şükela:  tümü | bugün
  • "vatan" kavramını içselleştirmiş olarak görev bölgene gidersin. vatan toprağıdır ama nedense herkes sana düşmandır.

    kimisi vatan için,
    kimisi yanında yürüyen ve artık annesinden daha önemli olan 6 ay önce tanıştığı adam için,
    kimisi babası yerine koyduğu senin için,
    kimisi de hiç bir sebep olmaksızın sadece zorunlu olduğu için orda olan bir grup gençle beraber,

    sadece senin ve seni öldürmek için orada bulunan bir kaç insan tarafından adım atılan dağların doruklarına çıkar, hiç bir canlının göremeyeceği güzellikte güneş doğumlarında, doğanın o güzelim sessizliğini binlerce mermi ile bozarsın.

    gencecik bedenlerin elinden kayıp gittiğini görürsün,

    bir hilal uğruna vurulup tertemiz alnından yatan o kutsal insanları, o güneş gibi insanın içini ısıtan gülümsemeye sahip gençlerin bir daha asla gülemeyecek bedenlerini kaldırıp helikoptere koyarsın,

    sonra eve dönersin,

    kimsenin umrunda değildir,

    ölenler onlar için sadece bir haberdir,

    bir an televizyonda görürler, internette iki tık yapıp geçerler,

    hadisenin şarkısı, giydiği yırtık kot, `kasım aksoy`dan daha önemlidir,

    bağırma dersin yandaki adama, anlatamazsın ki bağırınca aklına "bacağım, bacağım" diye bağıran birinin aklına geldiğini,

    uyuyamazsın, uyusana diyen annene anlatamazsın uyumaya çalışırken gece birisinin uyduğun yere sürünerek yaklaşıp boğazını bıçakla kesip askerlerine el bombası atacağı düşüncesinin geldiğini,

    sonra bir gün uyuya kalırsın, anneciğin açılan üstünü örtmek için yanına yaklaşır sevgiyle, sende kalkıp kadıncağızın boğazından yakalayıp duvara çarparsın, "ateş, ateş, ateş baskın var " diye haykırırsın....

    doktor der ki: "travma sonrası stres sendromu"

    doktor sana şunu der ve hayat tekrar normale döner;

    "evladım, gitmeden önce yaşadığın hayat bir yanılsamaydı, saçma ve boş bir hayatın vardı. gittin, gördün ve gerçeği anladın, hayatın anlamını bilen sensin. ne kadar boş şeylerle uğraştığımızı, ne kadar boş şeylere önem verdiğimizi, insan hayatının o kısacık süresinin nasıl boşa harcandığını ve güzel anların, gençliğin kıymetini en iyi bilen sensin artık. şimdi aydınlanmış bir insan olarak tekrar bu aptal hayata ayak uydurmaya çalışıyorsun, tek tavsiyem olayları olduğu gibi al, değiştiremeyeceğin şeyleri kabul etme gücüne sahip olmanı dilerim, şunu unutma hiç kimse seni anlamayacak çünkü hiç kimse orada değildi"

    içinden "ulan, ben `kato dağı`na çıkıp inmişim ne stresi ne sendromu" demek gelir ama yapacak birşey yoktur..
  • türkçemize "travma sonrasi stres bozuklugu" seklinde kazandirilmis bir kaygilanim bozuklugu türü.
    savas, konsantrasyon kampi veya deprem gibi büyük felaketleri, travmalari yasayan insanlarin düsebilecegi bir çukur. o anlari sürekli tekrar yasamak (rüyalarda da), hayata ve insanlara karsi hissizlesmek, apatik olmak, gelecegin anlamini yitirmesi, çok yüksek düzeyde kaygiyla dolu olmak gibi semptomlari vardir. depresyonla elele, kolkola gezen bir rahatsizliktir.
    hem travmadan önceki psikolojik altyapiniz, hem travma sirasindaki deneyimlerinizin yogunlugu, hem de travma sonrasi insanlarla etkilesimlerinizin niteligi belirleyicidir ptsd'yi yasayip yasamamanizda, ya da ne düzeyde yasadiginizda. konusmak, paylasmak kisa dönemde aci verse de, uzun vadede her zaman en sagliklisidir, en iyi tedavi yoludur.
  • "acı geçiyor/ acı geçiyor/ acı elbette geçiyor/ acı çekmiş olmak geçmiyor." (kemal varol)
  • en berbat hallerinden birine, her gün yüzlerce kadın, çocuk ve yaşlının çığlıklarına, boğulmalarına, cesetlerinin görüntülerine ve dramlarına tanık olan sahil güvenlik komutanlığı ve deniz kuvvetleri komutanlığı personeli maruz kalmaktadır.

    uçak ya da helikopterin kamerasından bir botun alabora oluşunu, yardım yetişene kadar (yetişebilirse tabi) onlarca mültecinin denizde kayboluşunu canlı canlı izlediğinizi düşünün. tekrar ve tekrar. her gün.

    bir baba olarak ben aylan bebeğin sahildeki görüntüsünün etkisinden aylarca kurtulamadım. çok daha beterlerini her gün defalarca gören, hemen hemen hepsi aile sahibi bu personel kim bilir nasıl bir yük altındadır?
  • gecenin bir vakti eve giren hırsızla burun buruna geldikten sonra ruhumun içine düştüğü durum.

    üzerinden baya zaman geçmiş olmasına rağmen, hala gece yatmadan önce evi 50 kere gezip pencereleri kontrol ediyorum, yattığım odanın kapısını kilitliyorum, yabancı bir evde yatmak durumunda kaldıysam uykum 50 kere bölünüyor, odam gündüz gibi aydınlıkken uyuyabiliyorum ki eskiden zifiri karanlığı çok severdim. vs vs vs

    lanet hırsız aklımın yarısını da aldı gitti şerefsiz köpek. keşke o gece o evde hiç kalmamış olsaydım, kaldıysam bile uyanmasaydım.
  • bir süredir ki bu galiba düşük yoğunluklu olarak 2 sene, yüksek yoğunluklu olarak 3 haftaya tekabül ediyor, kıvranıyorum. 2 sene öncesinde mi daha sağlıklıydım, buna bir yorum yapamıyorum. aslında iki senedir her şey iyi gidiyor yaşam açısından, fakat bir şey, bir şey sürekli beni içten içe çökertiyor, daha evvelden bunla kolaylıkla başa çıkabildiğimi sanıyordum, ama kar uykusu gibiymiş, içten içe kolonlarındaki demirleri çürüyen dev bir bina gibi hissediyorum.

    geçmişten gelen anılar, gün içinde, aniden gelirken gece hiçbir sebep olmaksızın yaşanan kaygı bozukluğu, titremel, sebebi belirsiz bir korku içinde kıvranarak yataktan kalkmak artık dayanılmaz bir hal aldı. ben sorunun derinlikli olmadığını, yakın gelecekteki basit yaşamsal sorunlara dair olduğunu falan düşünüyordum. sanki görünmez bir ruh göğsümden tutup sarsıyor beni, sallıyor.

    akıl alır gibi değil, 20 sene geçmiş, hafızalarımı yokladığımda sanki yüzyıllar öncesinden kalmış bir hikayeden bahsediyorum. göğsümde bir ağırlık taşıyorum aslında, yani ben bunun bu kadar ağır olduğunu hiç düşünmezdim, yetişkin bir adamım ve olup biten her şey mantıksız geliyor, saçma geliyor hatta.

    garip tabi eşşek kadar adamsın, ağlıyorsun. böyle sinsi sinsi ilerlemiş bir rahatsızlık gibi. anasını satayım kiminle ne paylaşacaksın, kafanın içinde iki milyon defa sur üflenmiş, sana has olan bir şeyi kiminle paylaşacaksın. yakınlarınla konuştuğunda insanların suratı düşüyor, sanki yüzyıllar öncesinde bir olay olmuş, üzerine 20 tonluk monolitik bir kaya parçası koymuşlar. nasıl kaldıracaksın, niye kaldırasın.

    sen başka dünyada gibisin, dünya başka bir yerde. dünyada olduğun zaman olup bitenlere uyum sağlıyorsun, sonra kafa alıp başını gidiyor, gidyor geliyor, tekrar gidiyor, ansızın alakasız bir yaşa geldiğinde şimşekler tekrar çakmaya başlıyor, sabah bir uyanıyorsun dışardasın, imdat diye bağırmışsın millet polis çağırmış korkudan. utanıp titreyerek dönüyorsun evine, gecenin örekesinde, falan filan zamanda, eskiden de oluyordu da ara ara, ne ara patladı bu böyle, bu nasıl oluyor, bir timer falan mı var da ona göre mi tetikleniyor hiçbir fikrim yok. hayatım boyunca mantıkla her şeyin üzerine gittim, tek şu olayın böyle bir anda hayatımı ortadan ikiye bölmesini idrak edemiyorum. mutsuzluk olur, yalnızlık olur, acı olur, sıkıntı olur, hepsinin birer sebep-sonuç ilişkisi vardır, akıl yürütürsün, strateji geliştirirsin, hepsinin öyle ya da böyle bir çözümü vardır, bir metodoloji uygulanır, ama bu yarılmanın, parçalanmanın üzerine artık hiçbir şey düşünemiyor insan.

    yukarıdaki entry'lere falan bakıyorum, saçma sapan yazılar, tedaviden bilmemneden bahsediyor adam. ağır travma geçirmiş bir insan, ileride dövüş köpeği olması için bebek yaşta kulağı kesilmiş köpek gibidir. meselesi olan insan, kendi meselesiyle anlamlanır, bundan daha allahın belası bir şey olamaz, kaderdir bu. hani iki kişinin bildiği sır değildir diye bir laf var, galiba bir tek burada anlam kazanıyor, meseleni çözebileceğin tek insan ölmüşse, bununla yaşamak durumundasın. bu halde bu durumu kiminle paylaşsan anlamsız ve boş, insan çıldırır, aklını yitirir, ya da sabırla acı içinde bir hayat yaşar. asla patlamamış bir yanardağı gibi hissettirir insana, dev gibi bir dağ.

    bazen düşünüyorum, misal çocuk esirgeme kurumuna falan gideyim hayrına, aklıma bu çok geliyor. oradaki çocuklar hepimizden daha büyük sıkıntılara göğüs germiş insanla, ben onlar gibi bir sıkıntı yaşamadım. ama emin olduğum bir şey var, çocuk esirgeme kurumunda idman yaptığımız zamanlardan hatırlıyorum, o çocukları korkunç bir yaşam bekliyor, 14-15 yaşlarındayken hatırlıyorum onların yüzlerinin solunda bir çizgi var, derilerinin altında bir nişan gibi. sonraları bunun üzerine çok düşündüm, onlar bu dünyanın günah keçileri gibi geliyor. genç bir bedende görünüyorlar ama hepsi 40 yaşında gibi, bir çocuk bu ve benzeri bir durumda olmamalı asla, burası korkunç bir dünya, akıl almaz şeylerle dolu. bir defasında bir çocuğun sarılışı aklıma geliyor, çok garip gelecek belki hatta okuyan suçlayadabilir, o sarılışla bir daha karşılaşmak istemezdim. yani çocuğun her şeyiyle kollarını açıp sarılmasını herkes kaldıramaz.

    neyse konuyu çok dağıtmışım, ben bazı şeylerin çözümsüz olduğuna inanıyorum. bunu da kafasının içinde bombalar patlamışcasına derin bir korku yaşamamış hiçbir insan anlayamaz, umutsuzluk belki, ama gerçek.

    edit: bunları sadece belli insanlar için yazdım, onlar benim kardeşlerimdir. saçma sapan bir işgüzarlıkla mesaj atacak olanları uyarmak istiyorum, ben sözlüğü ağlama duvarı olarak değil, bir iletişim kanalı, medyum olarak kullanıyorum, ananıza avradınıza ve o kevgir dönmüş kişiliğinize sövdürtmeyin, uzmanınıza bir size onbir koduğumun yaşamsız ibn*leri.
  • basitçe, ardı ardına bir çok problemin üst üste gelmesinin sonucunda kişinin geçmişteki yaşadığı travmaya dair içinde tuttuğu izlerin, anıların ve acıların bir anda patlak vermesi. benim kişisel tecrübem, patlatıcı son damlanın iş ve gelecek kaygısıyla ilgili olmasıdır.

    az önce birkaç video izledim, ikinci dünya savaşında bombalar patlıyor ya da adamın savaşın stresinden yoruluyor, tedavide ise savaştan ya da mevcut elle tutulur sıkıntılardan değil, çocukken ölen kardeşinden falan bahsediyor.

    erken yaşta travmatik bir olay yaşadığınızda üzerinden seneler geçer, arada hatırlarsınız bir çok şeyi ama bu size koymaz. yani gariptir, bir duvar örülüdür sanki, ruhsuzlaşmış gibi hissedersiniz. arada bir çok sorun, sıkıntı yaşasanız da gene de bu geçmişteki derin acının izi açığa çıkmaz, ne olursa olsun geçmişte kaldığını ikna eder.

    yaşamınızla ilgili ciddi bir stres yaşadığınızda ise (gene ısrarla en tetikleyici etkinin meslek hayatıyla olduğunu düşünüyorum), aniden ve ansızın geçmiş anılar canlanır, o zaman dökemediğniz gözyaşlarını bir anda dökmeye başlarsınız, hastahane bahçesine çöküp ağlama krizi geçirirsiniz. ben filmlerde olur sanıyordum flashback tarzı şeyler, hakikaten unuttuğunuz onca şey aniden ve ansızın geliyor.

    benim kendi tecrübemde, bu tanı konmadan çok daha öncesinde böyle bir şeyi yaşadığımın bilincine varma oldu. yani bundan birkaç ay önce, ara ara geçmişi hafifçe hatırlıyordum, moralim bir parça bozuluyordu, donakalıyordum ya da, geçiyordu sonra. o sadece anlık gelip geçen bir şey, travma sonrası stes bozukluğu tanısı konabilmesi için illa ki doktorluk bir hale gelmek gerekiyor, kendini belirtir zaten, iş güç yapamayacak hale gelirsin. hastalık, gelecek kaygısı, maddi sorunlar, vs. vs biner üst üste, sonra bir bakmışsın kafa geçmişe gitmiş sessiz sedasız sokak ortasında çömelip 20 sene öncesini yaşayıp ağlıyorsun.
  • bak elden geldiğince öz ve net yazacağım, travma sonrası stres bozukluğuna sahip olan insanların tedavisini güçleştiren üç şey var. direnç (bu akıldan, metanetli kişilik yapısından ileri gelebilir, öyle olunca daha kolay kaçıp saklanıyor insan), travmanın/travmaların ne kadar erken yaşta olduğu ve travmanın büyüklüğüdür. şunu anlamak gerekiyor, yaşanılan ağır travmalar (bunu ancak yaşayan anlayabilir, ne eşiniz, ne dostunuz ne sevgiliniz anlayamaz, anlatamazsınız da) genellikle bilinçaltına atıldığı için bunların su yüzüne çıkması, 20'lerin başlarında oluyor, bilinç düzeyine varması (davranış bozukluklarının seyrelmesiyle) 30'a doğru, sonrasında da geçmişle bağınızı koparacak ve her şeyi olduğu gibi kabullenecek olguluğa eriyorsunuz. tabii herkes farklı yaşar, ben buna benzer iki üç kişi tanıyorum kendimle beraber. ne zaman ki savaşılacak bir düşmanın kalmadığını anlıyorsunuz yani içeride patlayan öfkenin günlük yaşamın bir abartısı olduğunu ve aslında geçmişten başka hiçbir şey olmadığını idrak ediyorsunuz, işte orada film kopuyor. bu konuda boşa umut vermek saçmadır, herkes tektir, ve insanın yardım alsın ya da almasın, ancak tek başına çözebileceği şeylerdir travmalar. ağır travmaların 20'lerde yok olacağına inanmak malesef hayal, dünyanın en metanetli insanı olun, sadece yaptığınız şey geçmişte yaşadığınız sıkıntıyı farkında olmadan bilinçaltına itmektir

    sen sokakta dayak yiyen bir çocuk gördüğünde, ortalama bir insanda oluşan tepkinin abartılı halini yaşarsın, hormonların tavan yapar, sinirden ellerin titrer ve sakin olmaya çalışırsın. aslında orada dışarıda gördüğün çocuktan ötürü olmuyor bu, senin geçmiş tecrübenle yüzleşememenin bir sonucu olarak dış uyaran, buzdağının sadece görünür kısmını oluşturuyor. o yüzden diyorum, bilinçaltındaki öfkenin kaynağı olan olay ve olayların sonucunda, başkalarına göre daha tetikte, daha hassas bir yapı ortaya çıkıyor, bunu idrak etmek, bu durumda geçmişteki bir çocuğun maruz kaldığı şeyleri yaşamaya rağmen çocuk vizyonuyla bakmamak, olaya yabancılaşmak ve olayı aynı anda kabullenmek hiç öyle lafta olduğu gibi olmuyor. senelerce kendi içinde kavga ettiği için yaşama da elinden geldiğince öfkeyi bastırarak dişli olmaya çalışmış bir insan olarak kendini bulacağın son durak, "düşman nerede, hani nerede ?" diyerek sanrılar içinde beklemektir.

    dünyanın en normal insanını simüle etsen bile, geceleri sayıkladığında yakının, arkadaşın sana hatırlatacaktır "olm dün gece sayıkladın gene kim kızdırdı seni" diye, narkoza gireceksin, orada da sayıklaycaksın yani bundan kaçış yok.

    çocuklukta yaşanan travmaları geçtim, hava indirmeden bir adamla karşılaştım (bak dünyanın en donanımlı insanı), adam bir kadın düştü diye panik halinde denize atladı, saniye düşünmeden. hormon patlıyor bir anda tabii, eller zangır zangır titriyor, yahu bir insan uyanırken zıplayarak fırlar mı, fırlıyor işte, herkes fırlıyor, bu insanlar görmüş geirmiş insanlar oldukları halde aşamamışlar, bunun kaçarı yok. üstün insan yok, maçası sıkmayan insan var onu bilin, ona göre tedavi mi olursunuz, senelerinizi kayıp mı görürsünüz, bu bir bakış açısıdır.

    mesele ağlamak ya da olayın üzerine gitmek meselesi değil. bu entry'nin anlatmak istediği şey, geçmişte aciz düşmene sebep olan travmalar sayesine hep bir savaş bekleyen ve hep en kötü duruma hazır ve nazır olan insanın her şeyin durulduğunu anlayamadığı için hasta olduğunu hatırlatmaktır. sorun bu kadar basit, ve o basitlik de 15-20 sene kadar atlatılması zor bir süreç. selametle...
  • bugün yaşanan olaylardan sonra sağ kalabilen yaralanmış ya da tanık olmuş amerikalılarda görülebilecek bozukluk (deprem gibi doğal afetler sonrasında da görülebilir)
    tssb( travma sonrası stress bozukluğu)tanımı ağırlıkla, zorlayıcı anılar, kabuslar ve/veya travmanın önemli yanlarını hatırlayamama gibi travmaya bağlı hafıza bozukluklarının varlığına dayanmaktadır. kişi, felaketin spesifik ayrıntılarını tam olarak hatırlayamayabilir fakat deneyimin önemli temalarını hatırlayacaktır. tam olarak tarihleri, yerleri ve ayrıntılı olarak mekanı ve failleri hatırlayamayabilir.
    tssb akut, kronik ya da gecikmeli olabilir.
    travmatik olay aşağıdaki durumlardan biri veya daha fazlası şeklinde ısrarlı olarak "yeniden yaşantılanmalıdır": 1) olayın zorlayıcı ve rahatsızlık verici anılarının hatırlanması; 2) olayla ilgili tekrarlayıcı tarzda rahatsızlık veren rüyalar görme; 3) varsanılar, yanılsamalar ve geriye dönüşlerle olay sanki yeniden oluyormuş gibi hissetme ya da davranma; 4) olayı hatırlatan durumlara maruz kalındığında aşırı psikolojik rahatsızlık duyma ve 5) olayın çeşitli yönlerini sembolize eden ya da hatırlatan ipuçlarına maruz kalındığında fizyolojik tepki verme.

    kişi, aşağıdakilerden en az üçünün ısrarlı bir şekilde tezahür etmesiyle, travmatik olayla ilgili uyaranlardan kaçınır ve/veya tepkiselliği genel olarak küntleşir : 1) travma ile ilgili düşüncelerden, duygulardan ve konuşmalardan kaçınmaya çalışma; 2) travmayı hatırlatacak faaliyetlerden, yerlerden ve kişilerden kaçınmaya çalışma; 3) olayın önemli bir yanını hatırlayamama; 4) kendisi için önemli faaliyetlere yönelik ilgi azalması; 5) diğer insanlardan kopma veya yabancılaşma; 6) kısıtlı duygulanım ve 7) geleceğe ilişkin beklentilerin azalması.

    tssb tanısı koyabilmek için, aşağıdakilerden en az ikisiyle birlikte tezahür eden ve travmadan önce varolmayan artmış uyanıklık belirtilerinin süreklilik kazanması gerekir: 1) uykuya dalma ve uykuyu sürdürme zorlukları; 2) kızgınlık veya öfke patlamaları; 3) yoğunlaşma zorluğu; 4) aşırı tetikte olma, ve 5) aşırı irkilme tepkisi.

    tssb belirtileri kronikleşebilir veya uzun zaman dilimlerinde düzensizlikler gösterebilir. bazı dönemlerde, aşırı uyanıklık ve kızgınlık belirtileri klinik tabloda hakim duruma geçebilir. böyle zamanlarda mağdur genellikle, zorlayıcı anılar, kabuslar ve geriye dönüşlerin artışından da şikayetçi olacaktır. mağdur diğer zamanlarda, göreceli olarak belirti göstermeyebilir ya da duygusal tepkileri daralmış ve içe dönük olarak gözükebilir.
  • dunyada en sık karsilasilan psikiatrik tablolardan biridir. yasanılan kotu bir tecrubeden sonra (tecavuz,dogal afet,iskence,yogun duygusal siddet,saldırı,trafik kazası vs...) kisinin duygu durumunun bozulmasi ile ve genellikle depresyonla ortaya cıkar.kisi uyuyamaz,sık sık hezeyan icine girer,kabuslar gorur ve normal yasamina cok guc devam eder.travma sonrasi duygu durum bozuklugu ana hatlarıyla budur.