1. hukukun üstünlüğünün değil, üstünlüğün hukukunun geçerli olduğu adalet sistemi..
  2. "türkiye'de nice gülay'lar yakalanıyor. trilyonlar uçup gitmiş, erkek ve dişi gülay'lar kral gibi yaşıyor. bir süre tutuklanıp içeri atılan bilumum gülay takımı, suçu ne olursa olsun az zamanda özgürlüğüne kavuşuyor...

    çünkü türkiye'de iyi bir ceza almak için bazı koşullar var.

    1- küçük çalacaksın, küçük götüreceksin.

    2- arkanda siyasetçiler olmayacak.

    3- paran olmayacak.

    eğer büyük çalarsan, büyük götürürsen, türkiye'de sana hiç kimse bir şey yapamaz. en iyi avukatlar ordusuna bastırırsın parayı, işi kitabına her yönden uydurup seni savunurlar, iğne deliğinden geçirip tahliye kararını alırlar.

    arkandaki siyasetçiler, çaldığın paralardan yedirdiğin egemen kesim, çaktırmadan devreye girer.

    sonunda birkaç ay yattığınla kalırsın ve dışarı çıktığında yine muteber adam olarak gezinirsin.

    ***

    belediye başkanı olur, götürürsün. paraları yandaşlarına hortumlarsın. binbir formalite sonrasında yargılama başlar, ihaleye fesat karıştıran çeteye, mahkeme tarafından üç ay hapis verilir, o da 40 milyon para cezasına çarptırılır ve olur biter. hem de bu kararı veren ağır ceza mahkemesi'dir.

    türkiye'de belli mahkemeler ne yazık ki adamına ve siyasal görüşüne göre karar vermekte devam eder.

    bankanın içini boşaltırsın, devlet el koyar ve kimse senden hesap sormaz. hatta özel uçağına atlayıp yurtdışına tüyersin. kaçırdığın paraları afiyetle yersin.

    mallar mülkler yakınlarının üzerine yapılmıştır. bankan batar ama sen kalkınırsın.

    onun için, ben gülay'ın yerinde olsam, bir an önce atlayıp türkiye'ye gelirim. birkaç ay hapis yatar, sonra aklanır ve paraları türkiye'de afiyetle yemeye başlarım. "

    kaynak: http://arsiv.hurriyetim.com.tr/…/yazarlar/04yaz.htm

    (bkz: adalet adi altinda adaletsizlik)
  3. bütçeden aldığı binde altı buçukluk payla, işleyebileceğinin ötesinde sağlıklı işleyen; yüzbinlerce dosyada ara sıra saç - baş yoldursa, isyan ettirse de ortalama olarak gayet hakkaniyetli tecelli eden adalet türü.

    bu adaleti inkar etmek son derece yetersiz maaşlarla günde kimi zaman 45 davaya bakan, evlerinde dahi akşamlarca dosya tetkik eden hakimlerimizin emeğine ayıptır. otopsiden duruşmaya koşan, ifade alıp mütalaa hazırlayan savcılarımızdan bir kaçının günlük çalışmalarını gözlemleyip bu adaleti öyle yok saymak daha aklidir.

    mübaşirinden anayasa mahkemesi başkanı'na onbinlerce personel barındıran türk adaleti; bilhassa hüküm mercisindeki pek çok yargıcıyla ve çalışkan savcısıyla halen bir şekilde ayaktadır, ortalama olarak hakkaniyete ve adalete uygun bir mekanizmadır. üstelik yargıçlarının ve savcılarının büyük çoğunluğu son derece namuslu, seçilmiş ve iyi yetiştirilmiş gerçek hukukçulardır.

    (belirttiğim gibi milyorlarca dosyanın ve hükmün içinde kimi garabet numunelerinin ve bu teşkilatın namus yoksunu çeşitli üyelerinin çıkabilmesi elbette normaldir.)

    sonuçta türk eğitimi, türk sosyo ekonimisi gibi verilerden beslenir ve bu ülke sistemleri yekunu kendisine sürekli "boynunun neden eğri" olduğu sorulan naçar bir deve ise adalet mekanizması bu devede mümkün mertebe doğru yahut "az eğri" bir uzuv olarak yer almaktadır.

    p.s. evrimi sürmektedir. abd'nin saddam'a ve tüm ortadoğu'ya reva gördüğü adaletin yanında, "jenosit olmadı, bu yalandır" diyene hapis cezası öngören avrupa adaleti yanında tüm noksanlıklarına ve çarpıklıklarına karşın pırıl pırıldır.

    yasayı koyan değil, yasaya (kurala) uygunluğu denetleyen ve yasalar çerçevesinde yargılayandır.
  4. türk eğitim sistemi ve türk sağlık sistemi gibi bir avuç kendini parçalayan insan ile bir çok ailenin 1 yıllık harcadığı para kadar bütçesiyle varolmaya çalışan sistemdir.

    sonuna kadar şikayet etme hakkımız yerden yere vurma hakkımız vardır ama burada yerden yere vuracağımız şey olayı bu hale sokanlar olmalıdır, 10 kişilik işi tek başına yapan devlet çalışanları değil.
  5. kendi kendine çıkmaza girmiş, yoğun bürokrasi ve dosya trafiğinin içinde kaybolmuş, çözümü imkansız gibi görünen arap saçıdır.

    geçenlerde iş mahkemesine şahit olarak gittim. dava 2005'de açılmış, 2007 yılındayız. tarafların avukatları iki yanımda, karşımda hakim hanım. önce ad soyad, davacı ile akrabalık var mı faslı sonra da "bu kişi firmanızda gerçekten çalıştı mı? hangi tarihler arasında çalıştı?" gibi sorular. söyledik. hakim hanım not ettirdi söylediklerimi "bıdıdı dedi, hedehödö dedi". sonra davacının avukatına sordu, "sizin ...? " sormadı bile. okadar klişe... adam da "itiraz ediyoruz" dedi.. hakim abla yzdırdı yine "davacı tarafın itirazı ile şubat 2008'e bilirkişi incelemesine ot bok püsur". bir anda beynimden kan çekildi... ulan (erkeklere ulan denir, bayanlara ulen... delikanlınn kitabı, sf56) davacının avukatı olacak denyo, yüzüme bakıp söylesene "itiraz ediyoz" diye.. yalan mı söylüyorum lan ben? sonra hakim hanım. ulen hakimcim.. bak canım, işi gücü bırakıp sabahın bi körü mahkeme salonuna bunun için mi geldim ben? zaten bunların bütün belgeleri, ssk'sı ıvırı zıvırı tıvırı hepsi elinde var, bir de bana sorunca mutlu mu oluyorsun? e hadi soordun, aldın cevabı, ne mok yemeğe 7-8 ay ileri atıyorsun davayı? görüyorsun belgeler önünde, iki tarafın avukatı yanında, vur tokmağı bitir işi.. yok ama, bizimkilerin olayı belli "karar: sürüm sürüm sürünür inşallah" (bkz: devekuşu kabare)

    sonra çıktım dışarı.. sakinledim. mehkemenin girişine baktım. sabah saat 9'da başlıyor, akşamın bilmemkaçına kadar bu hakim abla 50küsur dava bakıyor. her birinde min iki klasör dosya var.. eh ne yapsın ablam be? iyi idare ediyor aslında, bana kalsa, davacıyı surinama sürerim, davalıyı taksim meydanında asarım. bence, ülkemin psikologları el birliği edip bütün hukuk çalışanlarına bedava hizmet vermeli.
  6. ""....
    ekonomik güç, elde edildiği faaliyetlerin -üretim, ticaret...- niteliği gereği ölçülebilen, dolayısıyla sınırları bilinebilen, en az iki taraflı bir ilişkiyi gerektirdiği gibi, tarafların belli anlaşma hükümlerine, kural ve yasalara uymalarıyla temin edilebilen bir güç türüdür. oysa ilahi-kutsal güç niteliği gereği sınırsız ve ölçülemez, idari-askerî güç ise, doğal-organik kökeni nedeniyle sadece kendisiyle, kendi türüyle sınırlanabilen, dolayısıyla keyfî bir güç biçimidir.
    ....
    modern/kapitalist toplumda asli güç sayılan ekonomik güç, bunun aksine kendisinin de uymakla mükellef olduğu yasa ve kurallar dahilinde işlemek zorundadır. şüphesiz bu toplumda kurallar ve yasalar genel kural olarak ekonomik güçlerle orantılı olarak belirlenir ve böylece tespit edilmiş kural ve yasaları son derece “adaletsiz” bulabiliriz. konumuz açısından işin bu yönüyle ilgilenmiyoruz. ayrıca yine belirtmeye çalıştığımız noktalar açısından ekonomik güç sahiplerinin, kural ve yasaların yorum gerektirdiği durumlarda ekonomik güçlerini bu yorumun lehlerine olabilmesi yönünde kullandıklarını belirtmek de gereksiz. burada ayırdedici nokta, bunun, o yorumu yapacak -mahkeme gibi- organları doğrudan ekonomik güç aktarımı -para, rüşvet- veya zor, tehdit yoluyla yaptırılmasının titizlikle gözetilen bir sistem/düzen yasağı olmasıdır.

    ekonomik gücün başat/asli olduğu modern toplumlarda bu yasağa son derece dikkat edilmesi, ihlalinin aynı zamanda çeşitli ağır müeyyidelerle cezalandırılan vahim bir ahlaksızlık sayılması, ekonomik gücü meşrulaştırma bilincinin tam da merkeziyle ilgili bir noktadır.

    çünkü, eğer ekonomik güç, tarafları gerektiren ve o tarafların uymakla yükümlü oldukları kural ve yasalar çerçevesinde edinilebilen bir güç türü ise; bu güce daha fazla sahip olanların ötekilere uyacakları kural ve yasaları benimsetebilmelerinin, bunları içselleştirmelerinin ilk koşulu o yasa ve kuralların taraflardan bağımsız, onlara eşit uzaklıkta, objektif bir “merci”, doğanın, ekonomi “bilimi”nin ve teknolojinin yasalarından türetilmiş olduklarını kabul ettirmek ise, ikinci temel koşulu da kural-yasa uygulayıcılarının da aynı şekilde taraflara eşit uzaklıkta ve onların ekonomik güçlerinden etkilenmez olarak iş gördükleri fikrini yerleştirebilmektir.
    ....
    bunun nedeni, bir etik bozukluk, bozulmadan çok, pre-modern devlet/güç anlayış ve mantığının hâlâ büyük ölçüde geçerli olmasıdır. çünkü, bu algılayışta devlet, en üst, en değerli güç biçiminin, idari askerî ve/veya ilahi kutsal gücün bileşik biçimlenişi, kendini örgütlemiş hali olarak, diğer ikincil güç biçimlerinin yer aldığı toplumun üzerinde konumlamış olduğu için, devlet-toplum ilişkisi ancak böyle görülebildiği için; asli, birincil gücün temsilcileri olarak her türden devlet görevlisinin ikincil güç sahiplerinden “sivil-başıbozuk”lardan sadece kural dışı bir işi yapma karşılığında değil, kurallı bir iş-örneğin nüfus cüzdanı vermek esnasında dahi talep ettiği şey, her iki tarafa da gücün hakkı olarak görünebilir, görünür. pre-modern toplumlarda rüşvetin tüm devlet işlerindeki büyük yaygınlığının asli kaynağı bu algılayıştır. o nedenle de rüşvet, modern toplumlarda birincil gücün, ekonomik gücün “büyük” sahiplerinin, bu güç karşılığında elde ettikleri “kâr”lar kadar meşru, normal görülebilir.

    sahte belge, belge tahrifi, yalancı tanıklık veya yasaya aykırı iş yapmak/yaptırtma fiillerinin çoğu durumda yüz kızartıcı bir suç olmak şöyle dursun, marifet sayılmasının nedeni de daha önce pre-modern güç anlayışı hakkında söylediklerimizle ilişkilidir. orada da belirttiğimiz üzre, pre-modern güç, sahibi/temsilcisi veya türevi olduğu doğal ilahi güç gibi kendini kendi koyduğu kurallara da tabi olmayan bir güç olarak görebildiği için, kendi koyduğu kuralları hiçe sayması, meşruiyetinin zedelenmesinden ziyade güç olduğunun kanıtlanması, gösterilmesidir. pre-modern toplumda gücün büyüklük ve etkinlik derecesi kural ihlal edebilme kapasitesi ile, bu tür “icraat”ları ile ölçülür çünkü. o nedenle de pre-modern devlet algısının hâlâ geçerli olabildiği toplumlarda yasaya, kurallara aykırı işler yapabilen bir devlet görevlisi, bu tutumunu sürdürebildiği ölçüde “güçlü” sayılır.
    ...tekrar vurgulamalıyız ki, burada sorun yalnızca sözkonusu zümrelerin bunların örgütlü olduğu kurumların konumlarını muhafaza etmelerinden ibaret değildir. düşündürücü olan, örneğin türkiye’deki gibi, modernleşmeye geçişi, büyük çapta iç göçler, gayet hızlı bir şehirleşme, temel istihdam alanı olarak tarımın yerini endüstriyel faaliyetlerin alması, meta üretiminin sürekli yaygınlaşması, yerel pazarların ulusal pazara, ulusal pazarın uluslararası pazara entegrasyonu gibi kapitalizmin teşekkülü için tüm “maddi koşulları” büyük ölçüde “tamamlanmış” bir toplumda, hak-güç, adalet, hukuk anlayışının ve mekanizmalarının modern/kapitalist “biçim” altında hâlâ gayet güçlü pre-modern normlara yatkın bir içerikle işler oluşudur. bu “direnç”, fiziki-askerî güç biçiminin bu “saygınlığı”, o güç biçimine özgü “gösterme” tezahürlerinin yaygınlığı, milliyetçiliğin hemen hiçbir ülkede olmadığı kadar eleştirilmezliği, bu ideolojinin dışına çıkılamaz bir düşünce çemberi oluşunun da beslendiği zemindir. şu son aylarda kendini “rahatsız” eden her girişim ve söz için” “türklüğe hakaret” davaları açmayı iş edinen, bunu bir seferberlik havası içinde yürüten çeşitli kılıklardaki türk milliyetçiliklerinin bu azmış halini sessizlikle seyreden büyük çoğunluğun bu tutumu da o zeminden kopamamanın sonucu."

    yazan: ömer laçiner
    kaynak: http://www.birikimdergisi.com/…1&dsid=298&dyid=4507
  7. "şüphesiz hukuk kuralları belirli ihtiyaçlarla konulur, gerekirse yeniden düzenlenir. ancak bugün ülkemizde, hukuk kuralları konulurken, toplumun gerçek ihtiyaçları dikkate alınmakta mıdır? her zaman çok da makul ve meşru olmayan etkilerden uzak kurallar koyabilmekte miyiz? toplumun tümünü etkileyen kurallar, gereği gibi tartışılabilmekte, menfaat dengesi tam olarak kurulabilmekte midir? bir bütünü ve sistemi içinde barındırması gereken kuralların, bazen bütünlüğü ve sistematiği neden bozulmaktadır? istisnalar, kimler ve ne için getirilmekte veya neden bazen istisnalar kurallara dönüştürülmektedir? kurallar konulurken menfaat ve hak dengesi yeterince gözetilip korunabilmekte midir? bazı kurallar ihtiyaç olmadığı halde neden çok sık değişmektedir; bazı kuralların değişmesi gerekirken neden değişmemektedir? neden kanunların sistematiği, kavramları ve bütünlüğü, hukuk doktrinine aykırı popüler sebeplerle bozulmaktadır? tüm bu sorulara vereceğimiz cevaplar, kurallar konulurken vicdan ve ahlakın neresinde olduğumuzu da belirleyecektir"
    ...
    "ülkemizdeki hukuk, daha doğrusu hukukun etik sorunu neden çözülmemektedir veya çözülememektedir? kanaatimizce bunun çok basit bir cevabı vardır: mevcut sistem neredeyse herkesin işine gelmektedir. bir ülkede eğer yargıya bütçeden ayrılan pay, yüzdelerle değil bindelerle ifade ediliyorsa, o ülkenin siyasetçileri ve ülkeye yön veren yöneticileri adalet sorunu çözmek istemiyor demektir. çünkü, sağlam bir adalet, keyfi davranan bürokratın, hesap vermek istemeyen siyasetçinin işine gelmemektedir. sağlam bir yerde durmayan adalet, ne vatandaşına karşı hoyrat, amirine karşı kurnaz, kendi menfaatini ve konumunu her şeyin önünde tutan bürokratı ne de siyaseti hizmet değil itibar, kazanç ve menfaat kapısı gören siyasetçiyi sorgulayıp yargılayabilir. maalesef, bugün artık siyaset, bürokrat, yargı üçlüsü içinde dönen bozuk çark her gün ülke gündemini işgal eder hale gelmiştir. bu o kadar ağır tahribat yaratmaktadır ki, bir yandın halkın devlete ve yargıya güveni azalmakta, diğer yandan hukuksuzluklar nasıl olsa başkaları da yapıyor şeklinde meşruluk kazanmakta, ayrıca kural ihlal etmek ve kural dışı davranmak hayatın her alanında alışkanlık haline gelmekte, bu hukuk kargaşası, ülkemize yapılacak yatırımları dahi etkilemektedir.
    acaba sorunun çözülmemesinin tek suçlusu, siyasetçi ve bürokratlar mıdır? şüphesiz hayır. maalesef bizzat yargının sav, savunma ve karar üçgeninde ciddi sorunlar bulunmaktadır. şunu kabul etmek gerekir ki, ülkemizdeki hukukçuların önemli bir kısmının bilgisizlik ve ilgisizlik sorunu vardır. özellikle son on on beş yılda gerek teknolojik yeniliklerin gerek dünyadaki gelişmelerin hızlanması gerekse ülkemizde arka arkaya yapılan -bazen gereğinden fazla hızlı- kanun değişiklikleri karşısında buna intibak edecek kalitede hukukçu yetiştirilememiş, bilgi eksikliği giderilemediği gibi, bunlara neredeyse ilgisiz kalan önemli bir hukukçu kitlesi de oluşmuştur. bunun sonucudur ki, sorunu çözmek kendilerini gelişmelere uydurmak istemeyen hukukçular, “uygulama başka teori başka” şeklinde, deyim yerindeyse bir hukuki safsata ihdas etmiş ve bunun arkasına sığınmışlar; ayrıca bununla da yetinmeyerek genç ve idealist hukukçuların da zihinlerini bulandırmışlardır. eğer bir alanda kanun tekse, teori başka uygulama başka olamaz. şayet bir farklılık varsa ya teori yanlıştır ya uygulama yanlıştır. bunun ötesinde, bir yorum farklılığı söz konusu ise, o da ancak yorumun mümkün olduğu alanlarda ve durumlarda, bir görüş farklılığı olarak algılanmalıdır. bu, teori başka uygulama başka safsatı yüzünden neredeyse ülkemizde usul kanunları metruk hale gelmiş, her hâkimin her avukatın kendine göre bir usul uygulaması oluşmuştur. yani, önce bilgisiz ve ilgisiz hukukçu kitlesi, sistemi bozup uygulamamış sonra da “teori başka uygulama başka” hurafesini uydurmuştur. bunun hurafe yönünden, cahil insanların türbelere çaput bağlayıp dilek tutmasından hiçbir farkı yoktur. ancak tehlikeli olan, genç hukukçuların bu ilkel hurafeye inanması ve gereğini yapmaması durumunda, mesleklerini icra edemeyecekleri inancını, bu hurafeyi çıkaranlar ve inananların sürekli beyinlerine işlemeye çalışmasıdır. ayrıca bu hurafeye neredeyse iman etmiş kişiler, ancak bu hurafe kabul edilip gereği yapılırsa, çarkın içinde yer edinilebileceği söylentisini de yayarak genç hukukçuları da olumsuz yönde etkilemektedirler."

    yazan: doç. dr. muhammet özekes
    kaynak: http://www.barobirlik.org.tr/…kuk_vicdanveahlak.doc