladılar. arada da homofobik ya da seksist söylemler bunların ağzından çıktıkça ben de şaka yollu düzeltiyorum filan, anladılar en azından benim yanımda böyle konuşmamaları gerektiğini. o rahatlıkla da bir noktada bir tanesi bana bir travestiyle birlikte olduğunu anlattı. benden aldığı tepkinin herhangi bir kız arkadaşından bahsetse alacağı tepkiyle aynı olduğunu görünce de iyice rahatladı. bunların gittikleri bir travesti bar varmış, ondan bahsetti filan... ben de acayip merak ettim. her şeye maydanoz olmak gibi bir huyum olduğu için ısrar ettim beni de götürün diye. kendi başıma gitmem gibi birşey pek mümkün değil çünkü.

    o aralarda da bir arkadaşın kısa filmi için travesti oyuncu arıyorduk, bu şekilde bulamayacağımı biliyordum ama mekandaki ablalarla muhabbet açmak için bahanem de hazırdı yani.

    mekanda çok acayip karşılandım. yani bildiğin 'karşılandım'. son derece düşük kalite bir yerdi, içerisi de erkek dolu. dişi sinek bile yok. hani gay bar gibi filan asla değil. ben içeri girince resmen amerikan filmlerindeki gibi plak takılma efekti eşliğinde sessizlik olup herkes bana baktı filan. neyse biz birşey olmamış gibi girdik, bir bar, barda barmen bir de ortada dolaşan garson var. sanırsam sağırdı. o müzikte zaten konuşarak anlaşamıyorsun da.. bana bir anda çok büyük hürmet gösterdiler bunlar. ki tarif etmem lazım, ortalıkta öyle kadınlar dolaşıyor ki, her biri birer barbi bebek, inanılmaz güzellikteler, bense kot tişört, o muhteşem kadınların arasında aşırı sakil duruyorum.

    tabi ki ortama dahil olamadım, hani bir içkimi içeyim, müziğe iki sallanayım filan, olamadı, çünkü tüm müşteriler bana bakıyor gibi hissediyorum, bir yandan barmen ve garson etrafımda pervane, bana masa bulmaya çalışıyolar, sandalye bulmaya çalışıyorlar, içkiler ikram ediliyor filan.. çok gerildim ama umursamamaya çalışıyorum. eğlenmeyi amaçlayarak değil, meraktan gitmiştim çünkü. benim arkadaşlar bi süre sonra dağıldılar, ben yalnız kaldım barın köşesinde, etrafı seyrediyorum.

    hiç bu kadar dışlandığımı hissetmemiştim. yani bir keresinde çok feminen gay bir arkadaşın merakı kurbanı olup bearlarla dolu bir gay bara gitmiştik, o zaman da bi ağır dışlamışlardı bizi, ama bu kadar değil. suçlu da hissettim çünkü orda bir kadın bulunması kesinlikle net rahatsızlık yaratıyordu ortamda. ama sıktım dişimi, amacımı yerine getiricem, o da şu bana aşırı yabancı olan travesti kültürünü biraz olsun görmek.

    bir kadın olarak seks işçilerinden en uzak hayatı yaşıyorsun, bir çok eşcinsel arkadaşım var ama hepsi son derece ayrıcalıklı kızlar ve oğlanlar. hayat bize toz pembe. hem de istanbulda yaşarken hergün yanından geçiyorsun, o kapıya değil, bir yanındaki kapıya giriyorsun, arada dünyalar fark var. sanatçıyım bilmem lazım ayaklarına yatmicam, çünkü benim ki sadece meraktı. özellikle o akşam.

    önce o mekanın müşterisinden bahsetmek istiyorum, çoğunluğu 20'li yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim, apaçi de denilen, orta halli ya da biraz altı, fakat pahalı giyinmeyi seven, avamcana bir grühtu. hani cinselliğini sorgulasan yumruk atmasına şaşırmayacağın cinsten, 'eşcinsel'i en ağır küfür kabul eden türk erkeği çeşidi. benim orada bulunmamdan çok rahatsız olmaları da bu sepeten gibi geldi bana, iş üstünde basılmış hissettiler belki. kötü bakanlar, omuz atanlar.. benim onları yargıladığımdan çok daha ağır kendilerini yargıladılar benim gözümden, nefret ettiler o yargıdan.

    mekandaki diğer kadınlarsa, dışarıda, sokakta gördüğüm travestilere benzemiyorlardı. erkek geçmişlerinden eser kalmamış dış görünüşlerinde, bebek gibi kızlardı hepsi. ama yoktular. et olarak ortada geziyorlardı, müşterilerin kendilerini rahatça ellemelerini hiç umursamıyorlardı. ne mutlu görünüyorlardı, ne mutsuz.

    ben bu kadınlarla konuşmaya çalıştığımda çoğu bana çok güler yüzlü yaklaştı, çok samimi davrandılar, fakat kısa film projesi için oyuncu aradığımı söylediğimde hepsi kaçtı. hiç biri kamera karşısına çıkmak, kayıda geçmek istemiyordu. tabi ki neden böyle düşündüklerini anlıyorum.

    ama bu bana şunu da düşündürdü, hepsinin çeşitli ameliyatlar oldukları çok barizdi, inanılmaz güzel, orantılı göğüsleri, kalçaları, törpülenmiş çeneler, dolgun elmacık kemikleri, dudaklar vs.. tüm bu ameliyatları olurken bir tür geri dönüşü olmayan yola girmeyi göze alarak olduklarını sanıyorum? yani hayatlarında öyle bir noktaya geliyorlar ki, "tamam, bundan sonra artık köye gidip, 'ben mehmet' diye babamın elini öpemem" diyor olmaları lazım. o kadar kadınlar ki, erkek gibi giyinseler travesti gibi görünecekler. peki bu köprüleri yakmanın ölçütü ne?

    eşcinsellikten "tercih" diye bahsedilmesini son derece yanlış buluyorum. tercih olsa herhalde hiç kimse eşcinsel olmayı tercih etmez. özellikle de kendi içgüdüleriyle başa çıkamadığı için intihar edenlerin sayısını göz önünde bulundurduğunuzda bunun bir tercih olmadığı ayan beyan ortaya çıkıyor.

    aynı şekilde cinsel yönelim dışında, cinsel kimliğin de tercih olmadığını düşünüyorum. özellikle türkiye gibi bir ülkede, "erkek gibi" diye bir iltifat, "karı gibi" diye bir hakaretin hala kullanıldığı bir ülkede, kadın olmayı "tercih" etmek için, bunun dayanılmaz boyutta bir isteğe, içgüdüye filan dönüşmüş olması lazım. yani, nasıl güçlü bir 'erkek olarak yaşayamam, kesinlikle kadınım ben, kadın olmam lazım' duygusu yaşıyor olmalılar ki cinsiyet değiştirebilmek için bu kadar çok tehlikeyi, acıyı, dışlanmayı, fedakarlığı göze alsınlar..

    ancak bu cinsiyet geçişinin dereceleri var. işte "tercih" ancak orada söz konusu olabilir diye düşünüyorum. en kaba haliyle kestimek ya da kestirmemek.

    travestiler konusunda biraz daha bilgi sahibi olduktan sonra anladım ki sandığımdan filan çok daha fazla derecesi var. önce, makyajla dışarı çıkabilir miyim acaba? gibi başlıyor. artık kamera karşısına çıkmaktan çekinecek kadar köprüleri yakmanı gerektiren duruma gelmek ve o sınırı aşmak ise herhalde tercih. dışlanmayı, sevdiklerinin sana sırt çevirmesini göze alabilme tercihi.

    tl;dr:
    1-baya homofobik arkadaşlar travestiye gidiyomuş.
    2-ben de bunlara takılıp travesti bara gittim bi keresinde.
    3-kadınım diye orada dışlandım, oradaki erkeklerin çoğu da gay addedilmekten korkan tipik türk erkekleriydi çok rahatsız oldular bir kadının kendilerini orada görmesinden.
    4-travestiler çok güzeldi. cinsel obje olarak görülmeyi çok içselleştirmişlerdi.
    5-kısa filmden bahsettiğimde hiçbiri kamera karşısına çıkmak istemedi.
    6-bence cinsel kimlik ve cinsel yönelim tercih değildir. cinsel kimliğini yaşama riskini nereye kadar göze alabildiğin tercihtir.

    bunun dışında, travestiler çok iyi insanlardır, yok kötü insanlardır gibi önyargıları gereksiz ve yanlış buluyorum. kimse travesti olduğu için, kadın ya da erkek olduğu için, sarışın olduğu için, yok en sevdiği yemek nohutlu pilav olduğu için, türk olduğu için, zimbabweli olduğu için,
    iyi ya da kötü bir insan olmaz. karakteri etiket altına atmak oluyor o biraz. onu yapmayalım.
  • ayni anda hem evde sutyensiz gezmek hem de evde dal tassak gezmek hareketlerinde bulunabilen sansli insan.
  • acı bir fotoğraf karesi gibidirler benim için. bir sabah, taksiyle taksim meydanı'ndan geçerken karşımda bir tanesi hızlı hızlı yürüyordu. bir eli gözyaşını silen yüzündeydi, rimeli ise dudak çizgisine kadar akmıştı. yüzü bembeyaz pudrasıyla erkekliğini saklamaya çalışıyordu. içim acımıştı. yanlış bir bedene doğması yetmemiş gibi, bir de kimbilir hangi hayvan kırmıştı kalbini.
  • ankarada k.esat civarında yaşıyorum, k.esat'ın seyran'a doğru olan taraflarında yoğun bir şekilde travestilerin yaşadıkları evler vardır. işin ilginç olan kısmı ne civar insanının ne de travestilerin birbirleriyle herhangi olayına bugüne kadar şahit olmadım. işe çıkmak diyebileceğimiz eylemlerine arabalarla götürüp başka yerlere giderek icra ediyorlar anlayacağınız. ilk başlarda buralarda böyle insanların yaşadığı gerçeği beni rahatsız etmiş ve germişti, sanırım televizyonlarda gösterilen ve bizlere dayatılmak isteyen (bazı durumlarda gerçekten haklılar) travestilerin tehlikeli oldukları görüşüne kapılmıştım sanırım.

    üç yıldır yaşadığım bu semtte yaklaşık iki yıldır düzenli yürüyüş yapıyorum ve çevre esnafıyla vesaire ilişkilerim ilerledi, önce ufak turlarla başlayan yürüyüşlerim şimdilerde baya uzun süren yolculuklara doğru kaymakta, mola vermek amacıyla durduğum bakkal-berber gibi yerleri saymazsak bayağı kalori yakıyorum anlayacağınız :) . herneyse gelelim hikayeye, bir sene önce akşamın bir saati sigaram bittiğinden açık bakkal arama telaşıyla dışarı çıkmıştım, genelde 10-11 gibi bir çok bakkal burada kapattığından tek çarem aspava'ların bulunduğu yere gidip oradaki marketlerden açık bir tane yakalamaktı. şansıma küs hiçbir açık değildi ve seyran tarafına çıktım,seyran taraflarını ankaralılar gayet iyi bilirler, ara sokaklarda bildiğim bir bakkal vardı bazı zamanlar oradan alkol alırdık, memleketten bir arkadaşımın akrabası işlettiğinden dolayı. oraya ilerlerken kim olduğunu bilmediğim üç kişi tarafından sıkıştırıldım, açıkça para istiyorlardı tabiki, vermedim ve üstüne diklendim. ufak bir arbedenin sonunda bıçak çektiler ve geri adım atmak zorunda kaldım. iyice boka battık diyecekken şimdi bile anlatırken güldüğüm bir olayla karşılaştım. sonradan adının sevda olduğunu öğrendiğim bir travesti çocukları iki lafıyla oradan uzaklaştırdı, gergin bir şekilde teşekkür ettim. kendisi beni evine davet etti, nasıl bir deli cesaretiyse önyargımı kırıp evine gittim, kendi evimle karşılaştıramayacağım kadar güzel ve düzenliydi, birer kadeh birşeyler ikram etti, bir pakette sigarasını aldım.uzun uzun konuştu, hikayesini anlattı. her cümlesinde biraz daha önyargımı kırdı ve kendimden utandırttı diyebilirim. sonrasında bu insanlara yürürken daha rahat bakmaya, gereksiz gerilmemeye başladım. emin olun ki onlara normal bir şekilde baktığınızda inanılmaz mutlu oluyor ve size on adımla yaklaşıyorlar.
  • bir arkadaşım bir gün bana ‘’travestiler, kadınlığa hakarettir’’demişti. ne demek istediğini sorduğumda da ‘’size kadınların aslında nasıl olması gerektiğini öğretiyorlar ‘’gibi bir açıklamada bulunmuştu. o zaman bunun üstüne çok düşünmedim. nihayetinde hep haksızlığa uğrarken, dayak yerken, polisle gırtlak gırtlağayken duymuştum, görmüştüm onları. dertlerinin kadınlığı öğretmek olduğunu hiç düşünmedim.

    az evvel havanın güzelliğine de kapılıp, kısa bir yürüyüş yapmak ve kahve içmek için çıktık dışarı. iş yerimiz bağdat caddesi üzerinde olduğu için sağımızdan, solumuzdan güzel kızlar, hoş erkekler geçiyordu. baharın geldiğini sadece kuşlar, böcekler, çiçeklerden değil, kısa etekler, askılı bluzlar ve rengarenk t-shirtlerden anlıyorsunuz haliyle. ben aval aval etrafa bakarken arkadaşımın, ‘’şu kadınlara bak ne kadar güzel görünüyorlar’’ demesiyle yan yana yürüyen üç hoş ve fazla bakımlı kadın dikkatimi çekti. oldukça yüksek topuklu ayakkabıları, vücutlarını saran dar kotları, askılı bluzları ve sarı fönlü saçlarıyla dikkat çekmemeleri imkansızdı aslında. biraz daha yaklaşınca fark ettik travesti olduklarını. o an arkadaşımın söyledikleri geldi aklıma. yanlarından geçerken kendi halime baktım da, birçok insanın* kafasındaki ‘’kadın’’görüntüsünü ben değil, onlar dolduruyordu.

    ben burada kadınları aşağılamak ya da kadınlara hakaret olduğunu düşünmüyorum. sadece olması gerektiği gibi görünüyorlar. seksi görünmek için kafalarda yaratılmış tüm simgeleri kendilerinde uyguluyorlar. kimisi -bugün benim gördüklerim gibi- çok başarılı oluyor, kimisi aşırılık sebebiyle çirkinleşiyor. ve bunu yaparken de büyük bir cesaret örneği gösteriyorlar. olmak istedikleri kişi olmak için çok az insan onlar kadar bedel ödüyor. üstüne bir de türlü hakaret ve şiddete maruz kalıyorlar. bunca şeyin arasında sanmıyorum ki kadınlara kadınlık dersi vermeye kalksınlar. ha öyleyse bile, benim onlardan öğreneceğim bir iki tüyo olabilir. kesin.