şükela:  tümü | bugün
  • fransız polinezyası'nın bir kısmını oluşturan ada ve atol zinciri. dünyanın en büyük atol zinciridir, yaklaşık batı avrupa kadar alan kaplar.

    bu kadar alanda yaklaşık 18.000 kişi yaşar. cennettir kısacası, her denizcinin rüyası.
  • birkaç zaman evvel hivaoa adasından hareket eden, kopra yüklü bir gemi ile tahiti’ye gidiyordum. hareketimizden iki gün sonra gece yarısını biraz geçe ancak güney denizlerinde görülen korkunç bir fırtına koptu.

    dev gibi dalgalar arasında nohut tanesi gibi savrulan gemimiz, takip ettiği rotayı kaybetti. bu arada dümen de kırılınca, rüzgar ile denizin pençesine düştük. hepimiz geminin kaptan kamarasına sığınmış, dua ederek ölümü bekliyorduk. böylelikle saatler geçti. öyleye doğru rüzgar dindi ve fırtına başladığı gibi apansız sona erdi. hepimiz güverteye fırladık. çarşaf gibi düz ve berrak bir denizin üerinde yol alan gemimiz, güzel bir mercan adasına yaklaşıyordu. pusula ve harita sayesinde tahiti’nin kuzeydoğusunda bulunan ve tehlikeli olarak adlandırılan huamotu takım adaları civarında olduğumuzu anladık.

    tahitili kaptanımız tiro, sakin deniz üzerinde yeşil bir çelengi andıran adaya baktıktan sonra bir küfür savurdu. yüzü solmuştu. ona neden canının sıkıldığını sordum. cevap verdi:

    bu adaya yerliler, lânetlenmiş ada adını vermişlerdir. polinezya’nın kötü ilâhları onu tuamotu takım adalarından ayırarak, böyle her yerden uzak bir mevkie sürüklemişlerdi. buraya senelerden beri insan ayağı basmamıştır.
    tiro, adanın tarihçesini merak ettiğimi anlayınca, bana adahakkında izahat verdi.

    vaktiyle bu ada cennet gibi bir yerdi, dedi. yerlileri sadet için yaşarlardı. fakat 1. dünya harbinden az önce buraya beyaz bir tacir geldi. adaya ayak basar basmaz kabile reisinin huzuruna çıkarak ona, kendisine 25 yıl müddetle kopra sevk etmek ve denizlerden inci istiridyelerini çıkarmak hakkını veren bir senet gösterdi. beraberinde sarhoş dalgıçlar ve hafif meşrep kadınlar da getirmişti. tam 10 yıl müddetle adaların başına zorba kesildi. bir müddet sonra vereme yakalanan yerlilerin çoğu öldü. nihayet kabile reisi, hayatta kalan yerlileri etrafına toplayarak adayı terk etti. hareket ettikleri gece, zalim tacir de ortadan kayboldu. kabile reisinin onu katlettirdiği ve cesedini köpekbalıklarına attırdığı büyük bir ihtimal dahilindedir. kabile reisi adadan ayrılmadan önce burasını lânetledi. fakat kendisi ve yanındakiler de hedeflerine ulaşamadılar. bir fırtına esnasında boğulup öldüler. o zamandan beri adaya yaklaşan herkesin başına uğursuzluk gelmiştir. adanın meş’um olarak nam salmasının sebebi de budur. şimdi bu adaya çıkmak zorunda kalacağız, değil mi? diye sordum.
    tiro, tasdik maksadında başını eğdi. karaya çıkıp adanın öbür sahiline yürüdüğümüz sırada karşılaştığımız manzara karşısında dona kaldık. palmiye ağaçlarının gölgesinde küçük bir kulübe gözümüze çarpmıştı. bir hindistan cevizi ağacına daya duran beyaz saçlı ve mavi gözlü bir adam bize bakıyordu.

    onu gören yerliler “hayalet, hayalet!” diye bağıra bağıra kaçışmaya başladılar.

    yabancı, bu hal karşısında ürkmekle beraber, gülümseyerek bize doğru ilerledi.

    cennetime hoşgeldiniz! dedi. yedi yıldır gördüğüm ilk insanlar sizsiniz. benim adım joseph sawyer’dir dedi. hayretten dona kaldım. joseph sawyer, 10 haziran 1941 tarihinde güney denizlerdeki adaları ziyaret etmek maksadıyla küçük bir yelkenliyle tek başına seyahate çıkmış olan bir muhasebeciydi. markiz adalarından ayrıldıktan sonra, izi kaybedilmişti. bir müddet sonra da gemisinin enkazı te uri atolunun civarında görülmüştü.

    joseph sawyer, garip tesadüf eseri olarak ölmemişti. biz başından geçenleri şöyle anlattı.

    markiz adalarından ayrıldıktan sonra dümeni güneye kırmıştım. bir aralık yüzmek üzere deniz atladım. 10 dakika kadar sonra gemimin benden uzaklaşmaya başladığını gördüm. ona yetişmeye çalıştım ama nafile. kuvvetli bir akıntın tarafından sürüklenen yelkenlimi, biraz sonra gözden kaybettim. engin denizin ortasında yapayalnız kalmıştım.
    sawyer uzn saatler müddetince rastgele yüzmüştü. nihayet yorgunluğuna ilaveten, deniz suyunun sıcaklığı, su yüzünde biriken tuzların gözlerini yakması ve cildini tahriş etmesi neticesinde, bitkin bir hale gelmişti. üstelik de başını bir kıskaç gibi sıkan bir baş ağrısıyla kıvranmaya başlamıştı. artık yaşamaktan ümidini kesmişti.

    nihayet gece bastırmıştı. halâ sürüklenen sawyer, bir aralık batmaya başladığını hissetmişti. her nedense boğulmamak için bir gayret sarf etmek istememişti. fakat birdenbire kendine gelerek son bir gayretle ileri atılmıştı. tekrar batacağı sırada şişmiş olan ayakları sert bir yere değmişti. kanaya elleriyle burasını yoklayan sawyer, bir mercan kayalığına çarptığını anlamıştı. bunun üzerine kayanın üzerine tırmanmış ve bitap bir halde yere yıkılarak uyuyakalmıştı.

    sabah olunca kazazede, küçük bir adayı çevreleyen bir mercan kayalığının üzerinde olduğunu görmüştü. ayağa kalkmak üzere doğrulduğu sırada, onu ölür ölmez parçalamak maksadıyla toplanan iri yengeçler kuru takırtılarla dağılmışlardı. kayanın hemen aşağısında yüzen dev köpekbalıkları onun düşüp kendilerine yem olmasını bekliyorlardı.

    sawyer hikayesine şöyle devam etti:

    kayalıkların üzerinde sürüne sürüne nihayet adaya çıkabildim. orada hindistan ccevizleriyle karnımı doyurduktan ve susuzluğumu giderdikten sonra, adayı keşfe çıktım. biraz ötede harap bir kulübe gördüm. içinde birkaç paslanmış alet ve konserve ile dolu bir sandık vardı. konserveleri tükettikten sonra yiyeceğimi kendim tedarik etmek zorunda kaldım.
    ona baktık sağlam ve sıhhatli bir görünüşü vardı.

    istiridye kabuklarından ve hindistan cevizi liflerinden ip yaparak balık tutmaya başladım. mercan adasının gölü bol ve çeşitli balıklarla dolu olduğundan yiyecek temin etmek pek kolay bir işti. bununla beraber birkaç kere ölüm tehlikesi de atlatmadım değil…
    bir keresinde belime bağladığım balıklarla yüzerek sahile dönerken, sessizce yaklaşan bir köpekbalığı, bir hamle yaparak balıkları kaptı. karnımı koparmasına ramak kalmıştı.

    başka bir sefer de gölde 30 kilo ağırlığında bir deniz kaplumbağası yakalamıştım. sessizce yaklaşarak onu arka ayaklarından kavramış ve sahile doğru çekmeye başlamıştım. hayvan başını geriye doğru çevirip bacaklarımı yakalamak için sonsuz bir gayret gösteriyordu. bu şekilde mücadele ettiğimiz sırada, sular çalkalandı ve omuzumdan parmaklarıma kadar, yayılan şiddetli bir acı ve sarsıntı kolumu sardı. kaplumbağa elimden kurtulmuştu. hayvanın kabuğu ikiye ayrılıp parçalanmıştı. hayvanın elinden zor kurtuldum.

    bununla beraber hiçbir zaman barakuda balığı ile karşılaştığım zamanki kadar ölüme yaklaşmamıştım. bir gün demir uçlu mızrağımla kayalara doğru yürürken derinlerde bir barakuda gördüm. balık da beni görmüş ve taarruza hazırlanmıştı. benimle kayaların arasına girerek yolumu kesmek istedi. hemen daldım, onun karın hizasına gelince mızrağımı sapladım. bir an balık korkunç ağzını açınca, jilet gibi keskin dişlerini gördüm. balık kırılan mızrak, karnındaki yaradan sallanır vaziyette hücuma geçti. onun elinden nasıl kurtulup kayalığa tırmandığımı bilmiyorum. o günden sonra barakudalardan kaçmaya karar verdim.

    joseph sawyer, adadaki yedi yıllık ikameti zarfında boş durmamıştı. hindistan cevizlerini güneşte kurutmuş; istiridye çıkarmak için deniz diplerine dalmıştı. hindistan cevizi ağaçlarına zarar veren kara yengeçlerini tutmak için kapanlar hazırlamış ve bu hayvanları kızartarak yemişti. fırtına esnasında yıkılan hindistan cevizi ağaçlarını yararak yukarı kısımlarının içindeki yumuşak maddeden salata hazırlamıştı. hindistan cevizi liflerinden elbise dokumuştu.

    nasılsa günün birinde adaya bir geminin geleceğini biliyordum, dedi,
    sonra cebinden bir avuç dolusu inci çıkararak bize uzattı.

    adanın yabancılarla dolmasını istemem, dedi. bu sırrımı muhafaza etmeye söz verirseniz inciler sizindir.
    arkadaşlarımla bakıştım. nihayet tiro söze karıştı:

    cennet adanız yalnız sizin olarak kalacaktır. yalnız ara sıra ben buraya gelir kopra ile istiridye kabuklarına mukabil, size, istediklerinizi getiririm.
    joseph sawyer sevinç içinde atıldı.
    hiçbir şeye ihtiyacım yok, dedi. yalnız tütünsüzlük ve kitapsızlıktan çok ızdırap çektim.
    gemimiz tamir edildikten sonra, sawyer’den aldığımız malları gemiye yükledik. biz uzaklaşırken joseph sawyer bize, sahilden el sallıyordu. tiro yanıma geldi.

    bu adaya artık meş’un ada demiyeceğim, dedi. bir tek adamın iyiliği, burasını bir cennet haline getirdi.
    eliyle sawyer’i işaret etti.

    o şimdi çok mes’uttur, dedi. denizin ve rüzgarın musikisiyle yaşayan, gündüzün güneşin, geceleyin yıldızların altında yalnız duran insan, ebediyete ve allah’a yaklaşmış sayılır.
    ben de joseph sawyer’in sırrına hürmet edeceğim. ben yerini tarif etmedikçe tuamotu grubunun sayısız adaları arasında cennet adasını hiç kimse bulamaz.

    bence joseph sawyer, hakkıyla mes’ut olabilmiş nadir insanlardan biridir. o yeryüzünde allah’ın cennetini bulmuştur.