şükela:  tümü | bugün soru sor
  • avrupa ile aramızdaki makas iyice açılıyor. bir şeyler yapılmazsa 40 yılda bir kazanıp bilmemne destanı dediğimiz günlere hızla geri döneceğiz.

    bu hale nasıl geldik? 2020'lerde futbol nereye gidecek ve buna karşı ne yapılabilir? dönem dönem ilerleyerek bakalım (mümkün olduğunca saha içinde kalmaya çalışacağım)

    70'ler katenaçyo'yla total futbol'un kapışması olarak geride kalırken 80'ler bu iki akımın farklı kombinasyonlarını uygulayan takımların başarıları ile başlayıp takım boyunu kısaltan presçi anlayışın yükselişi ve alan paylaşımının öneminin artmasıyla devam ederken türk futbolu avrupada anlık başarılar elde ederek epey geriden geliyordu.

    bu noktada türk futbolunun avrupa talihi galatasaray'ın derwall ile başlattığı alman ekolü aşısıyla değişmeye başladı. her şeyden önce işe çim saha istemekle başlayan (durumun vahameti ortada) hoca bilindik sistemleri dönemin üst seviye metodlarıyla daha karmaşık ve ancak belli bir disiplinle başarılı olabilecek haliyle çalıştırdı, takım alan savunmasını öğrenerek o zamanların modern futboluna geçiş yaptı. derwall'in ayrılışıyla başa geçen yardımcısı mustafa denizli hocalığında 89'da şampiyon kulüpler yarı finalinde hagi'li steaua bükreş'i eleyebilselerdi belki de en büyük kupayı alacaklardı. o yüzden talihi esas değiştiren şey bu başarı değildi; esas olay bu mentalitenin kazanılan bir başarıdan sonra istikrarlı şekilde devam edebilmesi oldu. sonrasında galatasaray alman ekolünden devam ederek feldkamp, rainer, saftig gibi hocalarla çalıştı. aynı zamanda altyapı hamleleri yapıldı; bülent, okan, tugay gibi gençler a takımın gediklisi oldular, suat, arif, hamza, hakan gibi anadolu'dan genç yerliler topladılar, bunları kubilay türkyılmaz, erdal keser gibi gurbetçiler ve stumpf, götz, gütschow gibi alman oyuncularla harmanladılar, bu süreç boyunca takım 91-92'de kupa galipleri kupası çeyrek finali'nde werder bremen'e yağmurdan göle dönmüş sahada son dakikada çekilen şutun kale çizgisindeki çamura saplanıp kalmasıyla elenirken 92-93'te uefa kupası çeyrek finalinde aldair'li caniggia'lı roma'ya 1 gol farkla elendi. 93-94'te şampiyonlar ligi'ne ön elemede ferguson'ın manchester united'ını eleyerek katıldı, sonraki sezon 94-95'teki gruplarda koeman'lı romario'lu barcelona'yı yendi. buradan sonra galatasaray bir sezon metal yorgunluğu yaşayıp, futbolculuk döneminde derwall'in öğrencisi olan fatih terim'le buluşmayı bekleyecekti. sonrası malum; uefa kupası ile biten 4 harika sezon.

    ligde 90'lara fırtına gibi giren takım beşiktaş'tı. galatasaray'ın aksine beşiktaş ingiliz ekolünden gitmeye çalıştı, klasik 4-4-2 oynayarak kanatlardan yaldır yaldır gitti. büyük transfer yapmadılar, metin, ali, feyyaz, gökhan keskin, rıza, sergen, alpay gibi altyapı çıkışlı, mehmet özdilek, oktay, ertuğrul gibi anadolu'dan gelen oyuncular çoğunluktaydı. gordon milne hocalığında 3 sene üst üste şampiyon olsalar da kupa galipleri, şampiyon kulüpler ve şampiyonlar ligi ön elemesinde hep ilk turda elendiler. kağıt üstünde başarısız gözüken avrupa karnesi aslında hep bir nevi eşleşme şanssızlığı idi, rakipler borussia dortmund, malmö, psv eindhoven ve göteborg gibi dönemin ciddi ekipleriydi. 93-94 kupa galipleri kupası son 16 turunda dönemin canavarlarından ajax'a elendiler. 95-96'da tekrar katılınan şampiyonlar ligi ön elemesinde bu sefer rosenborg'a yine 1 gol farkla elendiler. kırılma anlarından hep olumsuz dönen beşiktaş avrupadaki basiretsizliğine sonraki sezonlarda gerek 96-97'de uefa kupası 3. turunda valencia'ya elenerek, 97-98'deki şampiyonlar ligi grubunda paris sg, göteborg gibi takımları yenmesine karşın gruptan çıkamayarak, gerekse 98-99'daki valeranga faciasıyla devam edecekti. 90'lar beşiktaş için ligde zirveden iniş, avrupada ise istikrarlı bir şanssızlık/basiretsizlik olarak geçmiş oldu. bu süreçte galatasaray'ın aksine biraz daha düzensiz gittiler; milne'den sonra daum, rasim kara, toschack, feldkamp gibi birbirinden ayrı anlayışlara sahip futbol adamlarıyla çalıştılar.

    fenerbahçe öyle gs ve bjk gibi sistemli gitmeye çalışan bir kulüp değildi, aynı türkiye gibi hep liderin altında konumlanan yapısıyla kaderini anlık kararlar veren bireysel akla bırakmıştı. 88-89'daki 103 gollü şampiyonluk sonrası 90'lara havalı başlasalar da tam tersi oldu, uzun uzun anlatmaya değmeyecek kadar berbat yönetilerek ne ligde ne de avrupada herhangi bir başarı yakaladı; aksine ezilerek elendiği turlar bile oldu; bu şekilde ali şen'in futbolu yapılandıracağı 95'e kadar geldi. rüştü-uche-högh-kemalettin-oğuz-aykut gibi aslında iyi bir iskeleti olan kadroya erol, tayfun, mustafa doğan gibi gurbetçiler takviye edildi, başlarına 94 dünya kupası şampiyonu brezilya'nın hocası parreira getirildi ve benzer tarzda düşük tempolu baklava orta sahalı 4-4-2 oynayarak şampiyon oldular. sezon sonu görevi bırakan hocanın tavsiyesiyle 96-97 şampiyonlar ligi'ne aynı ekolden lazaroni'yi takımın başına getirerek girdiler, ferguson'ın daha da pişirdiği cantona'lı beckham'lı schmeichel'lı manchester united'ın ve dönemin bir numarası juventus 'un olduğu grupta zaman zaman hiçbir türk takımının oynamadığı kadar iyi maçlar çıkarmalarına, manu'yu old trafford'da yenmelerine rağmen 3. olup elendiler. sonraki sezon 97-98 uefa kupası'nda ilk turda yıldızı sönmüş steaua bükreş'e elenirlerken ali şen'in yerine aziz yıldırım geldi ve 98-99'da takımın başına löw getirildi; baliç-moldovan-murat yakın gibi takviyelerle hızlı ve dinamik bir 3-5-2 oynayan takım uefa kupası 2. turunda o sezon kupayı kazanacak olan parma'ya son dakikalarda direkte patlayan şut yüzünden elendi. yani beşiktaş kadar olmasa da avrupada iki kere kırılma anı yaşadı ve olumsuz sonuçlar aldı, ancak 90'lardaki avrupa karnesi çoğunlukla sigma olomouc, mtk budapeşte gibi facialarla geride kaldı. kısacası 95'ten sonra oyuncu kadrosu büyük oranda korunmasına rağmen lazaroni, otto bariç, löw, rıdvan gibi birbiriyle alakasız futbol adamlarıyla çalışıp istikrar sağlayamadılar.

    90'ların en şanssız takımı ise ligde bile beklenen başarıyı sağlayamayan trabzonspor idi. özkan sümer'le sürece giren takım ilk 3 sene braems ve leekens ile dönemin favori milli takımlarından belçika'nın ekolünden ilerlemeye çalıştı ve bu sürede uefa kupası ve kupa galipleri kupası turlarında maksimum 3. tura gelebildiler. 91-92 uefa kupası 2. turunda olympique lyon'u elerken 3. turda boldkluppen 1903'e bir gol farkla elendiler. 93'te sonsuz döngüye girecekleri şenol güneş'i takımın başına getirdiler ve meşhur ogün-abdullah-ünal-şota-arçil-orhan-osman-hami'li kadro 94-95'teki uefa kupası 2. turunda aston villa'yı eleyip 3. turda lazio'ya elenerek 90'lardaki en iyi avrupa performansını sergiledi. 95-96 kupa galipleri kupası 2. turunda elenirken en şanssız eşleşmesini 96-97'deki uefa kupası 3. turunda schalke'ye bir gol farkıyla elenerek yaşayacaktı. buradan itibaren trabzonspor 90'ların sadece ikinci yarısını toplamda 7 farklı hocayla çalışmış olarak ve avrupada yine başarısız kapatmış olsa da; trabzonspor için 90'lara genel olarak baktığımızda aslında sağlam kontrataklar üzerine kurulu dönemin belçika ekolünü 3 sene benimseyip üstüne şenol güneş'in dengeli oyun anlayışı eklenince sahada ne zaman nereye koşacağını bilen, doğru zamanda temposunu arttırıp doğru zamanda düşüren, hem de istikrarlı kadro yapısıyla artık birbirine çok iyi alışmış kaliteli bir takım vardı. 96'da kaybedilen şampiyonluğun yıpratıcı etkisi ve sonrasında yaşlanıp arkadan devamı gelmeyen kadrolar yüzünden bu yapılanma son bulmak zorunda kalmıştı.

    95-96'da nejat biyedic'in, kazananların uefa kupası'na gitmeye hak kazandığı intertoto kupası'nda çeyrek finale kadar getirttiği bursaspor'u da ayrı bir paragrafı hak eden takımlardan. kadrosuna baliç, hakan keleş, selim gibi gençleri de ekleyerek yakaladığı bu başarının önemi; kupayı kazanıp uefa kupası'na katılma hakkı kazanan zidane'lı duggary'li lizarazu'lu bordeaux'nun o sezon uefa kupası'nda final oynamasıyla daha iyi anlaşılabilir.

    90'larda genç futbolcular şans bulabildiyse bunu biraz da 90'da a milli takım'ın başına getirilen piontek'e borçlular. alman hoca milli takım kadrosunu 3 büyüklerde kaşarlaşmış futbolcuların hegamonyasından kurtarmak için yardımcıları rasim kara ve fatih terim'i anadolu'nun çeşitli yerlerine gönderip keşfettirdiği yeteneklerin yanı sıra halihazırda kulüplerinde şans bulan gençleri oynattı, bu anlayışı yardımcılarına da aşıladı. 93'teki akdeniz oyunlarına rüştü, emre aşık, bülent korkmaz, alpay, sergen, tugay, abdullah gibi sonrasında yıldız olacak oyuncularla katılan ümit milli takım fatih terim hocalığında şampiyon oldu. fatih terim bu başarısını 93'te başına geçtiği a milli takımı, piontek'in 3-5-2'sini daha agresif bir savunma anlayışıyla modifiye ederek euro 96'ya götürdü. sonrası malum galatasaray yılları.

    yani 90'lı yıllar her ne kadar gs haricindeki kulüplerin yerel ligdeki başarısızlıklardan ötürü sürekli hoca değiştirip farklı arayışlar içine girmeleriyle geçse de aslında bir yükseliş dönemiydi, takımlarımız artık bu işin sadece teknik beceriyle değil belli bir sistem/taktik ve takım oyunu dahilinde oynanması gerektiğini öğrendi. bu anlayışın gelişmesiyle hem kulüp hem milli takımlar bazında avrupaya zaman zaman kafa tutulan, artık biz de varız denen bir dönemdi.

    galatasaray'ın uefa kupası&süper kupası ve milli takımın euro 2000'de çeyrek final oynamasından sonra türk futbolunun cazibesi arttı; fiorentina'nın (ve sonra milan'ın) başına geçen fatih terim'in yerine geçen lucescu ile galatasaray'ın iki sezon daha şl'de çeyrek final ve 2. tur gruplarını görmesi, hakan şükür, tayfun, arif, alpay, oktay, emre, okan, fatih akyel, nihat, ümit davala, hakan ünsal gibi oyunculara avrupanın önemli takımlarının talip olması, a milli takım'ın şenol güneş'le 02 dünya kupası'nda 3. olması, beşiktaş'ın yine lucescu ile 02-03 uefa kupası'nda çeyrek final oynaması, fifa milli takımlar sıralamasında ilk 10'u görmemiz vs derken türk futbolu rüya gibi birkaç yıl yaşayıp zirvesini gördü.

    fakat 2000'ler ilerlerken dünya futbolu her onyıldaki gibi kabuk değiştirmeye başladı, avrupada başarılı olmak için artık yeni bir şeyler gerekecekti. üst düzey takımlar 4'lü defansa geçip beklerini hücuma çıkarırken sonradan boxtobox denecek olan iki yönlü orta saha göbekleriyle sahada daha geniş yer kaplamaya başladı, 10 numaralar daha hareketli oynamaya; totti gibi enerjisini koruyabilenler forvete veya kanat-forvete, ballack, lampard gibi fiziği güçlü olanlar ise pozisyon bilgisini güçlendirip boxtobox'a dönüştü. dünya bu değişimleri yaşarken türk futbolunda avrupa devlerininkine benzer dönüşümü sadece galatasaray yaşamış; halihazırda bekleri ful katkı veren, emre-okan-suat orta sahasıyla çiftyönlü oynayabilen bir takım olmuştu.

    türk futbolu bu değişimleri iyi takip edip doğru planlamalar yaparak sistem belirleyen, bilgi ve verilere önem veren genç hocalar çıkardı. galatasaray'da saftig'in yardımcılığını yaptıktan sonra alman ekolünden etkilenen ve joker yani birden çok görevi uygulayan oyuncu kullanımını arttırarak rakiplerin dengesini bozmayı amaçlayan hikmet karaman düşündüklerini aynen uygulayabildiği tek takım olan kocaelispor'da serdar topraktepe, orhan, cihan, ayew, lazarov, yordanov gibi takımın harcı olarak kullandığı jokerlerle türkiye kupası'nı kazanarak dikkat çekti. kalabalık savunma anlayışını benimserken ileriyi unutmayan, enerjik beklerin önemini bizzat oynadığı için bilen rıza çalımbay göztepe'de kurduğu iskeleti aynen denizlispor'a taşıdı ve kulübü tarihinde ilk kez avrupaya götürdü. o zamanlar türkiye'de herkesin hücum anlayışı olan doldur-boşalt yerine ısrarla ayağa pas yaptırmaya çalışan aykut kocaman futbolculuk zamanındaki hocası parreira'dan etkilenip 90'ların önemli gizli kahramanlarından metin türel'in yardımcı antrenörlüğünü yaparken kafasında olgunlaştırdığı bu sistemi istanbulspor'a hoca olur olmaz uygulatmaya başladı, modern futbola henüz geçmeyen büyük takımlara karşı dikkat çekici maçlar çıkardı. herkes forvetlerini pivot santrforlardan seçmeye çalışırken ersun yanal hücumcuların ceza sahasında beklemek yerine sürekli yer değiştirerek oynaması gerektiğini düşünüp çoğunlukla sprinter oyuncularla kurduğu hücum anlayışı ve topu kaptırır kaptırmaz agresif müdahaleler yaparak topu kalesinden uzak tutmaya çalışan savunma anlayışı ile büyüklere karşı korkak oynayan anadolu takımları arasında fark yarattı.

    bu genç hoca akımı sayesinde, 90'larda 4 büyükler ne yaptıysa bu sefer 2000'lerin başlarında benzer işleri anadolu takımları yapmaya başladı; 02-03'te rıza çalımbay'ın hocalığında uefa kupası 3. turunda olympique lyon'u eleyip 4. turda o sezon kupayı kazanacak olan mourinho'nun porto'suna elenen denizlispor, 03-04'te uefa kupası 3. turunda roma'yı elinden kaçıran nurullah sağlam'ın gaziantepspor'u, yine aynı sezon uefa kupasında blackburn, sporting lizbon, parma gibi takımları eleyerek 4. tura kadar gelip o sezon kupayı kazanacak olan valencia'ya elenen ersun yanal'ın gençlerbirliği'si artık türk futbolunun dünyadaki yerinin yavaş yavaş oturmaya başladığının ve daha da ileriye gideceğinin sinyallerini veriyordu.

    bu genç hocalar aynı zamanda 90'lardaki anlayışı devam ettirip genç futbolcuları cesurca sahaya sürüp geliştirdiler. anadolu takımları 2000'lerin başında yerli futbolcu konusunda o zamana kadarki zirvesini yapmıştı; trabzonspor'da samet aybaba'nın parlattığı gökdeniz karadeniz, fatih tekke, denizlispor'da çalımbay'ın parlattığı ali tandoğan, servet çetin, gençlerbirliği'nde yanal'ın parlattığı okan koç, serkan balcı, gaziantep'te nurullah sağlam'ın parlattığı kemal aslan, ibrahim toraman, istanbulspor'da kocaman'ın parlattığı selçuk şahin, karaman'ın kocaelispor'da parlattığı cihan haspolatlı, orhan ak, yanal'ın manisa'da parlattığı caner erkin, hakan balta, arda turan gibi futbolcuların çoğu genç yaşlarında milli takım seviyesine ulaştılar.

    tüm bunlar yaşanırken fazla göz önünde olmayan başka genç hocalar da vardı; futbolculuk dönemlerinde derwall'in öğrencisi olan, forvetten stopere evrilip joker oyuncu kavramını bizzat tecrübe etmiş ve 90'lara giriş döneminde galatasaray'ın atılımlarının içinde bulunmuş olan raşit çetiner hocalığını yaptığı ümit milli takım'a kurduğu tuncay, serhat, volkan, toraman, kemal, selçuk, servet, serkan balcı, hamit, halil'li iskeletle dönemin wonderkidleri cristiano ronaldo'lu quaresma'lı bruno alves'li portekiz'ini avrupa şampiyonası elemeleri playoff'unda iki maçta da 4'leyerek eleyip sükse yaptı. diğer genç hoca ise istanbulspor'da aykut kocaman ile birlikte metin türel'in yardımcılığını, ardından kocaman'ın yardımcılığını, ardından galatasaray paf takımında hocalık yaptıktan sonra u17 milli takımının başına getirilen abdullah avcı idi. 05'te u17 avrupa şampiyonu olduktan sonra katıldığı u17 dünya kupası'nda yarı finalde brezilya'ya 4-3 yenilirken dünya marcelo, anderson, denilson, sidnei, renato augusto gibi yine dönemin wonderkidleriyle dolu takımını değil bu genç hocanın nuri şahin'li, tevfik köse'li, caner erkin'li takımını konuştu. çünkü brezilya u17 takımı o dönemki klasik baklavalı 4-4-2 oynarken türkiye u17 takımı avrupadaki büyük takımların yeni yeni oynamaya başladığı, 2000'lerin sonuna doğru herkesin oynamaya başlayacağı 4-2-3-1 oynuyordu ve haliyle farklı gözüken bir takımdı.

    her şey bu kadar güzel rayına oturmuşken aşağı iniş nasıl başladı?

    ara bkz: (bkz: türk futbolunun kaderini değiştiren hatalar/@tevfikken)

    03-04 sezonu türk futbolu için önemli başlangıçlara sahne olmuş bir sezondu. milli takım şenol güneş'in konfederasyon kupasında yaptığı eski-yeni harmanı ile şahane bir hale gelen kadroyu kupa sonrası yeniden eski haline getirip tuncay, servet, toraman, okan yılmaz, gökdeniz, selçuk gibi dönemin parlayan yıldızlarını oynatmayıp (ki bu gençler kulüplerinde ilk 11 oynuyorlardı) hakan şükür, okan, ümit davala gibi milli takım heyecanını yitirmiş kaşarları yeniden çağırdığı için euro 04 playoff'larında elenince yerine gençlerbirliği'nin hocası ersun yanal geldi. ancak eskiye dönüş yüzünden kaçırılan euro 04 sonrası 06 dünya kupası için yola ersun yanal'la başlamış olmasına rağmen arkasında durulmadı. pivot santrforlarla değil ilhan mansız, nihat, fatih tekke gibi hareketli forvetlerle oynamayı seven yanal hakan şükür'ü kesti ve malum lobi devreye girip yanal'ın başını yedi. sonuç; eski hocası fatih terim a milli takım'ın başına geçti ve hakan şükür geri döndü. bu olay sürekli yenilenmenin, modern metodları takip etmenin faydalarını 15 yıldır görmüş olan türk futbolunun geriye gidiş sinyalleriydi.

    ara bkz: (bkz: türkiye a milli futbol takımı/#75446215)

    görece başarılı başlayan ama başarısız biten italya macerasından sonra galatasaray'a geri dönmüş ancak eskiye rağbet edip de çağırdığı kaşarlaşmış hakan şükür, hakan ünsal, ümit davala gibi futbolcuların yanı sıra almaguer, felipe, christian, frank de boer, petre, bratu gibi kötü tercihlerle neredeyse tamamen kendi kurduğu takım iki sezon git gide kötü hale gelince fatih terim istifa etti. beşiktaş'ta 11 puanlık avantajı kaybedip 3.lüğe düşen lucescu 'nun görevine son verildi. galatasaray ekonomik çöküşe doğru sürüklenirken beşiktaş yıldırım demirören'li yıllara ilk adımını attı ve zirveden inişini sürdürecekti.

    tüm bunların arasından yeni stadıyla, tesisleşme, pazarlama, maddi kaynak yaratımı gibi konularda çağı yakalayan yönetim icraatleriyle sıyrılan fenerbahçe oldu. futbolda yine istikrarsız ve hüsranlarla girdiği 2000'li yıllardaki kaderini 03'te başlattığı futbol yapılanmasıyla değiştirdi. ümit milli takımın iskeletini oluşturan gençlerin çoğunu katarak kurduğu kadronun başına, leverkusen'de alman ekolünü brezilya ekolüyle rötuşlayarak yakaladığı başarılar sonrası alman milli takımı hocalığı şansını kokain davasıyla kaçıran, beşiktaş geçmişiyle türkiye'ye yabancı olmayan daum getirildi. leverkusen gibi fenerbahçe'de de alman + brezilya benzeri formül uygulayan daum genç türkleri daha çok fizik yük çekmeleri için, yabancıları ise yaratıcı işler için motive etti. camiayı uzun süre sonra 4'lü defansla yeniden buluşturdu ve merkez bölgeleri geride tutup kanatlardan akan bir hücum futbolu oynattı, alex'in gelişiyle modern 4-2-3-1 varyasyonlarına dönüp 04-05 şampiyonlar ligi grubunda manchester united'dan 6 yemeyi göze alacak kadar cesur futbol oynattı. o sezon grubu 3. tamamlayıp uefa kupası'na kalan takım 3. turda veda etti. 05-06'da üçlü orta saha+alex'le daha cesur bir futbolla devam eden takım beklerinin yetersizliği sonucu grubu sonuncu bitirdi. bu 3 yıllık süreçte lig domine edilirken iki sene üst üste şampiyon olup üçüncüyü son maçta kaçırınca daum'un görevine son verildi. yerine gelen zico ile 06-07'ye tipik brezilya ligi usülü çift 10 numaralı 4-2-2-2 başlayan takım başarısız sonuçlar alınca sezon ortasında yönetim müdahalesiyle daum'un dizilişine döndü, ama zico'nun brezilyalı ağırlıklı kadroya verdiği özgüven ve rahatlık hissiyle daha düşük tempoda ve kontrollü oynamaya başladı, uefa kupası 3. turunda az alkmaar'a şanssız şekilde elenirken ligde şampiyon olundu. 07-08'deki şampiyonlar ligi'nde son 2 sezonun uefa şampiyonu sevilla'yı eleyerek çeyrek finale çıkıp chelsea ile eşleşen takım yarı finali bir golle kaçırdı. yani daum'la başlayan bu yapılanma avrupada ilk dönemde meyve vermese de zico'nun aşıladığı özgüvenle 5 yıl sonunda zirveye çıkmış, ekonomik güç sayesinde pierre van hooijdonk, alex de souza, nicolas anelka, mateja kezman, roberto carlos gibi sansasyonel transferlerle süslenmiş, devamının da geleceği düşünülen bir olaydı. ama tekrar tarihin dönüm noktası olacak bir hamleyle zico da gönderilip yerine euro 08 şampiyonu ispanya'nın hocası aragones geldi, aşırı disiplinin sevgisizliğe dönüştüğü bir ortamda her şey tepe taklak oldu. 09-10'da yeniden daum'la anlaşan fenerbahçe türk futbolunda hortlayan eskiye rağbet akımına uyarak kısa vadeli başarıların peşinde gitmeye başladı.

    fb'nin şl çeyrek finali ve 2000'lerin başındaki ümit milli takımdan beri birlikte oynayan kadro çoğunluğu ile katılınan euro 08'de fatih terim hocalığında müthiş hırs ve inancın getirdiği futbol şansını da ekleyerek yarı final oynayan milli takım dışında türk futbolu avrupada kayda değer başarı gösteremedi. 2000'lere hızlı giren genç hocalar gerek kişisel hırsları, gerek yönetimlerin sabırsızlığı, gerekse de çalıştıkları takımların ekonomik şartları sebebiyle lig ve avrupadaki başarılarının devamını getiremedi. bu genç hocalar içinde en yüksek başarıyı yakalayan ertuğrul sağlam 09-10'da şampiyon yaptığı bursaspor'da bile aynı kaderi yaşamaktan kurtulamadı.

    2000'leri kısaca özetleyecek olursak türk futbolunun 90'lardaki öğrenmeye, yeniliğe açık olma hali yerini, gelen başarılar sonrası oluşan ben oldum anlayışına, başarıyı paylaşamamaya bıraktı ve arkadan gelenlerin önünün tıkanıp hep aynı isimlerin dönmeye başladığı bir düzene dönüştü. kimse yeni bir şeyler öğrenmesi gerektiğini düşünmüyordu, herkes uzmandı artık, o yüzden 90'lardaki yabancı hoca katkısını 2000'lerde neredeyse hiç göremedik; del bosque, tigana, rijkaard gibi hocalar teneke bağlanarak gönderildi ve ülkenin her sene daha da değişen sosyal yapısı gereği kültürel olarak iyice içe kapanan, dünyadaki gelişmeleri sadece tüketim bazlı takip eden bir ülke olmaya doğru gittiğimiz bir dönemdi. bu süreç 2010'larda daha hızlı işleyecekti.

    2010'lara girmeden hemen önce guardiola'nın topa sahip olup rakibi uyutarak boşluk bulma üzerine kurguladığı barcelona'sı ile modern futbol bambaşka bir yöne doğru kaymaya başladı (bkz: futbol/@tevfikken) ve 2000'leri en başarılı geçiren hocalardan biri olan mourinho'nun da buna panzehir olacağım diye seyir zevkini öldüren sisteme geçmesiyle futbol artık fizik gücün öneminin zirve yaptığı, bu yüzden düz oyunculardan maksimum verim almaya dayalı bir anlayışın egemenliğine girdi ve bu anlayış avrupada başarılı olmanın birinci şartı haline geldi.

    bu topa hükmetme + fizik güç trendini türkiye'de en ısrarcı şekilde uygulamaya kalkan hoca fenerbahçe'nin başındaki aykut kocaman oldu. takımın başına geçtiği 10-11 sezonunda alex'siz düzene keskin bir geçiş yapmak isteyip tökezledikten sonra sezonu kurtarmak için alex'i yeniden oynattığı atak ve hızlı bir 4-2-3-1'le şampiyon olurken 3 temmuz'un patlak vermesiyle dağılan kadrosu ve moralman çöken camianın futbol dışına odaklanmasıyla daha korumacı bir anlayışa büründüğü 11-12 sezonunu, esas planlarını uygulayacağı 12-13 öncesindeki bir geçiş dönemine döndürdü. "alex'in ayağına bakan takım"dan "birlikte oynayan takım"a dönüştürmeye çalıştığı fenerbahçe'de oyun temposunu bir türlü yükseltemedi. o yüzden pozisyon bilgisi ve alan savunmasına çok fazla önem verip yoğun taktiksel antrenmanlar yaptırdı, ve takım alex'in de gidişiyle düz adamların çokluğunda camianın hiç alışkın olmadığı kadar kontrollü ve düşük tempolu, 10 numarasız 4-3-3 oynamaya başladı. bu anlayış ligde başarı getirmezken 12-13 avrupa ligi'nde benfica'ya bir gol farkla elendikleri yarı finali getirdi. kısacası bu sistem yüksek tempoda oynanamadığı için lig maratonuna değil, anca eşleşme turlarına uygun bir hal alabildi.

    kendisine doğru kadrolar verilmesi halinde dönemin trendlerini uygulama konusunda daima başarılı olan fatih terim 2010'ları domine edecek olan topa hükmetme + fizik güç trendini de kendi alışkanlıklarıyla harmanlayıp başarılı oldu; nitekim fatih akyel-okan-suat-ümit davala-hakan ünsal gibi düz adamları birer dinamoya dönüştürüp uefa kupası'nı aldığı dönemden beri bunun fizik güç kısmını uygulayan biriydi. 11-12 sezonunda yeniden başına geçtiği galatasaray'da bu sefer sağlam bir bütçe ve yönetim desteğiyle 2010'ları domine etmeye aday bir takım kuruldu ve (90'ların aksine) bu sefer daha çok topa sahip olmaya dayalı esnek (istediği zaman değiştirebileceği) bir tempoda, elmander'in false 9 oynayarak fizik yükü çektiği bir 4-4-2 oynayarak şampiyon oldular. sonraki sezon 12-13'te sneijder'in gelişiyle 4-3-1-2'ye evrilen takım ligde yine şampiyon oldu, şl'de ise çeyrek final oynadı, real madrid'e karşı az kalsın mucize yaratacaktı. fatih terim bu iki sezon boyunca nispeten düz diyebileceğimiz elmander, eboue, melo, burak, hamit gibi elemanlardan maksimum verim almayı başararak işin fizik güç kısmını, engin, selçuk inan, riera, sneijder gibi elemanlarla ise topa hükmetme kısmını kotararak iki formülü bir potada eritmeyi başardı. sonraki sezon tıpkı fb'nin 08'de zico'yu gönderdiği gibi, 13-14 sezonu başında terim'le yollar ayrıldı ve türk futbolunda yeniden bir kırılma anı yaşandı, 3. kez geldiği gs'den ayrılan fatih terim 3. kez a milli takım'ın başına geçti.

    13-14 sezonunda fenerbahçe'nin başına 2000'lerdeki cesur futboluyla ön plana çıkan, sonrasında manisa ve trabzon'da parlatmaya devam ettiği genç oyuncularla birlikte hep atak futbol oynatan ersun yanal geldi. takım yine 4-3-3 oynasa da son senelerin temel felsefesi olan topa hükmetmenin aksine yüksek tempoyla oynayıp, alan daraltıp rakibi hapsetme üzerine kurulu bir futbol oynadı, dönemin trendini ve ligde bunu taklit eden bütün takımları altüst etti. türkiye ligi için ideal olan bu sistemde ön libero geriye çekilip stoperi üçlüyor ve bekleri ileri çıkartıyor, bu sayede kanatlar da forveti üçlüyordu. aykut kocaman'ın düz oyuncularla oynama isteğinin aksine ersun yanal sow, emenike, caner, webo, cristian gibi yeteneğiyle ön plana çıkan oyunculardan bile fiziksel olarak düz adam verimi almayı başararak fark yarattı, bunu daha önce hiçbir türk takımında hiçbir hoca başaramamıştı. ve takım nisan ayında şampiyonluğunu ilan etti. tam ligde ipleri fenerbahçe ele aldı, birkaç sezona ambargo koyacak derken yeniden kırılma anı yaşanarak ersun yanal'la yollar ayrıldı ve ismail kartal'dan pereira'ya oradan advocaat'a ve en son yine aykut kocaman'da bitecek tek senelik deneme-yanılma periyodlarına başlandı.

    fb ve gs ekonomik olarak son kurşunlarını atıyordu; fenerbahçe 15-16'da rekor transfer harcamasıyla, galatasaray da 11-14 arası yaptığı büyük harcamalarla artık dibi görmeye yüz tuttular. bu yatırımlar fenerbahçe'de pozisyon bilgisi ve defansif anlayışı iyi oturtan ancak beklerin hücum katkısını azaltan, çizgiye hapsolup ceza sahasına yaklaşmayan kanatlarla 4-3-3 oynatan, aynı zamanda insan ilişkileri yönünden zayıf olan vitor pereira'nın yönetim zaafiyeti yüzünden, galatasaray'da ise mancini'nin halihazırda büyük paralarla kurulmuş mevcut takım yerine kendi takımını kurmak için ekstra bir transfer bütçesi istemesi yüzünden karşılık bulamadı. sonrasında iki takım da ekonomik olarak zayıfladığı için kadro kaliteleri giderek düştü.

    tüm bunlar yaşanırken demirören enkazı sonrası özedönüş arayışında olan beşiktaş bir ilki gerçekleştirdi ve 12-13 sezonuna hiçbir büyük takımın yapmadığı bir feda dönemine girerek başladı. yüksek ücret alan oyuncularla indirim veya yolları ayırma çabasına girerek işe başlayan takımın başına beşiktaş ruhuna sahip samet aybaba getirildi ve takım 12-13 sezonunda mütevazı kadro kuruldu. bu kadro çalışkan, egosuz ve sadece işine bakan görüntüsüyle saygı uyandırdı, oynadığı kontrolsüz ama yüksek tempolu futbol en azından umut vaadediyordu. sonraki sezon 13-14'te takımın başına bilic getirildi ve takım yüksek tempoyla oynarken aynı zamanda kontrolü ele alabilmeyi de öğrendi, bir sezon sonra 14-15'te bilic'in kendi kimliğini iyice yansıtmaya başladığı takım şampiyonlar ligi playoff'unda arsenal'le kafa kafaya oynadı, elenince katıldığı avrupa ligi gruplarında tottenham'dan iki maçta 4 puan aldı, gruptan çıkarak kaldığı son 32'de ise liverpool'u eledi. olcay'lı, veli'li, necip'li, opare'li o mütevazı kadroyla bir sezonda üç premier lig ekibini birden sürklase edebilen bir takım haline gelen beşiktaş ligde çok iyi maçlar çıkarıp zirveye oynar oldu ve camianın beklentileri gereğinden çok erken yükseldi. stad inşaatı yüzünden bilic'li iki sezon boyunca kendi evinde hiç oynayamayan beşiktaş'ta hedefler büyürken 15-16 sezonu için takımın başına şenol güneş getirildi. o sezon bilic'in yüksek tempolu pas oyunuyla devam eden takım şampiyon oldu ve 16-17 sezonuna fb'den gökhan ve caner'i kopararak sansasyonel şekilde giriş yaptılar, bu iki transferle oyun temposu konusunda beklentiler yükseldi ancak tam tersi oldu, takım git gide daha düşük tempoda oynayıp kanatlardan doldurmaya başladı; bunda forvet arkasında pasör sosa'nın yerine gelen talisca'nın ikinci forvet gibi sürekli içeri girmesinin de payı vardı. napoli, dinamo kiev ve benfica'lı şl grubunda 3. olup uefa'da çeyrek finale kadar yükselip bir süredir 2000'lerdeki günlerinden uzak olan ancak yeni yapılanma içindeki olympique lyon'a penaltılarla elendiler, ligde ise yine şampiyon oldular. 17-18 sezonuna ise beş yıl önce başladıkları feda dönemini atlatmış ve ekonomisini zirveye çıkarmış olarak giren beşiktaş'ta beş yıl önce belirledikleri genç oyuncu politikasını bırakıp artan yaş ortalamasına aldırmadan pahalı transferler yaptı; artısı-eksisi olan bu hamlenin sonucu olarak oyun temposu iyice düştü ancak artan kaliteyle oyun aklı ve topa hakimiyet güçlendi, bu sayede türk futbol tarihinin en iyi şl grubu performansı sergilendi ve gruptan namağlup lider çıkıldı. ancak son 16'da heynckes'in bayern'ine elenirken oynanan maçlar hem beşiktaş hem de türk futbolunu uykudan uyandıracak derecede moral bozucu maçlardı.

    ara bkz: (bkz: türk futbolunun 21. yy'daki en iyi avrupa maçları/@tevfikken)

    2010'lar, yeni onyıla dünya kupasına katılamayarak giriş yapan a milli takım için de iyi başlamadı, euro 12'ye playoff'larda hırvatistan'a elenerek götüremeyen hiddink teneke bağlanarak gönderildi ve yerine u17 milli takımı'nın ardından yıllarca çalıştırdığı ibbspor'a oynattığı sistematik futbolla dikkatleri çekmeyi başarmış abdullah avcı getirildi. alışkın olduğu gibi planlı, sistemli ve uzun vadeli düşünerek değil gökten inme getirilen ve hemen başarı beklenen bir ortamda yine de direnmeye, kafasındaki takıma uygun oyuncular seçmeye çalıştı. dinamik orta saha göbekleriyle oynamak isteyen avcı, statik olduğu için oynatmadığı selçuk inan için yaratılan kaos ortamında başarılı olamadı, 05'te yaşanan ersun yanal-hakan şükür mevzusunun bir benzeri (tabii daha hafifi) yaşanmış oldu, ve 14 dünya kupası eleme grubunda alınan kötü sonuçlar sonrası yerini fatih terim'e devretti. son bir iki maç kala göreve gelen terim'in yapacağı pek bir şey yoktu ve dünya kupasına gidilemedi. terim'le euro 16 eleme gruplarında 3. olan milli takım mucizevi şekilde en iyi 3. oldu ve kontenjanı arttırılan turnuvaya katılma hakkı kazandı. meşhur prim kavgasıyla başlayan turnuvadan futbol namına bir şey yaşanmadan eve dönüldü. bir sene sonra 17 yazında milli takımın başına 2000'lerden kalma bir kafayla lucescu geldi.

    iyice kısa vadeli hedeflere odaklanan fenerbahçe 17-18 sezonuna yeniden aykut kocaman'la başlayıp eskiye rağbet akımını devam ettirirken galatasaray yepyeni bir döneme başladı; sezona igor tudor'la girdiler ve son bir yükün altına girerek ciddi transferler yaptılar, tudor'un istediği toplu oyunda hep birlikte topa hakim olarak hücum eden, topsuz oyunda ise ön oyuncularla rakibe önde pres yapan takıma uygun sayılabilecek bir kadro kuruldu. kondisyon ve fizik kaliteye önem veren tudor 4-2-3-1 ve 3-6-1 varyasyonlarını yüksek kondisyonla uygulatarak başarılı bir giriş yaptı, çoğu oyuncusundan birkaç farklı mevkiide faydalanmayı başararak modern futbolun en önemli ihtiyacı olan joker oyuncu kavramını hiçbir türk takımının kullanmadığı kadar yüksek seviyeye çekti. tam sistemini oturtmuş ve takım lider olmuşken kendince yapmaya çalıştığı taktiksel denemeler ve futbolculara bir süredir ödenmeyen maaşların verdiği huzursuzluk üst üste binince takımın ahengi bozdu ve akabinde gelen birkaç kötü sonuç sonrası her hafta gönderileceği konuşuldu, sosyal medya ve basında büyük bir karalama kampanyası başlatıldı. bu baskı altında her maç daha da rahatsız bir ortamda çalışmaya başlayan tudor en sonunda yönetim tarafından başarısız addedilip 6 ay gibi kısa bir sürede işine son verildi, ve tarihin akışı yeniden değişti. yerine yine yeniden 4. kez fatih terim geldi, eskiye rağbet'e döndü. tudor'un bıraktığı kondisyonu yüksek ve yarıştan kopmamış takımı devralan terim'le kısa vadeli hamleler yapıp şampiyon olunmasına rağmen ekonomik olarak iyice zayıfladı, 18-19 sezonuna en önemli oyuncusu gomis'i satmak zorunda kalıp yerine kimseyi alamayarak başlayan takım git gide kondisyonu ve fizik kalitesi de düşen, darbeden bağımsız sakatlıkların çoğaldığı bir hale geldi. schalke, porto ve lokomotif moskova'nın olduğu grupta zar zor 3. olup şl'ye veda etti, avrupa ligi'ne devam edecek.

    tüm bunlar gündemin hep önlerinde yer alırken perde arkasında bir sistem kuran ve planlarını baskı altında olmadan rahatça olgunlaştıran bir hoca vardı; milli takım hocalığı döneminde epey yıprandıktan sonra eski adıyla ibbspor şimdiki adıyla başakşehir'le yeniden anlaşan ve 14-15 sezonuyla projesine başlayan abdullah avcı. hükümetin kulübe desteğiyle 4 büyükler kadar olmasa da epey iyi bir bütçeye sahip oldu ve ligde kafaya oynayacak bir takım yarattı. modern metodları her zaman takip eden, 2000'lerde u17 milli takımıyla yarattığı farkı 2010'larda ligde yaratmaya çalıştı ve takım her sezon sindire sindire ilerleyip 16-17 ve 17-18 sezonlarında şampiyonluk yarışının içinde oldu. maçı bir bütün olarak değil parça parça ele alması olsun, takımı maçın belli anlarında sakin belli anlarında hızlı tempoya geçişleri (tempo belirlemeyi) ve alan hakimiyeti kurmayı en başarılı uygulayan takıma dönüştürmesi olsun ligimizde modern futbola en yakın oynatan hoca kendisi. joker oyunculara önem veren, alamasa bile elindeki malzemeyi buna uydurabilen bir hoca olmasının da büyük payı var; yılların ceza sahası golcüsü adebayor'dan false 9, sıradan bir dmc olan mahmut tekdemir'den yarım boxtobox, düz çizgi oyuncusu visca'dan skorer bir iç forvet yaratan da kendisi. bu hamleler meyvesini vermek üzereydi, 17-18 şampiyonlar ligi playoff'unda sevilla'ya karşı emre'nin son saniyedeki frikiğinin direkte patlamasıyla elenerek şampiyonlar ligi gruplarına katılamayıp avrupa ligi'ne gittiler, ancak esas hedef belirledikleri şl'ye katılabilmek uğruna (ülke puanına ket vurdukları tartışmaları içinde) avrupa ligi'nde kerhen oynayıp lige odaklansalar da sezonu 3. bitirip şl şansını kaybettiler. 18-19 sezonunun ilerlediği bugünlerde ligde lider konumdalar ve en istikrarlı takımlar.

    ara bkz: (bkz: türk takımlarının avrupa maçlarındaki kader anları/@tevfikken)

    2010'ları; iletişim imkanlarının gelişmesiyle modern futbolun daha yakın takip edilebildiği, bu sayede sistemlerin daha çabuk güncellenebildiği ancak ülke insanının 2000'lerdeki tüketim odağının iyice artması sonucu yaşadığı 1-2 tökezlemede "yenisini alırız" kafasıyla sabırsız, gelişen iletişim imkanlarıyla birlikte herkesin bilirkişi kesilip kocaman bir bilgi/fikir kirliliği yarattığı, o insanlara yaranmaya çalışan yöneticilerin yaptığı kısa vadeli hamlelerle tutunmaya çalışılan yıllar olarak özetleyebiliriz.

    peki 2020'lerde dünya futbolu nereye gidecek? türk takımları kendi kalibreleri oranında nerede konumlanmalı?

    dünya futbolu kapitalizmin içine düştükçe güçlüyü daha güçlü, güçsüzü daha da ezmeye çalışıyor. buna hizmet etmek için sürekli değişen şampiyonlar ligi formatı bunun göstergesi. ilerde belki de yerel liglerdeki başarılardan bağımsız bir format kurulup her sezon aynı takımların oynayacağı bir elitler ligi bile oluşturulabilir. henüz oluşturulmadan bu elitler ligi'ne mental olarak girebilmek için de türk futbolunun bir cazibe merkezi olması gerekiyor, bunun içinse yıldız futbolculardan önce futbol oynanması gerekiyor.

    dernekler kanunu mu yoksa sahiplik mi?

    mevcut dernekler kanunu'nun, yöneticileri finansal olarak sorumlu tutmaması sebebiyle günü kurtarmak için paraları savuran yönetimler yüzünden dibi gören kulüplerimiz var. sahiplik ise milletimizin 100 yıllık karakterine aykırı bir durum olsa da sorumluluk yaratması ve istikrarlı kurumsal bir yönetim için daha uygun olduğu savunulan bir sistem, nitekim dünyadaki örnekleri şu an kafaya oynuyor. ancak sahiplik sistemi yayılırsa futbol bu sefer de zenginlerin golf sahası olabilir, elitler ligi arayışı bunu gösteriyor. peki mevcut dernekler kanunu'nu, yöneticileri finansal olarak sorumlu tutmaya yönelik bir tasarıyla güncelleyerek avrupada başa oynayacak takımlar yaratabilir miyiz? yani yeni düzene kafa tutabilir miyiz?

    eğer futbolun saha içi gidişatı doğru okunursa cevap evet.

    tekrar ara bkz: (bkz: futbol/@tevfikken)

    guardiola'nın başlattığı topa sahip olma trendiyle başlayan, bu trendi topsuz oyundaki fizik kaliteyle alt etmeye çalışan mourinho'nun oyununu daha sonra sistematik hale getiren allegri, conte, emery gibi hocaların bir süre kontrolü ele alarak devam ettirdiği 2010'ların futbol dünyası bir iki sezondur rakibe önde basan şok preslerle top kapıp ani hücumlar yapan klopp ve sistemini çokyönlü jokerlerle güncelleyerek geri dönen guardiola'nın başı çektiği iki ana sistemin savaşına dönmüş vaziyette. ancak bu iki sistem de üst düzey oyuncularla uygulanabilir sistemler, bu da çok büyük ekonomik şartlara sahip olmayı gerektiriyor. bunun farkında olup iki sistemi harmanlayabilen nispeten orta düzey takımlar zaman zaman yükselişe geçecek olsa da dominant olabilmeleri/üst düzeye çıkmaları kolay değil.

    nitekim şimdilik bu harmanı yapabilmiş psg'nin hocası thomas tuchel ve lyon'un hocası bruno genesio gibi hocalar kalabalık ve alan paylaşımını doğru yapan kontrollü bir savunma ile ileride zıpkın gibi ataklar yapan bir hücum anlayışını birleştirmeleri ile günümüzdeki bu iki baskın sistemi şl'nin maraton kısmı dediğimiz grup maçlarında etkisiz hale getirmiş gözüküyorlar:

    genesio vs guardiola: (bkz: #83782220)

    tuchel vs klopp: (bkz: #83811729)

    mourinho'nun materyalist futbol'unu 2010'ların başında juventus'un hocası allegri ve chelsea'nin başındayken conte'nin daha sistematik hale getirip şekil verdiği bu harman düzen şu aralar tabana yayılmakta, betis'in hocası quique setien, nice'in hocası patrick vieira, atalanta'nın hocası gian piero gasperini gibi hocalar da "kalabalık savunma+ayağa pas+geniş alan bulursan yardır" anlayışını benimseyen ve kadroları oranında başarılı uygulatan diğer metodik futbol anlayışı örnekleri. türkiye'de bunun en iyi örnekleri maç içinde istediği tempoya geçiş yapabilen başakşehir'in hocası abdullah avcı ve yine başakşehir'de abdullah avcı'nın yardımcılığını yaptıktan sonra yeni malatya'nın başına geçip defansif futbol anlayışını gezici forvetler ve içerlek kanatlarla orta saha hakimiyeti kurarak süslemeye çalışan erol bulut.

    ancak şimdiki topa sahip olan ve pres yapan diye kısaca adlandırılan bu iki baskın sistem olgunlaştıkça, yani farklı koşullarda hayatta kalma becerileri arttıkça, metodik futbol'un uzun vadede başarılı olması zor çünkü iki ana sistem de 2020'lerdeki ömrünü uzatmak için çeşitli evrimlere girecek:

    topa sahip olmak isteyen guardiola, sarri gibi hocalar ön liberoda defansif oyunculardan çok ayağı düzgün regista'lar kullanmaya başlarken (nitekim yaz transfer döneminde guardiola ile sarri'nin jorginho savaşı boşuna değildi) önde basmak isteyen hocalar bu regista'ları kitlemeye çalışarak cevap verdiler, o yüzden aynı zamanda fiziği de kuvvetli olan regista ihtiyacı doğdu; bu yüzden tanguy ndombele, franck kessie gibi oyuncular parlamaya başladı, bu akımın devamında arkadan sandro tonali, matteo guendouzi, frenkie de jong gibileri yetişiyor. stoper bölgesinde bile etkili olması beklenen bu önliberoların arkasında/duruma göre yanında oynayacak olan stoper ihtiyacı ise toplu oyuna iyice ortak olan kalidou koulibaly, aymeric laporte, matthijs de ligt gibi oyuncuları parlatırken beklerde ise çizgiden çok merkeze katkı verecek kadar pozisyon bilgisi ve saha görüşüyle david alaba, kylie walker gibileri öne çıkmaya başladı. esas amaç sürekli yer değiştirerek rakibin önlem almasını zorlaştırmak olduğu için orta saha göbeği topla birlikte kanatlara inme becerisi olan, geniş alanda etkili giovani lo celso, lucas paqueta gibi gençlerin olacak. kanatlarda riyad mahrez'in yaptığı gibi ters ayakla oynayarak top saklayıp takımın rakip sahaya yerleşmesi için pas istasyonları olacak kai havertz, mikel oyarzabal, amine harit tarzında daha fazla pozisyon bilgisine sahip günümüzün merkez orta sahaları veya jadon sancho, francisco trincao gibi pratik oynamasını bilen yaratıcı kanat-forvetlerin olacak. forvette ise gabriel jesus gibi, kasper dolberg gibi esas amacı klasik bitiriciliğin ötesinde topla fazla haşır neşir olmadan daha çok yalancı koşular yapıp arkadaşlarına alan yaratacak veya defans arkasına sızarak rakip defansın dengesini bozacak fuleli ve güçlü santrforlar öne çıkacak.

    bu sistemin 2020'lerde devamını getirebilecek rangers'ın hocası steven gerrard, defensa y justicia'nın hocası sebastian beccacece, club brugge'ün hocası ivan leko gibi genç örnekler var. bu hocaların ortak noktaları kadro planlarını genç ve istedikleri şekle sokabilecekleri joker oyuncular üzerine kurmaları. türkiye'de bu sistemi uygulayabilen bir hoca yok, en çok oynatmak isteyen aykut kocaman olsa da oynatacağı/transfer edeceği oyuncu stillerinde belirlediği yanlış kriterler yüzünden bu sistemin gerektirdiği tempoya asla çıkamıyor.

    önde basan, rakibi şok preslerle hataya zorlayıp ani hücumlarla sonuca gitmeye çalışan klopp gibi hocalar ise topu bırakıp geriye yaslanan rakipler karşısında henüz kesin bir çözüm bulabilmiş değil çünkü set hücumlarına uygun kadroları yok, bunun için varacağı nokta ilk etapta her mevkiide fizik ve kondisyon olarak daha güçlü oyuncular olacakken ikinci etapta pratik oynamayı beceren yetenekli oyuncular olacak. stoperde toplu oyuna ortak olmaktan ziyade atlet özellikleriyle öne çıkan kostas manolas, davinson sanchez gibi agresif stoperlerin önemi artacak, beklerde eder militao tarzı hem bindirme yapan hem de stoper kademesine giren ciğersizler, önliberoda fabinho gibi güçlü ve ayağı iyi, oyunu yönlendiren modern önliberolar öne çıkacak. orta göbekte kondisyon ve dayanıklılığı yüksek lucas torreira, naby keita, houssem aouar gibi hem prese doymayıp iki kale arasında git-gel'i 90 dakika yapan hem de rakip ceza sahası bölgesinde tehlike yaratacak kadar yetenekli olanlar, forvette arkadaşlarına servis yapacak kadar tekniği, rakibi oyalayıp takımın üçüncü bölgeye çökmesine yardım edecek azami fizik gücüne sahip roberto firmino gibi elemanların rakip stoperlere daha fazla baskı yapan timo werner, erling braut haland gibi daha hayvan versiyonları, kanatlarda ise sadece ters ayakla kaleye paralel giden veya çizgi üzerinde dribling yapan değil aynı zamanda rakibi dikine merkezden de delebilen allan saint-maximin, steven bergwijn benzeri oyuncular parlayacak.

    bu sistemi heynckes ve klopp'tan başka hakkıyla uygulayabilmiş bir hoca yok, 2020'lerde de torino u19'un hocası federico coppitelli'den başka bir aday şimdilik gözükmüyor, o yüzden bu sistemi başarabilen olursa yukarılara tırmanacak. türkiye'de fatih terim ve ersun yanal gibi bu sistemin agresif savunma kısmını kotarabilmiş hocalar olsa da terim hücumu topa sahip olmaya çalışarak yaptıran, yanal ise rakibi merkeze hapsetmeye çalışıp fizik güçle yıpratarak gol bulmaya çalışan bir hoca. henüz yolun başında olsa da rakip sahaya en çabuk şekilde ulaşmaya çalışan dikine cesur bir futbol oynatan okan buruk mevcutlar içinde bu sisteme en yakın olabilecek örnek.

    mevcut iki düzeni harman yapıp direnmeye çalışan metodik futbol hocalarının kalabalık savunma anlayışı, yaralarını sarıp güçlenecek olan bu iki sistem karşısında otobüsü çekme potansiyeli taşıyor. o yüzden rakibi gafil avlama işini maçın belli anlarında değil, aynı zamanda topa sahip olarak da yapabilen yani geçiş oyununu kusursuza yakın oynayan dortmund'un hocası lucien favre istikrar yakalaması halinde önümüzdeki yıllarda bu anlayışı bir tık yukarı taşıyabilir.

    ara bkz: (bkz: borussia dortmund/@tevfikken)

    tüm bu bilgiler ışığında diyebiliriz ki 2020'lerde sadece topsuz oyunda akıllı davranıp rakibin açığını bekleyenler değil toplu oyunda da önlem alınamaz olup rakibini açık vermeye zorlayanlar başarılı olacak. farklı şekillerde olsa da bunu uygulayan favre'ın sırrı da burada yatıyor.

    peki türk futbolu bu sürece nasıl ayak uyduracak?

    türk futbolu topsuz oyunu öğrendiği 90'lardaki işin erbabını getirip öğrenme anlayışından sonra 00'lerde öğrendiklerini uygulamaya çevirmiş ama sonraki yeniliklere karşı kibirlenmiş, 10'larda ise iletişim şartlarının gelişmesiyle birlikte daha kolay gözlemlenebilen başarılı modelleri bizzat taklit etme düzenine geçmişti. yeni onyılda mevcut gidişatın değişmesi için radikal değişimler gerekmiyor, doğru rötuşlar yeterli.

    futbol akademisi denen sistem sadece futbol değil hayatı da öğreten eğitim yuvaları. barcelona, bayern, manu gibi devlerin yanı sıra lehmann, neuer, mesut özil gibilerini yetiştiren schalke, modric, mandzukic, kovacic gibilerini yetiştiren dinamo zagreb, quaresma, cristiano ronaldo, nani gibilerini yetiştiren sporting tarzı takımlar üst düzey futbolun tepesinde yer edinemese de belli bir sistemi ve felsefesi olan kulüpler. ancak bu tarz kulüplerin pastadaki payı iyice küçülmeye başladığı için artık onlar da gözlemcilik ağlarını genişletiyorlar, hatta büyük kulüplerin altyapılarından bile transfer yapmaya başladılar. yani 2020'lerde sadece bulup keşfetmek/iyi paralara satmak da yetmeyecek, sahada takım olarak da başarılı olup dünya futbolunda yer edinmek gerekiyor ki hayatta kalasın.

    işte bu noktada türk takımlarının taraftar ve camia gücü gibi şansları var, futbol felsefesini seçen kulüplerimiz sistemini futboldaki karakterimiz olan tutkuyla birleştirirse tepelere çıkabilir. gerek futbol kültürüyle, gerek son yıllarda ivme kazanan altyapı sistemiyle, gerekse de ertuğrul ersoy, burak kapacak, okan kocuk, jani atanasov, çağatay yılmaz, ali akman gibi gelecek vaadeden çocukları a takıma alan ve çoğunu oynatan samet aybaba gibi genç oyuncu parlatma konusunda trabzon (gökdeniz, fatih tekke, hüseyin çimşir, mehmet yılmaz), ankaraspor (tita, jaba, vederson) ve beşiktaş'taki (oğuzhan) zamanlarından rüştünü ispatlamış bir hocayla bana göre bursaspor bu modele en yakın takım gözükmekte.

    başka bir strateji olarak 2000'lerde ülkemizde sürekli tartışılan porto/shakhtar modeli. bunu tam olarak anlamadan; yani futbol sistemini ve felsefesini belirlemeden, modern futbola uygunluğu araştırmadan alınan elden düşme 24+ yaş oyuncularla fenerbahçe'ye uygulamaya kalkan ali koç'un bu stratejisi biraz ezbere. bu model belli bir futbol tarzı benimsemiş ve futbolcuları bu sisteme uydurma becerisine sahip bir nevi okul olan kulüplerin uygulayabildiği, artık günümüzde ya çok büyük bir destek-sermaye ile (redbull gibi) biraz parlayan maksimum 23-24 yaşındaki oyuncuları devlere kaptırmamak için parayı basıp alarak, ya da düşük bütçeyle ama gerçek bir gözlem ağı kurup maksimum 18-19 yaşında oyuncular alarak sürdürülen bir model. ayrıca bu model daha çok futbola ticari gözle bakan, kar amacı güden, futbolun esnaf kulübü olmak isteyenler için ideal, dünya futbolunda başa oynamak için değil.

    bir diğer yanılgı da sportif direktörlük mevzusu. türk futbolunda 90'larda ergün gürsoy tarzı futbol şube sorumluluğuyla başlayıp 00'lerin başında sinan engin, volkan ballı tarzı genel menejerliğe evrilen köprü olma görevi 00'lerin ortasından itibaren yerini işe daha ticari bakan süleyman hurma tarzı sportif direktörlere bıraktı. görev tanımı tam belirlenmeden tepeden inme getirilen bu sistemde çalışmak isteyen kulüplerin çoğunda teknik direktörle sorun yaşayan sportif direktörler yüzünden bu model hep kısa sürdü, doğrusuna en yakınını zeki önder özen'le uygulamaya kalkan beşiktaş'ta bile bu dönem kişisel çiğlikler sonucu uzun sürmedi. avrupada görev tanımlarının net bir şekilde çizilmesi sayesinde kimse kimsenin sınırına geçmiyor. bu modelin iki tane çeşidi var, biri guardiola'yı barcelona'dan sonra çalıştığı man city'ye de getiren txiki begiristain gibi belli bir felsefesi olan ve buna uygun hoca/takımlarla çalışan sportif direktörler, diğeri de sevilla'da yaptıklarından sonra roma'ya giden monchi gibi oyuncu gözlem ağı kurup duruma göre kurgu yapabilen daha esnek sportif direktörler. bu iki çeşidin de ortak noktası saha içinden gelmiş, futbolu çok iyi bilen kişiler olmaları (bizdekiler gibi simsar değiller yani).

    yine sıkça konuşulan pilot kulüp modeli de türk futbolunun ilacı olamadı. galatasaray'ın beylerbeyispor'u, bursaspor'un merinosspor'u kullanma şekli (tutunamayanların gönderildiği bir nevi arka bahçe) yıllardır sonuç vermiş değil. ajax'ın, muhsin ertuğral'ın da birkaç kez hocalık yaptığı güney afrika'daki ajax cape town takımıyla kurduğu ilişki modeli futbolumuz için daha uygun.

    bu modelin bizdeki pilot kulüp uygulamasından farkı ne?

    farklı ülkelerdeki gençlerin direkt yerinde tespit edilmesi, futbolculuktaki ilk gelişimlerini (10-16 yaş arası) ailelerinden kopmadan yaşaması, kendi takımına almadan önce performanslarını uzaktan takip edip ona göre transfer etme kararı verebilme gibi avantajları beraberinde getiren bu uygulamanın karşılığı tabii ki de her sezon bir takım dolusu oyuncu keşfetmek değil, aksine oran belki de yüzde 5-10 arasıdır, ajax bile bu uygulama ile 90'ların sonu 2000'lerin başında cape town'dan alıp 1-2 sene içinde parlatıp avrupaya sattıkları benni mccarthy, steven pienaar gibi oyunculardan beri (17-18 sezonundaki uzun süreli sakatlığından ötürü alamadıkları genç stoper rivaldo coetzee'den sonra) ilk kez bu sene kanat-forvet leo thethani ve stoper dean solomons'u aldılar. tabii bu model ajax gibi bir fabrika için çerez bir sistem diyebiliriz, zaten cape town da tamamen ajax'a bağımlı bir kulüp değil.

    ama türk takımları bu modeli aynı ilişkide kursa bile ajax'tan çok daha fazla sonuç alacaktır, hele ki bu modeli almanya, belçika, hollanda gibi ülkelerin halı saha takımı kıvamındaki yarı-türk sahipliğindeki paragöz çakal kulüpleriyle değil, ilk etapta sovyetler döneminden kalma disiplinli gelenekte yetişmiş nesillere sahip türki cumhuriyetler ve gerçek spor kültürüne sahip olan bazı balkan ülkeleri gibi kültürel bağımız olan ülkelerden, ikinci etapta ise afrika ve ortadoğu'nun hala kalkınma aşamasında olan ülkelerinden türkiye'de kendini kanıtlamaya gelmek isteyecek gençleri erkenden keşfetmek üzerine uygulamayı düşünürsek.

    olay sadece keşfetmek değil, yetenekli futbolcu her yerde. ama içlerinden modern futbola uygun stillere sahip olan, veya o stillere uydurulabilecek oyuncuları ayıklayabilmek daha önemli. mesela baskın sistemlerin bir numaralı şartı joker oyuncular, olmazsa olmaz. ne kadar jokeriniz varsa sahada o kadar bilinmez/veya zor önlem alınır olursunuz. türkiye ve dünyada joker oyuncu tanımına uyabilecek birçok potansiyel var, çoğu jokerlerden oluşan bu oyunculardan (bunları transfer ederse komisyon götüremeyeceğini veya kısa vadede kişisel çıkarına yaramayacağını düşünen başkan/yönetimler olsa da) türkiye'de kaç takımın teknik ekibi haberdar?

    bunlar bu iletişim çağında hazırlaması zor listeler değil:

    (bkz: 2018-19 türk takımlarına genç oyuncu önerileri/@tevfikken)

    (bkz: 2018 alkass uluslararası u17 futbol turnuvası/@tevfikken)

    (bkz: 2018 uefa u17 avrupa şampiyonası/@tevfikken)

    bu düşünceyle keşfedilecek oyunculardan kurulan takımlar hangi sistemde oynarsa oynasın dünya futbolunda kendisine bir yer edinip üst düzeyleri zorlayacak. devridaimini bu şekilde başlatabilen, veya oyuncu yetiştirme kıstasını bu şekilde belirleyen türk takımları ilk etapta başarılı olmasalar bile geliştirecekleri futbolculardan gelecek bonservislerle ekonomik olarak güçlenebilir, yerine aynı düşünceyle alınacak oyuncularla (belki daha geniş bütçelerle) takım kurup şansını bir daha deneyebilir. bunu uygulamak büyük kulüplerimiz için hiç de zor değil, aksine sabredilirse ülkemizdeki taraftar desteği ve camiaların gücü ile dünya futboluna meydan okuyacak takımlar yaratabiliriz.

    zaten esneklik ve çokyönlülüğün hakim olacağı bir dünyada üst düzey futbola giden yol da buradan geçiyor.

    işe biraz daha geriden başlayacak olan, şimdilik küçük ama ilerisinin büyük takım adayı kulüplerimiz ise bu esnekliğe sahip, birden fazla planı olan hocalarla işe başlayabilir. tottenham'ın hocası pochettino'nun öncülük ederek baş örneklerinden biri olduğu bu düzenin diğer örnekleri klasik 3-4-3 gözüken sisteminde ön üçlüsünü tam merkezde tutup stoper üçlüsünün kenarlarını zaman zaman bek gibi oynatan eintracht frankfurt'un hocası adolf hütter, yine 3-4-3'ün en öndeki forvetini false 9 gibi oynatarak göbeği güçlendiren ve kanatlardan çizgiye inmeye çalışan hoffenheim'ın hocası julian nagelsmann, klasik 4-4-2'yi pozisyon bilgisi ve fizik gücü yüksek ön dörtlü (kanatlar+forvetler) ile oynayarak takım boyunu sabit tutabilen bournemouth'un hocası eddie howe bilindik sistemlere yaptıkları minik rötuşlar sayesinde orta-alt seviyedeki takımlarını ligde üst sıralara tırmandırdılar. bu takımlar herhangi bir porto/shakhtar modeliyle yönetilmiyorlar, hocalarının ana mentalitesi pozitif futbol, yani futbol oynamaktan başka bir amaçları yok, pislik yok, istediğini elde ettiğinde otobüs çekmek yok, çirkeflik yok. bu tarz takımları sahada izlediğinizde hocasından futbolcusuna yaptıkları işten keyif aldıklarını görüyorsunuz. işte büyük takım adayı türk kulüpleri illa bir model belirleyecekse "x takım modeli"ni değil, değişen şartlarla birlikte gelişen bu esnek futbol modelini belirlemeli.

    2020 öngörüsünü özetlersek kendine yer edinebileceklerin futbol piramidi yukardan aşağıya şöyle oluşacak gibi gözüküyor:

    1) iki baskın sistemi uygulayabilenler

    2) ikisini harman yapanlar

    3) pozitif + esnek futbol anlayışıyla çalışanlar

    bunun aşağısındakiler çağın gerisinde kalmış veya yapılanmasını geç başlatıp treni kaçırmış olan kulüpler olacak, türk takımları piramitteki ilk 3 sıranın birinde yerini almak istiyorsa hemen bugün bir şeyler yapmaya başlamalı.

    türk futbolunda bu piramide girmeye aday, 4 büyükler (ekonomik sıkıntıların üstüne binen bu sabırsız ve tahammülsüz ortamda) iyice dibe batarken erol bulut, okan buruk örneklerinin yanı sıra ersun yanal'ın yardımcılığını yaptıktan sonra aynı mentalite ile fizik yüklemeler yapan ancak yanal'dan farklı olarak topa sahip olmaya çalışan ve en son şimdiki kasımpaşa'nın temellerini atan kemal özdeş, ve şenol güneş'in yardımcılığını yaptıktan sonra başına geçtiği göztepe ile ligi yıkamasa da sallayan ve 4-2-3-1'i 10 numara yerine merkez orta saha kullanarak modern futbola uyarlayan tamer tuna gibi 4 büyüklerin aksine sabırlı ve tahammüllü ortamlarda belli bir plan işletebilen, kadrolarının kalibresi oranında iyi işler yapabilen genç hocalar var.

    bu genç hocalar kısıtlı bütçelere rağmen doğru araştırmalar yaparak oluşturdukları kadrolarla elde ettikleri başarıları biraz da geniş tutulan yabancı sınırına borçlular.

    ara bkz: (bkz: türk futbolunda yabancı sınırlaması/#82062574)

    seneye "geniş sınır yüzünden türk oyuncu yetişmiyor" safsatasıyla daralacak olan sınır türk futboluna hiçbir şey katmayacağı gibi aksine dünyaya karşı kapanmaya devam ettiğimiz ve geriye düştüğümüz bugünlerden daha da geriye götürecek. oysa anlamadıkları/anlamamazlıktan geldikleri bir olay var ki o da yabancı sınırının geniş olması size yabancı oynatma zorunluluğu getirmiyor, isterseniz yine tüm takımı yerli oyunculardan kurabilirsiniz, mesela bunun bilincinde olup sadece türk oyuncularla oynamak, üst liglerde yarışmak değil türk futboluna genç oyuncu yetiştirmek hedeflerini belirleyen altınordu'yu örnek alıp aynı yola girebilirsiniz. ama yok amaç futboldaki belli bir futbolcu/hoca/menejer/yönetici zümresinin hakimiyetini korumak, genç yerlileri sadece para için oynayacak ve 4 büyüklere kapak atmak isteyen adağmlara dönüştürmek istedikleri, onları fahiş fiyatlara okuttukları o komisyon ağlarını yeniden kurmaksa o zaman aynen devam.

    bunun bir sebebi de belli bir kültürü olan kulüplerin bugün esamelerinin okunmaması yüzünden ortamın birkaç kulübe kalması. en büyük ve en hazin örneği cem uzan'ın 90'larda istanbulspor başkanıyken yaptıkları. emek harcamadan, parayı basıp mümkün olanın en iyisini getirip kısa yoldan başarılı olmaya çalışan uzan, takım 94-95 bitiminde süper lige çıkar çıkmaz başına getirdiği leo beenhakker gibi, sonrasında saffet susiç gibi hocalara, iyi paralara transfer ettiği oğuz, aykut, sergen, emre aşık gibi oyunculara rağmen 3 sezon boyunca şampiyon olunamadı diye (ki takım her sene ligi daha yukarda bitiriyordu) 98-99 sezonunda bırakıp gitti, ardında borçlarla dolu parasız bir kulüp bıraktı. uzan'ın harcadığı o büyük bütçeler doğru işlere kullanılsaydı türk futbolunun en başarılı kulüplerinden biri, halihazırdaki altyapı kültürüyle eskisi gibi bir futbolcu fabrikası olabilecekken (nitekim bugün bile mehmet zeki çelik'i 1. ligden lille'e gönderebilmiş bir kulüp) uzan'ın sabırsızlığı ve yanlış tercihleriyle batmaya yüz tuttu, uzan sonrası birkaç sezon dirense de 00'lerin ortasıyla birlikte alt seviyeleri boyladı. cem uzan kadar zengin ve medyatik isimler başlarına geçmese de adana demirspor, altay, sakaryaspor, hatta trabzonspor gibi eski günlerini arayan kulüplerin tek çıkış noktası maddi katkılar yapan yöneticiler değil, aksine dünya futbolundaki gelişmeleri doğru takip edip ona göre planlar yapıp özkaynaklara dönmek.

    mesela durumu milli takımlar bazında ele alırsak; olay sadece yerlileri oynatmak veya jenerasyon bulmak değil artık; bu işler şansa değil eğitime bağlı. 10'lara fırtına gibi giren ispanya'nın bu rüzgarı euro 12'den sonra devam ettirememesi sadece yaşlanan jenerasyon yüzünden değildi, arka planda yapılanmalarını sürdürüp sonra atağa kalkan ülkeler oldu. 10'ların başında attığı tohumlarla 18 dünya kupası'nı alan fransa olsun, bekleneni veremese de futbol yapılanmasıyla örnek olan belçika olsun, son dünya kupasında hayalkırıklığı yaşasa da rüya gibi bir onyıl geçiren almanya olsun tüm planlarını 00'lerde bitirmişlerdi. bunların ortak noktası modern futbolu doğru takip edip üstüne bir de futbola yön veren atılımlar yapmaları. sırada 2020'lere iyi bir giriş yapması beklenen hollanda ve italya var. biz ise hala lucescu ile çalışıyoruz ve 2020'lerde meyve vermesini beklediğimiz herhangi bir projemiz yok. tesadüfen ortaya çıkan gençler + başka ülkelerin eğittiği türk pasaportlu çocuklar haricinde bir milli takım kadrosu yaratma planımız yok.

    eğitim planımız olmadığı için yabancı sınırını daraltıp yerli oyuncuların oynaması sağlanmaya çalışılıyor. kaldı ki artık oyuncu yetiştirmek/ekonomik olarak bir şeyler elde etmek için türk futbolu 00'lerdeki gibi arda turan'ın yerel ligde yıldızlaşmasını bekleyemez, çünkü 10'larda değişen düzenle birlikte artık genç-yaşlı ayrımı yok, iyi-kötü ayrımı var, gençliğin tek avantajı vaadedilen potansiyel, bunu kısa sürede olumluya çeviremezsen gözünün yaşına bakmıyorlar, rekabet büyük. türk futbolu bu yüzden gençken dev talipleri varken satılmayan semih kaya'yı 27 yaşına gelince sparta prag'a yarım milyon euro'ya sattı, aynıları ozan tufan, oğuzhan özyakup, yusuf yazıcı gibileri için de geçerli; türk futbolunun mevcut ortamı içinde kalmaya devam eden gençler zamanla geriye gidiyor ve başladıkları potansiyelin altında kalıyorlar. bu yüzden enes ünal, cengiz ünder, çağlar söyüncü, merih demiral vs ligimizde doğru düzgün oynamadan avrupaya gittiler, bu ligde birkaç sezon geçirseler bu transferleri yapamayacaklardı büyük ihtimal. yani gençleri çürüten bir ortamda onları bol bol oynatsan ne yazar? özkaynaklardan verim alabilmek için gençleri çürütmek yerine onları büyütecek bir ortam yaratmalı.

    aynı zamanda taraftarlar da ne istediğini belirlemeli. bir maçla kral yapılırken bir maçla anası avradı kalmayan oyuncular/hocalar/yönetimler elbette bir yerden sonra motivasyonunu futboldan kişisel başarıya kaydıracak, takımdan çok kendisini düşünmeye başlayacak. nitekim bunun zirve yaptığı 10'larda bir sürü adağm yetişti; arda turan, volkan demirel, burak yılmaz, gökhan gönül, caner erkin gibi yerlilerin yanı sıra taraftarın bu balık hafıza bug'ını keşfeden bazı çakal yabancı futbolcular da aynı yola başvurarak tribünlere şov yapma, derbilerde kavga edip prim yapma gibi işlere kalkışıyorlar.

    peki bu taraftarlık anlayışı neden bu hale geldi ve nereye varacak?

    gelişen iletişim olanakları, insanlarımızın 00'lerin ortasından itibaren değişen anlayışı gereği dünyadaki gelişmelere sadece tüketim bazlı yaklaşmasıyla, fayda getirdiği gibi zarar da getirdi; bu zararlar özetini geçtiğim 30 yıl içindeki taraftarlık anlayışına da yansıdı. 90'lardaki cefakar taraftarlık 00'lerde yerini yarı-müşteri anlayışına bıraktı, 10'larda ise her zaman sesi çok çıkanın haklı gözüktüğü ülkemizde sosyal medya taraftarlığına dönüştü. herkesin her şeyi çok bildiği, sadece fikir belirtmeye değil fikrinin doğru olduğunu dikte etmeye çalıştığı, bazen bir delinin kuyuya attığı taşa giden fanatiklerle, bazen de bilinçli ve organize şekilde büyüyen bu anlayış bazı kesimlerin kamuoyu oluşturma çalışmalarının da en büyük aracı haline geldi. maalesef bu yeni taraftarlık modelinin gelişimi tamamen sabırsız, tahammülsüz, bilgisiz, veya yarı bilgili şekilde ilerlediği için türk futbolunun önündeki en büyük engellerden biri haline gelmiş durumda, sesi çok çıkana yaranmaya çalışan yönetimler yüzünden bir sürü uzun vadeli hata yapılıyor.

    doğru yönlendirmeler yapabilmek için yönetimdeki kişilerin menfaati nerede bulacaklarını belirlemek lazım; sonuçta rant sağlamaya çalışan odaklar hep vardı ve bundan sonra da olacak. bu rant kapısının nereye açılacağını taraftarlar belirleyecek; taraftar olarak anlık başarılara mı yoksa gelişerek büyüyen projelere mi prim vereceğiz?

    özetle; tepeden tırnağa yapılması gereken bu değişimi gerçekleştirmek sadece futbolseverlerin elinde.
  • eline emegine sağlık yazan kardeşimizin. her şeyden önce ülkemizde futbol hakem hatalarıyla değil, bu tip stratejik eleştirilerle ve saha içi organizasyonla tartışılmalı ki 2020'lerde bahsedilen tepe noktalara ilerleyebilelim.
  • diptir, uc buyukler denen takimlar 150 milyon euroluk butceleriyle 10 milyon euro futbol oynamaya devam ettikce de dipte kalmaya devam edecektir.

    yalniz baslik sahibi tevfikken ozel bir tesekkuru hak ediyor. okumadim gerci de bir ara cay kahve hatta yemegimi alip okumayi planliyorum.
  • 21. yy başlangıcı ile birlikte başımıza üşüşen *, ekonomi, siyasi ve sosyo-kültürel alanlarda olduğu gibi sporda da ülkemizi dış mihraklara karşı kanıtlayacaktır.

    (bkz: şeytan ayrıntıda gizlidir)
  • çok karamsar olmadan mevcut konumdan daha ileri taşımamız gereken yerdir.
    bu da ancak tüm kulüplerin birlik içerisinde ve akıllı hareket etmesiyle olur.
    federasyon demedim, kulüpler dedim. yani kulüpleri yöneten akıllar futbolu şekillendirir. ama maaelesef siyasi iklim bu işi çok değiştirdi ve futbol siyasetin içine itildi yıllardır. ve daha da kötüye gidiyor, düzelmesi sadece kulüplerin doğru adamlarla yönetilmesi ile gelir, dolayısıyla türk futbolunun da bu doğru yönetilmeye ihtiyacı var. sosyal medya trolleri ve dahi troll futbol yorumcuları bu işleri buralara kadar sürükledi. yazısını yazan menfaatine baktı ve bakıyor hala. kimsenin derdi türk futbolu olmadı.
    bu konu çoooook uzun ve çooook uzun da tartışılır aslında.

    o zaman tevfikken kardeşime ilaveten ve de nacizane 90'lara ait ve unuttuğu başka bir kırılmayı da yazayım buraya.
    (bkz: tınaz tırpan)
    1990 italya dünya kupasına gitmek için bulunduğumuz grup hafızam beni yanıltmıyorsa rusya, türkiye, avusturya, izlanda ve doğu almanya'dan oluşuyordu.
    ve 2 takım çıkıyordu gruptan ve kupaya gidiyordu. avrupa elemeleri de 7 grup ve 13 veya 14 takımı oraya götürecekti.
    biz o elemelere son torbadan katılan ülkeydik. yani malta ile birlikte bakın.
    milli takım hakikaten efsane bir takımdı o zaman için. yani o jenerasyon bulunduğu torbanın çok üstünde bir jenerasyon idi.
    bazı isimleri ezberden sayayım ki bilin;
    ünal karaman, oğuz çetin, rıdvan dilmen, feyyaz uçar, tanju çolak, mustafa yücedağ, gökhan keskin, cüneyt tanman, semih yuvakuran, aykut kocaman, recep çetin ve daha aklıma gelmeyen bir sürü iyi oyuncu.
    bu tınaz tırpan denilen korkak bu milli takımı bu gruptan çıkaramamıştı.
    hadi rusya görece iyi bir kadroya sahipti, zamanın d.kiev destekli iyi kadrolarından biriydi. bu kadro ile diğer takımların hepsini hallaç pamuğu gibi atmamız gerekirken mesela deplasmanda avurturya karşısında kötü bir hakem ile 3-0 yenik duruma düştük ve oradan gelip maçı 3-2 ye getirmiştik. hatta tartışılan bir rıdvan dilmen pozisyonu vardır, penaltı olabilecek belki o olsa gruptan çıkacaktık.
    ki o maç 3-3 bitse avuturya ile aynı puana gelecek ve son maç rusya ile içeride (0-1 yenilmiştik) aynı skorla yenilsek bile + averajla kupaya gidecektik avusturya önünde.
    (araya edit: son maçımız rusya ile deplasmandaymış ve 2-0 yenildiğimiz maçmış. benim aklımda 0-1 yenildiğimiz içerideki maç kalmış hep)
    maalesef o dönem olmadı. ki sonrasında izlanda deplasmanında da kayıp bir oyun ve "0" puan vardı, orada da tek golü feyyaz atmıştı diye hatırlıyorum.
    (haa belki o avusturya deplasmanından puan alsak yine çıkamayacaktık, bilemem ama o maç bir eşikti. psikolojik eşik)
    avusturya ile içeride oynadığımız maçta adamları 3-0 ile sürklase etmiştik mesela.
    yıllar sonra mustafa yücedağ bir röportajında şu meşhur avusturya deplasman maçı için şunları diyecekti;
    maça başlarken "aman dikkat edin erken goller yemeyelim ilk yarıyı atlatalım" diyen bir hocadan (tınaz tırpan) bahseder ve oyuncuların "yapmayın hocam şuradan 1 puan ile ayrılırız rahat, maça önde basarak ve golü arayarak başlayalım" demeleri üzerine bile kendi telkininden vazgeçmez ve oyuncuları bu ruh haliyle sahaya sürer. devresi 3-0 olan maçta takım ikinci yarıya kendi içinde konuşur ve çıkıp saldırın artık diyerek başlar. malum ikinci yarı milli takımın efsane bir oyunu vardır sahada. sağlı sollu geliriz ama skoru 3-3'e getiremeyiz maalesef, ki maçı dün gibi hatırlarım. sonraki bir çok maçta da bu kadroya istenilen oyunu oynatamayıp korkarak puanlar keybetmiştir tınaz hoca.
    bu da burada dursun bir kırılma anı olarak türk futbolu adına, belki o 1990 dünya kupasına gidebilseydik futbolumuz bir eşiği atlamış olacaktı o dönem için.
    ergen kardeşler bilmez diye yazdım bunu da.*
  • öncelikle ortada çok ciddi bir emek olduğu çok bariz, sırf buna vakit ayırıp detaylı bir yazı çıkarmak bile başlı başına takdir edilesi. sonrasında da yazı için de tebrik ederim. türk futbolunun son 30 yılının harika bir özeti olmuş. tevfikken'i tanımıyorum ama bu işten herhangi bir maddi çıkarı yoksa futbolun teknik taktik yönüne bu kadar kafa yorup, bu denli hakim oluşu enteresan.

    yazının her satırına imza atarım. ersun yanal'ın hakan şükür'ü ve abdullah avcı'nın selçuk inan'ı almama tercihlerinin ne denli haklı olduğu modern futbolda hakan şükür tipi forvetlerinin kalmamasından ve selçuk inan'ın o tarihten beri galatasaray taraftarının bile tepkisini çekmesinden anlaşıldı.

    ersun yanal ve abdullah avcı'nın yaptıkları korkunç iki hata vardı, ersun yanal'ınki hakan şükür'ü sistem nedeniyle almıyorum diyip benzer özelliklere sahip ersen martin'i kadroya almasıydı. bu tercihinden ötürü ersun yanal hakan şükür konusunda kamuoyunu ikna edemedi. kimbilir belki bu tercihinin arkasında hakan şükür'ün bugün vatan haini ilan edilmesine sebep olan durumları da vardır.

    abdullah avcı'nın hatası da pek tabii sercan sararer, tunay torun, mehmet ekici üçlüsündeki ısrarıydı. bunlardan mehmet ekici hasbelkader trabzon'da başarılı performans sergileyip fenerbahçe'ye gitti ama fenerbahçe'de sakatlıklardan kurtulamıyor.

    teknik taktik kısımlarındaki analizler de oldukça dikkat çekici, evet herkes guardiola'yı, mourinho'yu, klopp'u falan biliyor da ben dahil lyon'un hocası bruno genesio'yu bilen kaç kişi var mesela. adamın başlığında sadece birer cümlelik 2 entry var. adam 2015'ten beri lyon'un başında, kendisinin görev aldığı13 nisan 2017 lyon beşiktaş maçı ve 20 nisan 2017 beşiktaş lyon maçı başlıklarında toplam 3500'den fazla entry var ve adamın adını arattığında 1 tane entry çıkıyor.

    ben lyon'un city maçlarını izlemiştim, lyon'un gerçekten de o maçta guardiola'nın city'sine ters gelen hızlı hücumlara dayalı bir oyun oynadığını ve bunun da guardiola'yı çok zor durumlara düşürdüğünü fark ettim. ilk maçı zaten manchester'da kazandılar, ikinci maçta da 2 duran top golüyle city beraberliği zor kurtardı. tevfikken de elbette bunu görmüş olacak yazısında bruno genesio'ya da bahsetmiş, ayrıca maçla alakalı bir analiz de yapmış.

    son paragraf ise bence türkiye'deki futbol ikliminin neden kötü olduğunun özeti. ne yazık ki her şeyde olduğu gibi taraftarlık da abartılı bizde. her istediği anında olsun isteyen bir sosyal medya nesli yetişiyor ve taraftarlık da bundan nasibini aldı. 1996 yılında twitter olsaydı fatih terim ali sami yen'de fenerbahçe'den 4 yedikten sonra takımın başında durabilir miydi? heykeli dikilen alex 2007 yılında ıslıklandı, açın bakın az alkmaar maçıydı, aziz yıldırım'ı sevmem ama taraftar kendisine tepki gösterdiğinde aziz yıldırım alex'i alkışlıyordu. o gün ıslıklayanlar bugün twitter'da linç ederdi sanırım.

    sosyal medyada taraftarı tutunacak tek dalı takımı olan (bakın futbol değil, futbol izleyicisi olmak başka, fanatiklik başka) tüm hayatını takımına vakfetmiş, bütün gün biz bunu yaptık siz şunu yaptınız, biz koyduk size koydular tarzı kısır kahvehane muhabbeti yapan ekseriyetle boş beleş tiplerdir. bunlar ayrıca ne kadar kalabalık olurlarsa o kadar güçlü olacaklarını sanırlar, 25 milyon x taraftarını karşıya almayın, 35 milyon z takım taraftarı hepinizden büyüktür muhabbeti yaparlar. kendilerini çok büyük zannederler, dünyanın en iyi takımının kendilerininki olduğunu sanırlar, bir partinin seçmenini hatırlattı değil mi.

    türk futbolunu da o açıdan türkiye'nin durumuna benzetiyorum. akp ve zihniyeti türkiye'den gitmedikçe türk futbolu da düzelmez. orada da şu ironik, türkiye'de modern futbola yakın bir futbol oynatmaya çalışan takımlar da hükümet destekli başakşehir ve kasımpaşa. başakşehir guardiola stili kaleciyi de oyuna dahil eden sabırlı paslarla rakibi yorup, kanatlara tehlikeli ara toplar atılan bir oyunu tercih ederken (bu arada aykut kocaman'ın fenerbahçe'de oynattığı şey ile abdullah avcı'nın başakşehir'de oynattığı futbola aynı oyun diyenler bir daha baksınlar, aykut kocaman fenerbahçe'sinde sadece yan pas ve geriye oyun varken başakşehir'de yerine göre pas yerine göre dikine oyun var), kasımpaşa klopp stili hızlı ve seri kanat oyuncularıyla çabuk sonucuna gitmeye çalışan bir takım. kasımpaşa ve başakşehir'in iyi yönetildiği aşikar. akp ülkeyi de başakşehir'i yönettiği gibi yönetseydi zaten böyle olmazdık.

    ama 4 büyükler bu kanser sosyal medya taraftarıyla takımlarına zarar veriyorlar, başakşehir'in başarısında taraftarının olmayışının da payı var bence. adamlarda herhangi bir baskı yok.

    sonuç olarak bu yazının bu denli az etkileşim alması bile bir şeyleri gösteriyor. siktik soktuk çaktık muhabbeti daha cazip tabii. tekrardan eline sağlık.
  • dinlene dinlene okudugum zaman yolculugu. yazar arkadasa tesekkurler.
  • mevcut yabancı sınırı korunursa anadolu kulüplerinden 1-2 hatta daha fazla şampiyon çıkacağı yıllar olacaktır.

    mükemmel bir yazı olmuş, ciddi emek verilmiş.

    özellikle şu tespiti çok beğendim;

    --- spoiler ---

    aynı zamanda taraftarlar da ne istediğini belirlemeli. bir maçla kral yapılırken bir maçla anası avradı kalmayan oyuncular/hocalar/yönetimler elbette bir yerden sonra motivasyonunu futboldan kişisel başarıya kaydıracak, takımdan çok kendisini düşünmeye başlayacak. nitekim bunun zirve yaptığı 10'larda bir sürü adağm yetişti; arda turan, volkan demirel, burak yılmaz, gökhan gönül, caner erkin gibi yerlilerin yanı sıra taraftarın bu balık hafıza bug'ını keşfeden bazı çakal yabancı futbolcular da aynı yola başvurarak tribünlere şov yapma, derbilerde kavga edip prim yapma gibi işlere kalkışıyorlar.

    --- spoiler ---

    ne yazık ki 3 kulübün de en büyük sıkıntısı bu, sinan gümüş bir ara yerli totti diye göklere çıkarıldı, şimdi ise yerden yere vuruluyor, oğuzhan'a bir ara paha biçilemezken şimdi her maç ıslıklanıyor, futbolcuları ve hocaları bir maçla uçurduğumuz için yere vurmamız daha kolay oluyor.
  • (bkz: işkur)