şükela:  tümü | bugün
  • başlığın doğrusu türkiye olacaktı fakat malum karakter sınırına takıldı.

    son zamanlarda sıkça rastladığım olay. sözlükte bile açılan başlıklardan bunu görebiliyorsunuz. esnafından tüccarına kurumsal şirketlerinden ufak kobilerine iş ortaklarından, tanıdığınız kişilere hatta arkadaş çevresine kadar herkes birbirini dolandırmaya çalışıyor.

    ilk başta çaba gösterip durumu düzeltmeye çalışsanız hakkınızı arasanız da daha sonra bunun çok vaktinizi çaldığını fark ediyorsunuz. hukuk ve adalet sisteminin yozlaşmış olması neticesinde kendinizi bir anda buna alışmış/alıştırılmış halde buluyorsunuz.

    büyüğünden küçüğüne herkes dolandırılmayı sindirmiş durumda. bu ülkedeki çok kişi ve kurum da hiçbir bedel ödeme korkusu olmadan istediğini yapıyor.

    bir galerici 80.000 km'de hurda aracı toplayıp temiz ikinci el diye satabiliyor. en güvenilir tatil sitelerinde turizmciler oda fotoğrafını farklı, gerçekte olan odayı farklı koyabiliyor. marketten aldığınız 100gr'lık ürün 80gr çıkabiliyor. alışveriş sitesinden aldığınız ürünler sahte çıkabiliyor. hatta hiç ürün gelmeyebiliyor. profesyonel iş hayatında bile işin başında farklı, sonunda farklı konuşup sizi zarara sokabiliyor insanlar. 2km'lik yolu 10km haline getiren taksicilere, aracınızda hasar olduğunda 1000 liralık hasara olmayan şeyler katarak 3000 lira yazan sanayi kurnazlarına girmiyorum bile.

    en basitinden buradaki rezalet başlıklarını ele alalım. öyle bir durumdayız ki eğer bu başlıkların hepsine topluca tepki koyacak olsak, hiçbir gsm operatörünü kullanmamamız, hiçbir teknoloji mağazasından alışveriş yapmamamız, hiçbir internet sitesinden ürün almamamız lazım. elin oğlu "bu güzelmiş ya alayım şundan" deyip checkout'a basarken sen gidip şikayetvar yorumlarını okuyor, ekşi sözlüğe bakıyor ve ürün altındaki yorumlara göz gezdiriyorsun. kendince sitenin dolandırıcı olup olmadığını anlamaya çalışıyorsun. belki birkaç gün mesai gibi zaman vakit harcıyorsun. herhangi bir olumsuz durumda haklı olsan bile yasal çabalarının fayda getirmeyeceğini bildiğinden gelip haklı isyanını buraya yazarak kamuoyu oluşturmaya çalışıyorsun. bu çok acı bir durum değil mi?

    ben artık toplum nezdinde, milletimiz hakkında sürekli pohpohlanan "anadolu insanı" diye tabir edilen topluluğun o kadar da masum olduğuna inanmıyorum. bu ülkede dürüst namuslu insanlar gerçekten çok çok azınlıkta ve kendini güvenilir, dindar, helal süt emmiş diye nitelendiren insanlar bile bundan geri kalmıyor. ve bu zaman içinde günden güne daha kötüye gidiyor.

    edit: national geographic'in yaptığı "dolandırıcılar şehri istanbul" isimli belgesel.
    bir ekspertiz şirketinin cinayete teşebbüs isimli videosu.
    hepimizin aşina olduğu telefon dolandırcılığı.
    bir diğer konu emlak dolandırıcılığı.
    çok kullanılan bir alışveriş sitesinin sahte parfüm dolandırıcılığı. 2, 3
    çiftlik bank, mega holdings gibi saadet zincirleri...

    örnekler çoğaltılabilir.

    bu yukarıdaki örnekler gibi her gün binlerce dolandırıcılık yaşanıyor. dolandırıcılık faaliyetleri artık bakterilerle insanların savaşına benzemeye başladı. nasıl bakteriler antibiyotiğe bağışıklık geliştiriyorsa, sizin de her yeni çıkan dolandırıcılık yöntemini biliyor olmanız gerekiyor. siz bunları öğrendikçe yeni yöntemler çıkıyor ve bu döngü böyle sürüyor.
  • hakli tespittir. bir arkadasimin amcasi 250 milyon liralik kardesleri ile birlikte ortagi oldugu sirketinin icini kendinin tek sahibi oldugu diger sirketine ucuz mal satarak bosaltmaya calismaktadir. boyleikle kendi payinda az zarar gorup diger ortak kardeslerinden mal tirtiklamis olacaktir. ulan insan kendi kardesini dolandirmaya calisiyor bu ulkede baskalarini mi dolandirmasin.
    elin gavuru dedikleri adamlarda en ozendigim nokta durustluk. nokta
  • yerli tomofil projesinde de rol alan değerli bir abimizin sözlerini aktarmak istiyorum:
    "bir iş yapılacağında üçte biri karşı tarafı nasıl sikerim diye yapılıyor. üçte biri bizi nasıl sikmezler diye. üçte biri de asıl iş."

    çalgıcıların birbirleriyle kavgaya tutuştuğu bir orkestra gibiyiz. kötü çalmak falan değil. doğrudan niyeti bozmuşuz. birbirimize bilenmenin derdindeyiz.

    bir adam vardı sanırım boğaziçi üniversitesinde. 90'lardan beri "kiminle komşu olmak istemezdiniz" türünden bir anket yapıyor. insanımız kimseyle komşu olmak istemiyor. ermeni? istemem. alevi? olmaz. eşcinsel? asla. suriyeli? yok artık daha neler.

    ve inanır mısınız sürekli de artıyor bu istememci tavır. kimseyi istemeyecek hale gelmişiz. adam bokuyla kavga halinde. kendisini de tasvirlese biri, onu da istemez komşu olarak. kendinden bezmiş. her şeyden bezmiş. başarısız bir projeye dönüşmüş. gün sayıyor. ve gün sayarken de etrafa ne kadar pislik saçabileceğinin derdinde.

    bir şeyleri güzelleştirebileceğinin farkında değil. kendisini hiçbir zaman o şekilde konumlandırmamış dünyada. sürekli bir şeyler alması gerektiğine inanmış. etraftaki her şey ona hizmet etmeli. devletten bir şey bekliyor. ailesinden bir şey bekliyor. arkadaşlarından bir şey bekliyor. sürekli bekliyor. prenses gibi. ve fark etmiyor ki etraftan bir şey beklemek köleliktir. köleleştikçe çirkinleşiyor.

    bir şeylere inanmış ve hiç düşünmemiş bile inandıkları üzerine. zengin, ünlü, başarılı, mutlu vs olmak istiyor. bunların ne demek olduğuna bile kafa yormamış. ama cevabın bunların birinden geçtiğinden emin. bir şekilde para bulursa daha da çirkinleşiyor. daha büyük ev veya araba alarak kendini özel kılmaya çalışıyor. ve tekerlekli bir kutuya üçyüz bin lira verecek kadar vizyonsuz insanlar kümesine katılıyor.

    futbolculara, artistlere özenmiş hayatı boyunca farkında olmadan. mutluluk sandığı şey bir grup insanın hayat tarzı. ve o hayat tarzını da aslında bilmiyor. birkaç dizide görmüş. dergilerde okumuş. instagramda izlemiş.

    insanımız instagramda avokado soyan diyetçi kadın videosu izleyecek kadar gayesiz. kendinden o kadar sıkılmış ki. etrafından o kadar bunalmış ki. orada ne yoksa onun peşinde. sırf andan uzaklaşabilmek için ufacık bir ekrandan hiçbir önemi olmayan birinin hiçbir önemi olmayan bir eylemini izliyor. birkaç saniye sonra unutacak. ama hiçbir önemi yok. çünkü o başarısız bir proje. istediği şey olamadı. ve gün sayıyor. ölümü bekliyor. sorsanız farkında bile değil. ama bir kere yaşayacak ve araba fiyatı bakıyor internetten gün boyu. bir tane kediye dokunmadan ölecek. gökyüzüne en son haftalar önce ciddiyetle bakmış. bir tane yıldızın bile adını bilmiyor. şu parlayan mars diyorsun, sana inanmıyor. mars'ın gözle görülebileceği fikrine bile uzak. ve otuz yaşında. ve kırk yaşında. tamamen hayal kırıklığı. hiçbir şey olamamış. hiçbir şey olamazken hiçbir şey de olamamış. bir tane bile bir şey olamamış. bomboş. anlamsız. gayesiz. amaçsız. fuzuli. hep kolaya kaçmış. hep nefsini kovalamış. ufacık bir şeylere takılıp kalmış. hayatından memnun değil. ve olanları bu açıklığıyla da göremiyor. yıllardır kullanmamaktan kafa tütsülenmiş. kurumuş. elinize alınca parça parça dağılıyor. içilmemiş bir sigaranın uzayıp da giden külü gibi. orada ama değil. kabuk sadece. hiçbir şey kalmamış içinde. ve bunu çok derinde biliyor. bilmese gün boyu nargile içmezdi. kim ne üfürmüş diye tivit beklemezdi sayfa yenileyerek.

    bunun nasıl böyle olduğunun anatomisi verilmeli. bir bebek nasıl buna dönüştü? arada ne ters gitti? ne kadarı geri çevrilebilir?

    bunun nasıl böyle olduğunun anatomisi - cilt 1

    yapay zeka diye bir alan var. duymuşsunuzdur. programlar üretmeye çalışıyorlar bir takım problemlere cevap olarak. açgözlü algoritmalar diye bir şey var bu alanda. bodoslama yaklaşıyorlar. cevapla aradaki mesafeyi ölçüyor ve dümdüz oraya ulaşmaya çalışıyor. mecburen bir yerlere takılıp kalıyor çoğu durumda.

    insanımız da açgözlü algoritmalar kadar akıl yürütüyor. herkes çocuğunu özel okula gönderiyor mesela. kafadaki denklem basit. eğitim iyidir. özel okul daha iyidir. bizim çocuk da ona erişmelidir. bir saniye durup da sorgulamıyor anaokuluna elli bin lira verirken. oturup da beş dakika konuşmaya sıkılacağı vasat öğretmenlere aylarca yıllarca emanet ediyor çocuğunu. o öğretmenlerin bir tane dandik okul öncesi bölümünden mezun olduğunu biliyor. ama inanıyor ki satranç öğrenecek çok kıymetli bebesi. o genç kadınlar satranç öğrenebilseydi senin osuruklu bebene bakmazlardı. bunu akıl edemiyor. cama çarpan sinek gibi. o tarafa doğru var gücüyle gitmeye çalışıyor. ve çocuğu da kendi gibi aptal oluyor. bu böyle olmak zorunda. anaokuluna elli bin lira kaptıran adamın oğlu da kendi gibi aptal olur. biz bankadan arıyoruz diyene kredi kartını kargoyla yollar.

    yazının başındaki alıntı da bununla ilgili. iki tarafın da 1 birim kazanması içimize sinmiyor, karşı tarafı bir şekilde sikip 2 birim kazanmak istiyoruz. trafikte önüne kırıyoruz. uçak indiği an telefonumuzu açıp ayağa kalkıyoruz. araya birilerini sokuyoruz.

    sular yükseldiğinde tüm gemiler yükselir. bunu fark etmiyoruz. dibimizdekiyle kavga etmeden bir şeyleri elde edebileceğimizi ve hatta uzun vadede bir şeyleri elde etmenin tek yolunun bu olduğunu anlamıyoruz. kaostan besleniyoruz. idollerimiz fatih terim, acun, arda turan, ali ağaoğlu, ali koç... distopya gibi.

    açgözlü algoritmaların bir yerlerde takılıp kalmasını engellemek için bir sürü yöntem geliştiriyor bilgisayarcılar ve matematikçiler. en sadelerinden biri tekrar tekrar başlamak. bir sürü farklı yerden tekrar tekrar başlıyor program bir cevap aramaya. ve sonunda, er ya da geç, optimum çözümü buluyor.

    bir kere çalışmak yerine elli kere deniyor belki. bu sayede ancak fark edebiliyor ki ilk bulduğu tepe yüksek bile değilmiş. halbuki ne çok sevinmişti. ne tepe buldum be demişti. onun on katı tepeler varmış ve denemeye devam etmese bulamayacaktı.

    açgözlü algoritma gibi olmamak ilk cilt için yeterli diye düşünüyorum. herkesin izlediği yolu izlemeyin. biraz akıllı olun. psikolog diye bir şey varsa bil ki sırf o kavramın varlığı bile psikolojini bozacak. geçenlerde intihar eden biri vardı. adam farkında değil ki psikoloğa gidecek kadar kendini ciddiye aldığı için başına geliyor bunlar. prenses değilsiniz. sakin olun. bir şey beklemeyin. hz isa psikoloğa gitmediyse sen de dayanırsın merak etme. buddha psikoloğa gitseydi buddha olmazdı. sakin ol, soğuk duş al. özel okul varsa bil ki kandırılıyorsun. matrix izlediğin televizyondan siyaset izliyorsun ve biri sana kurgu gibi gelirken diğeri uğrunda ölmeye hazırsın. kusura bakma ama sen salaksın. okullar ve televizyon seni böyle salak yapmışken cevabı daha çok okulda ve cebinde taşıyabileceğin televizyonda arıyorsun.

    doğada hiçbir canlı gözlemlemedim ki aynı yöne giderken birbirine anadolu insanı kadar köstek olsun. hızlı giden bir grupta gerilerden gelmek yerine, çok daha yavaş bir grubun en önünde olmayı seçiyor her seferinde insanımız. derdi tasası nasıl daha iyi yaşarım, nasıl güzele yönelirim değil. aman milleti geçelim de. aman arabamız eksik olmasın. aman bu yaz da tatilsiz geçmesin. araba alacak kadar vizyonsuz birinin hayatı da ne yazık ki araba alacak kadar vizyonsuz birinin hayatı gibi yaşanıyor. a = a. doğadaki belki de tek önerme. kalanı bunun türevi. ve adam bundan kaçabileceğini sanıyor. daha hızlı arabayla kaçabileceğini sanıyor ve fark etmiyor ki televoledeki topçular da tam aynısını yapıyor. onlar kadar akıl yürütebildi. daha büyük araba aldı. evren ona kaynak verdi ve o gidip elin almanına, italyanına kaptırdı. ve bununla gurur duyuyor. oğğğğdi çektim diyor önlerine. ve aynı adamın birazcık bıyıklısı da diyanet işleri başkanı oluyor. ve o adam barda otururken diyanet işleri başkanının arabasını eleştiriyor. aslında üzüldüğü şey kendi kerizliği. diyanet işleri başkanı millete aldırdı arabayı. onun gibi olabilmek istiyor. istediği arabayı istediği gemiyi istediği uçağı birden birileri ona sunsun istiyor. ve bunları isteyenlerin bazısı başbakan oluyor, bazısı başhekim, bazısı kulüp başkanı. şaşırıyoruz sonra bu adamlar niye böyle diye dibimizdeki kopyasını görmeden. aynı adamdan dibimizde de var ama imkanları kısıtlı. onun da eline imkan geçse o da altına en pahalı uçağı çekecek bizim paramızla.
  • her anlamda ahlaksız bir toplum olmamızdan kaynaklıdır. özellikle iş ahlakımız hiç yok maalesef...
  • dolandırıcı milletiz, birbirimizi kazıklayınca da övüp duruyoruz, toplum olarak yozlaştık.
  • zamaninda bir sayistay raporu okumustum, turk tarihinde devlet kurumlarinin buyuk capta rusvet ve yolsuzluklarinin kanuni doneminde basladigi yaziyordu. o donem icin bir sey diyemem ama son uc yuz yil icin kesinlikle rusvet ve yolsuzluk devlet gelenegidir derim. buradaki coluk cocuga aldanmayin tek parti donemi de buna dahildir. onlarin da cogu zaten osmanli'da burokrattir. dunya'da kac millette 'devletin mali deniz yemeyen domuz' gibi bir atasozu vardir. ısin kotusu burada surekli muhalefet edip bunlardan sikayet eden kitle de ayni. dertleri yolsuzluk olmasin degil, biz calalim.

    ekleme: tum dunya boyle denmis. almanya ve japonya'yi bildigimden soyleyebilirim, nah boyle. her toplumda uckagitci, yalanci, sapik, katil vs olur. bunlarin nufusun kucuk bir kismini olusturur. ama bizde sorun bunun kurumsallasmasi ve insanlarin buyuk cogunlugunun mutlak ahlaksiz olmasi. para icin yapmayacagi hicbir sey, satmayacagi hicbir degeri yok insanlarin cogunun.
  • ben tek tabanca kimseyi dolandırmayayım dediğinde, hiçbir ticari başarı gösteremezsin. sistem bunun üzerine kurulu.
    seni dolandırdıkları için sen de dolandıracaksın ki nötrlesin.
    (bkz: dehşet dengesi)
    (bkz: meksika açmazı)
  • gecici bir sureligine abd’deyim ve donmeye az kala esyalari vs satiyorum. bugun bir amerikaliya navigasyon sattim adam denemedi bile muhabbet etti gitti. bir de pakistanli birine laptop sattim vakit olsa icini acip tek tek parcalara bakacakti. sanirim pakistan’da da bizdeki gibi diye dusundum. yanlis da anlasilmasin kontrol etmesinde hicbir sikinti yok ama guven ustune kurulu bir sistem hic yormuyor sizi. su an sahibindenden arac bakip karakter analizi yapmaya calisiyorum aciklamalardan, durum o derece vahim. sanirim gidip sifir alacagim bu guvensizlik nedeniyle.
  • gayet yerinde ve doğru bir tespittir.

    ancak olayın izahında aynı başarı gösterilememiş maalesef.

    çok sayıda neden gösterilmiş ancak kanaatimce bunların tümü geçersizdir.

    tüm tarım toplumlarında iki ana sınıf teşekkül eder otomatikman: köylüler ve onların efendileri olan soylular...köylüler kaba, cahil, ahmak, apolitik, aşırı maddiyat düşkünü ve geleneği din edinmiş düşük bir sosyal bir sınıftır. mevlana, "köyde bir gün kalanın, aklı bir ay yerine gelmez" buyurur.

    sanayileşme sonucunda şehirlere akın eden köylüler, yeni ve bambaşka bir sınıfın oluşumuna yol açarlar. bunlar lümpenlerdir.

    lümpenler, politik, eş dost akraba kayırmacı, ahlaksız, üçkağıtçı, paçoz bir sınıftır. lümpenlerin benimsediği ideoloji batıda sosyalizm, doğuda siyasal islamdır. ülkemizde lümpenler akp ile iktidarı ele geçirmişler ve paçozluklarını tüm ülkeye yaymış ve hakim kılmışlardır.

    işte bu yüzden bankalar, büyük kurumsal firmalar bile düpedüz dolandırıcılık yapmaktadırlar; çünkü tüm ülkeye lümpen kültürü hegemonya kurmuştur.

    lümpenlerin yol açtığı sair hastalıkların olduğu gibi, üçkağıtçı ahlakın da çözümü ileri seviye sanayi ülkesi olabilmekte yatmaktadır.

    altyapı dönüşmedikçe, ahlak da dönüşmez. nasıl ki, köylü ahmak, cahil, zalim olmaya mahkum ise; lümpen de üçkağıtçı olmaya mahkumdur. dönemin sosyoekonomik ilişkileri zorunlu olarak onu gerektirmektedir.

    "bir topluluk kendisini değiştirmedikçe, allah onların durumunu değiştirmez" (rad suresi 11. ayet)
  • türkiye'de meydana gelen deprem sonrasını ve japonya'da meydana gelen deprem sonrasını karşılaştırın. 99 depremi sonrası yağmacılar ve gelen yardımları tırtıklayanlar yüzünden insanlar depremden daha fazla sarsılmışlardı. japonya'da deprem oldu, nükleer santralde sızma meydana geldi. insanlar efendi efendi kuyruğa girip yemek alma sırasının kendisine gelmesini bekledi. 3 kuruş için sosyal medyada trollük yapan bir milletten bahsediyoruz. onur, namus, adalet kavramlarını kadim anadolu çoktan unuttu.