şükela:  tümü | bugün soru sor
  • kişinin çocukluğunda yaşamına kazınan ve etkileri yıllar boyu süregelen olaylar silsilesi.... başlayalım.

    ailemdeki erkekler yüzyıllardır ünleri tüm ülkeye yayılmış başpehlivanlardır. nesilden nesile geçen güreş tutkusu benim de kanıma erkenden yerleşmişti -ki bunda beni kıspetle kundaklayan halamın etkisi olduğu da söylenir-. büyük bir güreşçi olma hayalleriyle yetiştim, bu öğretiyle büyüdüm. herkes çok umutluydu benden, çok başarılı olacağıma dair beklentiler üst safhadaydı.

    çok huzurlu bir mahallede büyüdüm. bakkalımız -ki aynı zamanda muhtardı kendisi-, manavımız, kartonpiyercimiz, stilistimiz melahat hanım (terzi denmesine çok bozulurdu), scuba dayving hocamız vardı. çok mutluyduk o günlerde, birlik ve beraberlik içinde yaşardık. gerçi bir gün berber sular kesik diye müşterisinin kafasını scubacı hadi amca'nın havuzunda yıkadığı için ufak çapta bir kavga çıkmıştı ama hangi aile arasında olmaz ki bu? olay kısa sürede tatlıya bağlandı, berber tahir abi (aynasızdı kendisi, eski polis yani) scuba dayving kursuna kayıt olanları bedava traş etti promosyon olarak.

    neyse, zaman geldi çattı, 11 yaşımda kırkpınar'a deste küçük boy kategorisinde katıldım. şampiyonluğun en büyük favorisi bendim, zaten kazanacağımdan emindim. ilk turlar çok kolay geçmişti ama finalde bir anda boş bulundum, tribünlerdeki bir çift mavi göze takıldı gözlerim ve kendimi yerde buldum. yenilmiştim, dünyam kararmıştı.

    ailede yer yerinden oynadı, herşey hayal kırıklığıydı. madem güreşçi olamıyordum, ilk otobüsle istanbul'da bir yatılı okula gönderildim.

    sünnet olduğum yaz denize gidemediğimden, kuran kursunda da yer kalmayınca ailem adaptec easy cd creator kursuna yollamıştı beni. sonradan bu kursun çok yararını gördüm, dersaadet'te hem okuluma gidip hem de kopya cd sattım.
  • zor günlerdi.
    bütün çocukluğum parasızlık içinde, sürünerek geçti. cd creator kursları olurdu eskiden, zengin çocukları giderdi hep. biz pencereden bakarak anlamaya çalışırdık. sulu gözlerle izlerdik, pencerenin önünden geçerken sırtlarını dönerlerdi hep. vazgeçmedim, direndim, sonradan kendi çabalarımla öğrendim. ama bu okullular 8 hızlı 12 hızlılarla çoşarken ben 4 hızla basmaya, kalanları elimle yazarak yetiştirmeye çalıştım.
    yaktıklarım oldu.

    o zamanların acısı kolay geçmez. şimdilerde 21 inch alsalar monitörü istemez deli gönül. defraglarımdan tad alamıyorum. keşke, keşke bir amigam olsaydı, eski democu sohbetlerinde benim de adım geçseydi. boynu bükük kalmasaydım el içinde.

    (bkz: ezik democu mosq)
    (bkz: mazi kalbimde bir yaradır)
  • hepimizin çok yakından tanıdığı adı bende saklı bir sözlük yazarı* bir gün çok acıklı bir anısını benimle paylaşmış idi. sırtını pışpışlamış, yook yook, geçtii, geçtiii diyerek kafasını sevmiştim.

    il po..ee..şey..bu sözlük yazarı miniminnacık bir çocukken annesi onu bakkaldan bir kutu billur tuz almaya yolluyor, miniminnacık, o zamanlar incecik tüylü bu arkadaşımız güle oynaya, "bak postacı geliyoor selam ediyoor" isimli şarkıyı söyleye söyleye bakkalın yolunu tutuyor. bakkal amcadan tuzu alıyor, sokağın köşesinden dönüyor, bir de bakıyor ki karşısında koca koca kara kara sokak köpekleri. hemen tabanları yağlayan minik postil...eee..oo koşarak arşısında çıkan ilk evin kapısını miniminnacık yumruklarıyla çalmaya başlıyor. gerçi köpekler buna şöyle bir bakıp işlerine güçlerine bakmaya deva etmişler ama miniminnacık küçücük posteeeeaaa..şey..işte onun sevimli küçük kalbi tıpır tıpır etmeye başlamış bile, taa o zamanlar bile kaçarken hızını alınca duramazmış.
    neyse kapı birden açılıyor, bizimkisi kendini içeri atıp bir köşeye siniveriyor. hıçkıra hıçkıra ağlarken yüzüne kapadığı kollarının arasından bir de bakıyor ki evin içi ben diyeyim iki metre boyunda izbandut gibi ve kıllı kıllı, her yanlarını post gibi kıllar bürümüş adamlarla dolu..

    işte hikayesinin burasında yine gözleri doldu, sesi kısıldı, boynuma atıldı: "hatırlamak istemiyorum, istemiyorum!" diye haykırdı.

    bir de köpeklerden kaçarken düşürdüğü bir torba tuz için eve döndüğünde anesinden sopa yiyen bu o zamanlarki minik sözlükçü tuz kelimesini duyduğunda hala içinin ürperdiğini, bir tuhaf olduğunu, kimi zaman nefretle, kimi zaman karşı koyulamaz bir koşma isteğiyle dolduğunu kulağıma fısıldayıvermişti.

    bilmem ki hep birlikte bu bahsız sözlükçüye destek olsak, onu şefkat dolu mesajlar atarak rahatlatmaya çalışsak bir faydası olur mu... ben onun için elimden geleni yapmayı düşnüyorum, herkesi de en azından kendisi söz konusu olduğunda anlayışlı olmaya davet ediyorum. hatta zaman zaman gizlice kulağının dibine süzülüp tuz! tuz! diye haykırarak o eski tramvatik anıyı bilnçaltından çıkarıp atmasını sağlamaya çalışıyorum. freud yaşasa bunu isterdi.
  • bizim de hiç paramız yoktu...babam beni kışın okula gönderir, yazın çobanlık yapmam için köyün ağasına verirdi...okumak için neler neler yapmadım ki...orda öğrendim el öpmekle dudak aşınmayacağını (yoksa yürümekle yol mu aşınmazdı, neyse canım)...üst mahallenin çocukları beni hiç sevmezlerdi...paşa çocukları ile mebusçuluk oynardık ama her seferinde elime şapkamı verir, oyundan atarlardı...o zamanlar da çok hırslıydım...her seferinde yine geri dönerdim...hele o sağır paşanın oğlu yok mu, beni hiç sevmezdi...yemin ettim büyüyünce onu kendime ortak edip, rezil edecem diye...koltukları çok severdim, koltukçu adnan amca'yı da...koltuğa nasıl oturulacağını o öğretti bana; önce kucağa oturacaksın dedi, sonra...

    neyse efendim, sonuçta parasızlık zordu...binealeyh, çok yoksulluk çektik...ta ki morrison amca ile tanışana değin..

    rumuz: ispartaküzz
  • siz leblebi tozunu bilir misiniz? tanidigim butun cocuklar, o davula benzeyen tuhaf seyin icinden yerlerdi leblebi tozunu. benimse sadece kacak kacak aldigin naylon torba icindeki leblebi tozlarim vardi. onlari turk filmlerinde kokoin cekenlerin yaptigi mimik ve jestlerle saklar, sadece cocuklar varken, uyusturucu cekiyomus edasiyla hava basarak yerdim.
    sonralari bu bende aliskanliga donustu. yillarca koko kullandim. vucudum dayanmaz hale gelince de hastaneye yattim, ese dosta virusmus doktorlar bile bilmiyo dedim.her nasilsa inandilar. o leblebi tozunu herkes gibi davulumsu seyden yesem ne olurdu sanki,
    hani benim gencligim nerde
    bilyelerim topacim
    ha ha?
  • fakir bir aileydik, çalışmam gerekiyordu.
    bir mandırada vasıfsız işçi olarak atılmıştım hayata; sigortayı boşverin, kapı giriş kartım bile yoktu, turnikelerin altından sürünerek geçmem gerekiyordu. öğle yemeklerinde hep peynir yer, ayran içerdik.

    bir gün ustabaşının isteği sonucu kazanlara süt akıtan büyük musluğu kapatma uğraşına girmiştim, bu sırada kayıp devasa süt kazanının içine düştüm. çok korkmuştum, çığlık çığlığa bağırmaya başladım. beni tutunmam için koca bir teker kaşar atarak kurtardıklarından beri musluklardan ve sütten nefret ederim.

    o gün o kadar çok ağladım ki mandıranın müşterileri tuzlu süt içtiler, benimse göz pınarlarım kurudu. artık istesem de ağlayamam.
  • ilkokula kaydedildiği gün kafasının sıfır numaraya vurulması, gelecekte küçük guru'nun uzun saçlı ve okuldan nefret eden bir insan olmasına yolaçacaktı.
  • bir arkadasimin anisi, benim degil:
    cocuklugunda sut kazanina dusmus bir arkadasim vardi. honour knowledgenin calistigi mandira gibi bi yerin mudurunun kiziymis
    bu. babasini ziyarete gitttigi gunlerden bir gun, ayagi kayar ve sut kazanina duser, ama daha kotusu vardir. basina gelcekler bitmemistir. kazanin icinde uc tane kurbaga vardir. tuhaf tuhaf kizimizin yuzune bakmaktadirlar bunlar. kizimiz korkusundan gikini bile cikaramaz, sutun yuzeyine uzanir kalir. aradan saatler gecer, saatler boyunca kurbagalarini ziplamalarinin olusturdugu minik dalgalarda sallanir, suyun sikirtisini duyar. ve bir an gelir sesler kesilir. kiz birden etrafinin sutle degil, kati ve kaygan bir maddeyle kapli oldugunu gorur. kurbagalarin ziplamasi sutu tereyagina donusturmustur. ayaga kalkar, kazandan kolayca ziplar. kurbagalari bulup tesekkur etmek istemektedir. onlardan korktugu, tiksindigi icin utanmistir. bunu yendigini gostermek, tiksinmedigini anlatmak, minnettarligini belirtmek istemektedir. oysa kurbagalar coktan sir olmustur bile...

    o gun bugundur nerde bir kurbaga gorse opmeden duramaz. bazi kotu niyetliler onun prens pesinde oldugunu idda ettilerse de, isin asli budur.
  • her kucuk ilkokul ogrencisi gibi (evet alayinizi genelleyecek bir klavyeye sahibim) okul icerisinde ko$u$turup "hebee hebeee" diye oyunlar oynayan bir nyks idim bende. okulumuzun geni$ koridorlarindan tum siniflarin kapilarinin baktigi hayvanimsi antre kismina ko$tum ve yeni ciktigimiz takla dersinin de gazi ile (beden degil takla, ciddi ciddi iki ders boyunca takla attiriyorlardi) "bakin $imdi nasil parende aticam" diyerek gerildim. lakabinin sonradan pic olacagini o ya$larda kestiremedigim serkan isimli bir arkada$im (evet hakkimda soylenen fil hafizasi ve lama kini efsanesi dogrudur) ben tam gaz ko$makta iken filmlerdeki klasik ayak uzatma numarasini yapti ve ben ucarak bronz ataturk bustune kafa attim. yarilan kafama mi yanayim bana "yerleri pislettin pic kurusu" diye bagiran hademeye mi yanayim karar veremedigim noktada ogretmenlerim gelerek ka$ima diki$ attirmak icin beni kacirdilar oradan. her ne kadar mudur "getirin ben dikerim" gibi zevzeklikler yaptiysa da ye$ilkoyde bir veterinerde ka$imi diktiler ve sonra da derse soktular. o gun bu gundur bronz bir $eye kafa atmiyorum.