şükela:  tümü | bugün
  • eleni sayıklarken, üniformalardan bahseder. "üniformalar değişiyor" der. ilk başta "sen alman mısın? gardiyan" diye sorar. sonra tekrar "üniformalar değişiyor" der. daha sonra bir tiraddan sonra "sen ingiliz misin gardiyan" der. bir tiraddan sonra da asıl vurucu cümleyi kurar :

    "bütün üniformalar aynı gardiyan"

    hadi savaşı daha güzel açıkla bakalım açıklayabiliyorsan.

    ayrıca eleni karaindrou ablaya çok ayrı bir paragraf açmak lazım. anlatılamayacak güzellikte müzikler. filmin yarısını oluşturuyor resmen.
  • film boyunca hangi karede stop tuşuna basılsa o kare en iyi ressamın tablosuna denk düşecek eşsiz güzelliklere sahiptir. bu anlamda sinemada henüz ötesini göremedim.
  • senaryodan cok gorselligin izleyiciye hitap ettigi, pastel renkli muazzam yapit. konusunun pek de enteresan olmadigi bu yunan filminde sozlerde tamamen bir siirsellik, kulagi oksayan uyak hakimdir. filmin ozu olan muzikler ise insanı zaman zaman costurma duzeyine ulasir. butun bunlarin yaninda, tipik bir konuyu ozel kılabilen basari goruntuye aittir cunku film izlerken goruntuler seyirciyi ayakta tutar, bu 3 saatin sonunda sıkılmadıysanız bu tamamen goruntulerdeki fotografik anlatimdan, zaman zaman bunun yaglıboya tablo tadında sunulmasındandır. her durus, her goruntu gorsellikteki sanata hitab ediyor. "niye boyle, nerden geldi bu buraya" tarzı sorular sormak gerekmiyor cunku olayların gectigi sahneler de ozenle secilmis dekorlar gibi. sahne sanatcılarının, en azından sahne egirimi almıs kisilerin oynadıgı filmde yuruyus bile danseder gibi, dram bile estetize edilmis. kanımca yine her biri sahne sanatcısı olan figuranların da bu filme etkisi, katkısı buyuk. hollywood izleyicisinin asla izlememesi gereken, 3 saat boyunca uyumalarina sebep olabilecek bu film gorsel urunleri sanat olarak kabul etmis, sinemanin ticari degil sanat boyutuna onem vermis kisilere tavsiye olunur.
  • (bkz: the weeping meadow)

    theo angelopoulos'un son filmi. 3 saatlik suren goze, kalbe, kulaga hitap eden bir solen. 23. film festivalinde gosterilmistir. film muzikleri gene eleni karaindrou tarafindan yapilmistir.

    1917 devrimi’nin ardindan odessa’dan goc ederek 1919’da selanik yakinlarina yerlesen yunan gocmenlerle baslayan hikaye ikinci dünya savaşı’nın sonuna kadar surmekte ve 30 senelik bir donemi konu almaktadir.
  • hollywood klişesi bekleyene sıkıcı, anlayana başyapıt. nur içinde yat, yüce angelopoulos...
  • dün angelopoulos'un şiir sanatını izledim...sahnelerin herbirinde güzel bir fotoğrafın bulunduğu, renkleri, kostümleri, ışığı ile gerçek bir şiirdi. en çok da bu şiirin çıplak ağaca asılmış koyunlarını sevdim. okunmalı.
  • slayt gösterisi mi izledim, şahane bir konserde miydim anlayamadığım, anlamak istemediğim, sadece iliklerime kadar hissettiğim, beni kendimden geçiren görsel ve işitsel bir şölen.
  • (bkz: ağlayan çayır) theo angelopoulos' un üçlemesinin ilk filmi. 30 senelik bir dönemi anlatan film yaklaşık 3 saatlik. filmin baş karakteri eleni. bu filmde müziğe, şiire, görselliğe tamamen doyuyorsunuz. abartıdan uzak, oldukça yalın bir film. bazı sahneleri neredeyse hafızama kazındı. kalacak yeri olmayan insanların tiyatroyu ev olarak kullanması, eleni'nin doğumdan sonra hiç görmemiş olduğu çocuklarını bulması, onlarla yakınlaşması, müzik grubunun üyelerinin ilk başta hiçbir yerde görünmeyip şarkı çalınmaya başladığı anda sıraları gelince ortaya çıkmaları, cenazenin bir sal üzerinde siyah giyinmiş kişler tarafından taşınması, ağaca asılmış koyunlar yerin kan gölüne dönmesi (beni en çok etkileyen sahnedir, bir insanın kaybedecek hiçbirşeyinin kalmadığını ne de güzel açıklar.), ayrılık anında eleni'nin eşine ördüğü kazağının daha bitmemesine rağmen eşine verip, biri sandalda diğeri iskelede ipin söküle söküle onlar arasında bir bağ kurup; ip tamamen söküldüğünde ise artık ayrıldıklarını anlayan eleni ve içler parçalayan ayrılma anı, çarşaflar arasında müzik sesleri ve birden kanla kırmızıya boyanmış çarşaflar.
    birbirinin düşmanı 2 kardeş . karşı taraflar, ölüm.
    bir annenin dramı, bir kadının özlemi...
    her yönüyle beni büyülemiş olan, ağlatan, çok güzel bir filmdi.
  • theo angelopoulos'un eleni'yi anlattığı filmdir. 1919-1949 yılları arasında kırım'ın odessa'sında doğmuş fakat savaş döneminde hem annesini hem babasını kaybetmiş eleni'nin aile edinmesini, yunanistan'a göçünü, aşkını, savaşı, sefilliği, erkeğini, çocuklarını ve hayatının sonunda doğduğu gündeki gibi sonsuz yalnızlığını anlatan bir film, bir yunan trajedisi.

    "eleni'de tıpkı troyalı helen gibi, ne vatanı var, ne de sonunda bir kalbi kalıyor" diye betimlemiş yönetmen filmi.

    filmde bence aşkı tarif eden bir sahne var: deniz kıyısında betonarme bir sahil, kenarda baraka gibi bir yer, önünde bir kemancı, ufak tahta masalar ve sandalyeler. her şey en basitinden, en ucuzundan, denizde uçuşan martılar. oturan tek bir çift, kadının eli adamın avcunda, puslu bir sonbahar havası ve keman sesi.

    ölümü, acıyı anlatan sahne: denizde önde giden bir sal, üstünde ölü bir adam ve yanında yakınları. arka tarafta bir sürü sandal, ayakta siyah giymiş insanlar, ellerinde siyah bayraklar, deniz üzerinde siyah bir sandal filosu.

    korkuyu anlatan sahne: siyah gövdeli açık renk dalları olan bir ağaç, dallarında bacaklarından asılmış ölü koyunlar, ağacın dibinde kan gölü, hava puslu, yine sonbahar. bence bu insanın vicdanını betimleyen sahnedir, korkunun geldiği yeri.

    film baştan sona muhteşem müziklerle dolu. akerdeonun yeri geldiğinde ne kadar hüzünlü bir alet olabileceğini gösterir. enstrümanlar da film gibi yalın, derinden çıkıyor sahneye, güzel ezgilerle filmin hüznünü pekiştiriyor.

    tam anlamıyla ve tüm anlatımıyla yalın, gerçekçi, çok güzel bir film.
  • ağlayan çayır

    bir çayır ne kadar ağlamalı
    bir dereye yatak olmak için?
    gözyaşından sel yapacak
    neler görmeli?
    ve nasıl temizlemeli
    koyunların asıldığı dalların altında kurumuş kanları?

    bütün bir tarihin acısı
    bir aşkın içindedir
    bitmemiş bir örgüyle bağlı iki insan…
    bitmemiş bir örgü
    takılırsa bir gün göçmen bir kuşun kanadına
    sokulur yavaş yavaş
    ve ayrılık olur okyanuslar ötesi.
    mekanın zamanı alt üst edişidir artık tarih
    bir kadının götürülüşüdür bilinmeyene
    çaresiz…
    ve çocukların savruluşudur zamana…
    o çocuklar ki ikiz kardeş
    o çocuklar ki düşman taraflarıdır
    bir iç savaşın…

    bir anne
    neden akan bir nehrin kıyısında durur ve ağlar?
    karşı kıyıdaki oğluyla nedir onu ayıran?
    sadece bir nehir midir
    akıp giden?
    bir anne ve bir oğul
    karşılıklı kıyılarda kıpırtısız dururken
    nedir onları ayrı tutan bu güç?
    akıp giden sadece bir nehir midir?

    bembeyaz bir renktir müzik
    bu yüzdendir ki
    beyaz çarşaflı köylerde yaşar
    müzisyenler.
    kanlı bir gözyaşı damlarsa eğer
    beyaz bir çarşafa
    müzik öksüz,
    yaşam ve ölümü birbirine bağlayan çığlıklar
    kimsesiz,
    ve sorular cevapsız kalır.

    “bir annenin kanlı yarasından kopup gelen bir çığlık
    değiştirebilir mi bir tarihin akışını?”
hesabın var mı? giriş yap