şükela:  tümü | bugün
  • amerika'daki meslekdaslarina göre sette daha fazla sürünen oyunculardir.
    malum bizim diziler 90 dakikalik maç gibi deli dolu.
    yazik valla onlara, acimamak elde degil. cok yorgun dönüyorlar evlerine. yolda ölenler var, allah rahmet eylesin.
  • the listener dizisinde oynayan, başrölün ortağı rolündeki türk oyuncu için ;

    (bkz: enis esmer)
  • sanıldığı gibi hepsi 10 binlerce dolar kazanan insanlar değiller. çok azı (sendikaları araştırmış bi rakam vermişti tam aklımda yok 100-200'dür) daha büyük paralara oynuyormuş. çoğuna komik paralar da teklif ediliyor.

    bunun yanında ben de aynı şeyi söylemiştim sendika görevlileriyle konuşurken. "neden hem kendi arkadaşlarına hem de kamera arkası çalışanlarına destek olmak için bir şeyler yapmıyorlar?" diye.

    aynı kapıya çıkıyor. kimse kimsenin bi noktadan sonra çok da umrunda değil. çoğu para gelirken, ilgi ve yüceltilme de varken cepleri doldurup o geçici popülerliği daha fazla yaşamanın derdinde. fakat emek, hak, işçi, adalet ve özgürlük gibi kavramlardan bahsedilirse ortamlarda en çok sesi çıkanlar da genelde onlar olurlar. bu da sektörel bi gereklilik sanırım. (kamera arkası çalışanları için de aynısı geçerli kendi çaplarınca)

    sokaklara bakıyorum, instagram, twitter, facebook'a bakıyorum 10 tane başrol düzeyinde oyuncunun 8'ini sokakta gören (sosyal medyada mesaj atan) her 10 vatandaştan belki 8'i o anda ya da bir zaman oynadığı rolle hatırlıyor. karakter adıyla sesleniyor, seviyor, saygı duyuyor. dolayısıyla dizi bitip karakter yok olduktan sonra ilgi de hızla azalıyor. anladım ki bir oyuncuyu halk kendi adıyla tanıyorsa asıl o ünlü bir insandır ve sektörel olarak değeri de daha büyüktür. diğer oyuncular 1-2 projeleri tutmasa unutulup gitme ve bir daha o paraları asla kazanamama riskiyle baş başalar.

    e hal böyle olunca zaten ilgi görmekten bunaldığını iddia etseler de esasında bundan beslenen, yaşam standartları da sana bana göre daha farklı olan bu insanların bi miktardan fazla kendilerini düşünmelerine şaşırmamak lazım.

    not: tespitler hata paylarıyla beraber okunmalıdır. bu tespitler doğru olsa da "oyuncular çok kötü insanlardır" sonucu çıkmaz. hepsi böyledir anlamı zaten yazıdan çıkmaz. bu yazılanlar sektörel yozlaşmışlığa karşı eleştiri olarak görülebilir. buradan ekmek yiyen herkeste kendi miktarınca bu çiğlik vardır. tabii ki her çeşit insan (iyi kötü) dünyanın her yerinde olduğu gibi bu sektörde de vardır.
  • çoğu, kaşı gözü denk diye oynatılan -ne yazık ki hepsi de öyle olmayan- ne bir oyunculuk eğitimi almış, ne de oyunculuk yeteneği olan kişilerdir. rezillik ya. ben güzel ülkemde güzel yapımlar izlemek istiyorum, çıkmıyor. tek tük. sonra gevurların dizilerini izleyen bizler yabancı özentisi oluyoruz. bu ülkede bu sektör öyle dandik bir yerde ki, türkiye'ye ilk kez 3d kamera geldi de 7. sınıf korku filmi çekildi be teeeyyy...

    bir dizide figüran olarak görülenin bile 7 sülalesine "çekimim var" diye haber saldığı bir kültürde sanırsın ki bu kişiler birer robert de niro da, kendisi için özel hazırlanmış karavanında rolüne hazırlanıp da "çekime gidiyor." ya arkadaş, bak cool olmak, cool olmaya çalışmadığın ve bir şeyler başarabilip yine de kendini eksik hissettiğinde olur ancak. sen tiyatro eğitimi alırsın ya da bir yeteneğin vardır, çıkar çatır çatır oynarsın. sen haberi yaymasan da namın yürür zaten. bu hava ne?

    ya bak, konuşturuyorsunuz beni. ben oralardan geliyorum kardeş. bunların çekime gittiği yerler nasıl biliyor musun? bildiğin ya eski bir fabrika olur, eski, izbe, yakınında pek bir yaşam izi olmayan, rutubet, çamur ve küf dolu set yerleri vardır. oraya gidiyorlar. arada bir yalıda, belki biraz daha insani bir yerde çekimler olur ama geneli böyledir setlerin. tam amele işidir aslında. en kralı gelse, oturacağı iskemle plastik ve kirlidir, yemek yiyeceği masa muşambadan bozma bir masa örtülüdür, kullandıkları tuvalet, tuvalet kağıtsız, sabunsuz, senden önce 30 kişinin sıçtığı, 10 senelik tuvaletlerdir. şimdi, niye bu kadar aşağıladım? çünkü yaptıkları iş bok gibi ama kendilerini gördükleri yer fizanda. ulan, ne kıyıda köşede kalmış kısa, uzun metraj filmler var: köylerde, tezeğin içinde çekilmiş... ama yemin ediyorum bizim dizilere bin basar. adamlar yine de mütevazilikten kırılıyor. bak, sen çok süper iş çıkarırsın ortaya, zaten çok süper bir iş çıkaracak potansiyelin olursa böyle havan da olmaz, insanlardan sevgi ve saygı toplarsın. yani ne bileyim, insanların "salağa bak ya" demesinden daha iyi gibi duruyor.

    peki nesi var bizim dizi oyuncularının?

    diksiyon? yok. çağrı merkezlerinde çalışanlar kadar diksiyonu yok. oyunculuk? o da yok. güya seninki hislerini yansıtmak için mimik kullanmaya başlıyor, kaş, göz, burun, dudak, yanak, kafa, el kol, her biri bir yerde. ya da put gibi duruyor böyle, zerre duygu yok. yönetmenler desen, ben çoğunun kalıbına tüküreyim. sanırsın adam scorsese, her lafın içinde "yönetmenim" demek kolay ama yönetmenin y'si yok, vizyonun kelime anlamını bile bilmiyor. bir kere duygusal davranıyorlar. yönetmen setin müdürüdür lan. oyuncularla arası iyi diye, çaya kahveye gidiliyor diye "ya ahmet ben senden işte şöyle bir performans bekliyorum, bu olmadı" demeye dili varmıyor. veriyor karakteri eline, hadi oyna. ortaya bok gibi bir oyunculuk çıkıyor, ama çektiğine bakıyor adam. o sahnenin çekimi bitti ya, yetti. en süper örnek: fırat doğruloğlu'nun dağ filmindeki rezil rüsva oyunculuğudur. çok net. ben bu adamı hanelerde tanıdım ilk. orada iyiydi. niye? çünkü bir oyunculuk sergilemek zorunda değildi, zaten karakterler absürttü. ama bak, bu adam mankenlikten gelme. ekonomi mezunu. her mankeni oyuncu yaparsan olacağı bu. iki dizide oynayıp, bir sinema filminde oynayıp, bir de tiyatroda görünmekle bu iş zaten olmaz. 3 haftalık akademilere gitmekle de olmaz. işte tiyatro oyunculuğu, tv oyunculuğu ve sinema oyunculuğu hep aynı şey zannediliyor. birini yapan diğerlerini de yapıyor. ressamların boya badana ustası olarak görüldüğü bir ülkede alt tarafı bir reklamda oynamış adamı sen her bir kulvarda maymuncuk gibi kullanmaya kalkarsan olacağı bu. bak, dağ filminde adam sahnede çatışma halinde, ezberlendiği fizandan belli olan cümlelerle, zerre tonlama ve diksiyon kuralı olmaksızın -ki o sahnede diksiyonun mümkün olduğunca günlük konuşma diline yakın olması gerekiyordu- saçma sapan surat ifadeleriyle adam "komutanlık" yapıyor. o adam o role gitmiş mi? zerre gitmemiş. o adam geyik tipleri canlandıracak, askerlik neyine onun? "kaasstt yönetmeniyüüüüm" demek "ayy ben fırat'ı çok severim, o oynasıın" demekle olmuyor işte, keşkem olsaydı. adamın sahnelerine zor dayandım, izlerken sinir krizi geçirdim. film zaten kötüydü de, oyunculuğu tüylerimi diken diken etti. ama sinirden.

    eğitim şart arkadaş, oyunculuk öyle basit bir iş değil çok zor. ama öyle ayaklar altına alındı, replikler öyle "ben pazara gidiyorum"a kadar düştü ki, bu imajı temizlememiz, türkiye'deki terörü temizlemek kadar uzun ve zorlu bir süreç olacağa benziyor. türk dizilerini de izlemiyorum evet, biz çekiyoruz o dizileri ama izlersem içimdeki sanat damarları kurusun.