şükela:  tümü | bugün soru sor
  • sulukule tarihçesinin anlatıldığı beyoğlu piliçleri kitabının yazarı. yeni basımı artık yapılmayan bu kitaba yanlızca sahaflardan ulaşmak mümkün günümüzde.

    ayrıca 1963 yapımı, başrolünü filiz akın'ın oynadığı ve kitapla aynı ismi taşıyan bir filme de esin kaynağı olmuştur beyoğlu piliçleri kitabı.
  • kumbabanin babasi, kumbabayi bugune getiren adam.(14.05.1912-15.11.1988)holywood’a giden ilk türk gazetecisi, yazar ve çevirmen. 1940lı yıllarda “çocuklara görgü, gençlere görgü” gibi isimlerle yayınladığı çevirileri… adab-i muaşeret kitaplarının yazarı. ‘40’lı yıllarda başlattığı ve günümüzde “magazin” denen gazetecilik türünün piri. sulukule tarihinin anlatıldığı “beyoğlu piliçleri kitabının yazarı. “türedi ailesi” romanıyla istanbul sosyetesinin sırlarını ortaya dökerek, jet set ortamlarında büyük heyecan yaratan kişi. eseleri : türedi ailesi, beyoğlu piliçleri, yıldızlar arasında, sinsi cazibe, kibar hırsız. kürtaj cinayeti, war adam eın türke, 1967’de kitap çevirisi senaryo haline getirilen (sevda) filmi. ediz hun,necdet tosun, nedret güvenç’in oynadığı film. bu kitaplar artık basılmadığı için yalnızca sahaflar bulunabilmektedir. çengelköy’de gazeteci iken, 1953’te şile’ye geldi. şile ve civarında kendine yaşam alanı olarak seçeceği mekân arayışının sonunda kendine karadeniz kıyısında bir yanı vaha, bir yanı çöl, diğer tarafı karadeniz olan araziyi kendine cennet eyledi. ilk önce oraya… barınabileceği bir ahşap kulübe yaptı. sonrasında… kulübesinin yanına, dere kenarından kestiği sazlarla üstünü örttüğü bir de çardak. o sessizliğin ve dinginliğin ortasında, o çardağın altıda yazdı bazı kitaplarını. bir süre sonra, maliye’den, kumbaba adını verdiği araziyi kiraladı. ahbaplık kurduğu, has adamı yeniköy’lü şükrü tuştaş usta ve kızılcaköy’lü talât ali lakaplı, cihan bey’in kayın pederi. ali bilgiç usta ile sezonluk işçilerle birlikte çevriye, tabiata zarar vermeden, bölgedeki dokuyu koruyarak, nehir otelini yandan otele yol yapmak yerine, kumlar üzerine tahta döşeyerek malzeme taşıdı ve oteli yaptı. taş yapı olarak tek katlı inşa edilen oteline “kumbaba oteli” adını verdi. ve bir marka yarattı. “kumbaba” satmazlı köyü’nden gelip, şile’ye yerleşen çaltı osman’a ait olan ve derenin kızılca köy tarafında olan kamping ve otel’e gidip gelmek için “sal alanı” yaptığı araziyi satın aldı. şile yönünde bulunan otele, ulaşım ancak kızılcaköy tarafından binilebilen sal ile mükündü. (bu gün de aynı) o dönem salda çalışan, molla ibrahim uzun, ana yoldan köprü sapağı yönüne korsan dürbünüyle bakıp turan beye, “beyim beyim köprüden 3 araba daha daha geliyor, 2 araba daha geliyor.” diye otele doğru seslenip turhan beye haber verirdi. sal boş iken sürekli otel tarafında dururdu, sebebi, karşı kıyıda durup ta, otel ya da şile yönüne kestirme yolda gitmen isteyen otel müşterileri ve köylü vatandaşlar, salı oldukları yere çağırırlar. bu durumda da salcıya mecburen bahşiş verme durumu ortaya çıkardı. o devirler…50’li, 60’lı, 70’li, 80’li yıllar… iş durumu, para durumu malûm. parası olanlar bahşiş, olamayanlar bir-iki yumurta ile geçiştirler. o salda kimle çalışmadı ki, osman, ömer, laz nizam, yeniköy’lü fadıl, ahmetli’den halil abi, kalaycı hüseyin… çalışan işçiler mutlaka şort ile çalışırlardı. çünkü özel olarak yetiştirdiği kurt köpeği kısa pantolon şort giymeyenlere, güvenlik açısından, “bu kişi ya da kişiler bizim otelin personeli- müşterileri değil” olarak algılayıp saldırırlardı. şile’de kazandığı paraları, yine şile insanıyla paylaşırdı. köylü kadınları mutfakta, otelde, bahçe peyzaj işlerinde, temizlik, bakım ilerinde çalıştırır, onların ürettiği, yetiştirdiği ne varsa, yumurta, yoğurt, peynir, tereyağı… üretilen sebze meyleri satın alır. et, süt-yoğurt-peynir ve tereyağlarını otelde değerlendirirdi. köylüye iş yaratırdı. köylülere kazanç sağlamanın yanı sıra, şile esnafından alışveriş yapar onlara da kazandırırdı, kasaplar, manavlar, (o dönem büyük market yok)bakkallardan peşin alışveriş yapar, yanında çalışan tüm personelin aylık ya da haftalık ödemelerini o dönem… 1955-1960-70-80 yılları ziraat bankası çek ile yapardı. o dönem bu tarz ödeme şeklini kimse bilmezdi. şile’nin bazı esnafları o dönem, tabiri caiz ise, o tarz varlıklı insanları çok zengin olarak beller ve yolunacak kaz diye yolmaya kalkışırlardı. o da bu durumu çözmüş ve yanında çalışan üç kağıtçıları ve esnafı ayırmıştı. 20 şubat 1970’de temelleri atılan ve cumhuriyetin 50. yılında büyük törenlerle 30 ekim 1973’açılan 1. boğaz köprüsü anadolu yakası çıkışına, ilk sarı şile tabelasını astıran kişi. karayolları genel müdürlüğüne dilekçe ile müracaat edip tarihi ve turistik bir kasaba olduğunu, roma-bizans’lıların burada yaşadıklarını ispatlayıp kabul ettirdi ve sarı fon üzerine şile tabelasını astırdı. yeşilköy (şimdiki adı atatürk hava alanı) hava alanında kumbaba tabelası vardı. grup olarak gelen turistler geldiklerinde o tabela altına toplanırlar, otobüsle o kafileleri şileye taşırdı. yaptığı reklamlarda, broşürlerde karadeniz’de çöl misafir hanesi olarak tanıttı. konum ve birikim itibariyle, herkese sevgiyle bakardı. şile insanı ile dostluk kurmuştu. en yakın dostu ahmet çayıroğlu idi. station mercedes’i, eğitimli kurt köpeği, (köpeğe, otur dediği anda köpek ne yaparsanız yapın kıpırdamadan öylece orada otururdu.) fötr şapkası, askılı pantalonu, şıklığı, piposu, görkemli bıyıkları, enerjisi, sosyalliği, tüm şile’lilerle barışıklığı… develeri, kum zambakları, tarihi eserleri, yazarlığı, çevirmenliği, sosyal kişiliği, şile sevgisi, sıra dışı turizm anlayışı ile farklı bir kişilik idi. 60 yıl öncesinden kum zambaklarının önemini kavramış, onları büyük titizlik ve itina ile korur, kimseye koparttırmaz. kopartmaya yeltenenlere seslenip uyarırdı. (yıl 2013 biz hâlen daha bunu başaramadık!) o yıllar kumbaba plajında sahilde, ağaç direklerde iki yerde hoparlörler vardı. oradan anons yapardı. ilk anons “kum zambaklarını koparmayın.” 2.anons can güvenliğiniz için denizde fazla açılmayın.” 3.anons “güneş ışınları çok yakıcı güneşte fazla kalmayın.” anonsları türkçe, almanca, ingilizce, fransızca yaptırırdı ki herkes anlayabilsin…! 60’lı yıllarda üstsüz denize girilirdi ve bunun hiç kimse için sakıncası yoktu. kamping sahasına, karavanlar, çadırlı turistler, uyku tulumlu turistler, özel arabaları ile otobüs ile uçaklarla turist gelirdi. hippileri, çiçek çocuklarını, uyku tulumlarını, kamping çadırlarını, karavanları, turizmi, turizmin bereketini, otelciliği, pansiyonculuğu, yabancı insanları, onların şıklığını, zarif davranışlarını, görgülü olmalarını, cana yakın oluşlarına tanıklık etmiş, üç kelime türkçe konuşmaya çabalamaları hep hoşumuza gitmiştir. turistleri yeşilköy hava alanından yıllarca raşat ay getirdi. shevrolet impala, cadillac. kelebek taksi ile… ki; o yılların en lüks ulaşım aracı idi. (ayağımıza trabzon lastiğini bile zor bulduğumuz dönem) otantik şile ve yöresel eserlerle etnografya müzesi oluşturdu. tırmık, orak, çapa, düven, yalak, ekmek tekneleri, eski cepkenler, dokuma kimler, heybeler, öküz arabaları, kara sabanlar, övendireler, direnler, tırmıklar, maşrabalar, güğümler, kazanlar, siniler, tepsiler, sahanlar, bakraçlar, avizeler, şamdanlar, kandiller, gaz lambaları, destiler, fıçılar, tulumbalar, asma kilitler, kapı kolları, koyun, keçi, inek, manda çanları, ziller, dibekler, harman taşları, bulgur öğütme değirmen taşları v.s ve arkeoloji müzesine kayıtlı roma ve bizans dönemi arkeolojik eserleri…. iki kurt köpeği olmadan onlarsız hiçbir yere gitmezdi. o dönem süper marketler yoktu. saatçi recep’in dükkânın önündeyken daha, çarşıya mevcut bakkallardan alışverişe gelirken, biz onun geldiğini çıkrıkçı cemalettin amcadan bisiklet kiralarken, piposunun kokusundan anlardık. o da tüm mütevaziliği ile bizleri tek-tek selâmlardı. her sabah mutlaka, kahvaltıya ve güne başlamadan deredeki su kaplumbağalarını yemleyip beslerdi. dedik ya fark yaratmak… sofular köyünde hüseyin çelik’ten küçük bir çektirme satın aldı. onu, karaya, kumların üzerine çektirdi. o çektirme gemisini turistler için soyunma kabini yaptırdı. yan tarafından kapı açtırıp ambar bölümünü soyunma kabini yaptı. hayatlarında böyle ezantrik bir soyunma kabini görmemiş turistlerin yaşadığı mutluluğu düşünün…! teknenin adını “soyun” yazdı. “karadeniz’de bir çöl misafirhanesi” demiştik. gelen misafirlere o atmosferi yaşatmak için, iki de deve satın almıştı. ki o develeri konyalı deveci mevlût’tan başak kimse yönetemezdi. develerin üstüne birkaç kat halı serer, turistleri develerin üstüne oturtur, dere ağzına doğru gezdirilir, onlarda bundan büyük mutluluk duyarlardı. o dönem… turizmin neden bu kadar yoğun olduğunu şimdi daha iyi anlayabiliyormuyuz? oto yoldan ahşap köprüden sola… kumbaba kamping alanına sapış, sazlarla kaplı toprak yoldan, dere kenarından, kurbağa sesleri, kuş cıvıltıları arasından orman içine kamp alanına varış, yorgunluk çayı-kahvesi içilerek o cangıl içinde, yarım saat istirahat, valizleri, bavulları, kişisel eşyaları alıp o dar ve yüksek otların, sazların arasından sala varış. on dakika sal yolculuğu, karşı kıyıya varış… kurbağalar, yusufcuklar, su kaplumbağaları, kefal balıkları, su yılarının yanından sazlıkların arasından geçip, saldan inip, dar patika yoldan, kızgın kumlar üstünden yedi yüz metre zorlu yürüyüş… çöl ile buluşma, antik eserler arasından, çan kulesinin altından geçiş, sahra oteline varış. yöresel yemekler, börekler, kebaplar, sucuk partileri, plaj eğlenceleri, çektirme teknesi soyunma kabinleri, deve gezileri, at üstünde köy turları, kamp ateşi etrafında gitar eşliği, harem gecesi eğlencesi, son akşam veda yemeği partisi… “karadeniz’de bir çöl misafirhanesi” işte;fark yaratmak…! türkiye’ye turizmi tanıtan, nasıl yapılması gerektiğini öğreten, yaptıklarıyla, yaratıklarıyla ders veren uç adam. ta ki, vefatına kadar… çok sevdiği avusturya’lı eşi ile birlikte şile’de yaşadı. şile’yi hem türkiye’ye hem de dünyaya tanıttı. onunla başladı her şey. onunla başladı turizm…! o gün geldiğinde aramızda ayrılıp da yarattığı kumbaba öksüz kaldı. geride kalanlar taşıyamadılar mirası. maliyeden gelen haciz ile eski itfaiye merkezinin önüne taşındı tüm eşyalar, eşyaları taşıyan işçinin kafasındaydı o fötr şapka, iş bitince attılar yere, bastılar üstüne, terk edip gittiler sonra. öylece kaldı eşyalar orada, resimler, fotoğraflar, anıların saklı olduğu onca obje haftalarca atılı kadı… şimdi akıbetlerini bilen yok. yıllarca sahipsiz kaldı kumbaba, öksüz kaldı. kimsesiz öylece. umursamadık. umursamadılar… …ve 30 temmuz 2013 saat:11:30 yaktılar… yok ettiler nihayet. aslında o yangınla, geçmişe dair ne varsa… tarih, anılar, hatıralar, yürekler de yandı. bir kış günü ayrıldı aramızdan turan aziz, iz bırakarak. gitmedi aslında, bakın hâlen daha konuşuyoruz. şile’de turizm konusu olduğunda, turan aziz beler konuşulur. onun adı geçer her toplantıda. vefat etmeden önce şöyle vasiyette bulunur… “beni, sadık dostum ahmet çayıroğlu’nun yanına defnedin.” vasiyet gerçekleşir. şile’nin iki klas şahsiyeti, yeri doldurulamayan iki karizmatik kişilik bu gün yan yana sonsuzluk uykusundalar… 5 ağustos 2013 sabri kayacık