şükela:  tümü | bugün
36 entry daha
  • insanın kimliklenerek anlam kazanabileceğine ilişkin kanının kökleri çok eskidir. insanın rationale animal'liği yani rasyonel bir canlı oluşu, zaman içinde en rasyonel kararı almasını sağlamıştır: teklikten çokluğa geçmek. kendisi gibi olan en yakınındaki kişilerle yakın temas halinde kalmanın kendisi için en hayırlı şey olduğunu anlamıştır. teklikten çokluğa geçmiş; böylece sosyal bir hayvana dönüşmüştür. kimi gereksinimleriyle hayvan gibi olmakla birlikte, hayvanı aşan bir çokluk içinde kaynaşma telâşı onu hayvanlardan ayırmıştır. sosyal hayvanlığın ve rationale animal'liğin birleştiği nokta burada yatar: kendisi gibi olanlarla yaşamanın, en huzurlu yaşama biçimi olduğunu kabullenme. bu, insanlık tarihi boyunca dinî, millî, sınıfsal kaynaşmaların nedenini oluşturur.

    yine kaba bir dilsel analizin bize yol gösterebileceği kanaatindeyim. sosyal, latincedeki socius'tan gelir. bu kelimenin içerdiği anlamlar: "paylaşım", "birlik", "birliktelik" ve "partner", "eş" vb.dir. millî bir kimliğin şemsiyesi altında sosyalleşme arzusu da, yukarıdaki açımlamadan hareketle, "güvenli bir paylaşım", "güvenli bir birlik", "güvenli bir birliktelik" telâşından kaynaklanıyor olmalıdır. gerek milliyetçiliği en geç keşfeden ırklardan biri olması hasebiyle, gerekse bu geç keşiften hareketle imparatorluk geleneğine kendini eklemleyen bir yönetici "türk" iradesinin başından geçen, "milliyetçiliğin erken kâşifleri" diyebileceğimiz diğer ırkların "arkadan vurma", "yüzyıllara dayanan ilişkiyi sona erdirerek, ayrılma" şeklinde yorumlanması gayet kolay olan kendi haklarını arama ve 1. dünya savaşı'yla birlikte kurtuluş savaşı tecrübesi, ümmîliği alaşağı etmiş cumhuriyetin millî karakterindeki "türk olmayı süper bir şey sanma" durumunu fazlasıyla tetiklemek durumunda kalmış olabilir.

    hatta ben enver paşa'nın ya da necip fazıl'ın (ikisi de cumhuriyetin idealleriyle çarpışmış olup, onun tarafından, en azından bir süreliğine, dışlanmıştır) girişimlerini düşündüğüm vakit; bu durumu, kurucu iradenin aslî tasarısı olarak bile göremiyorum. aksine türklük vurgusunun vatandaşlık nezdinde sınırlı kaldığı, daha kucaklayıcı bir yapı amaçlanmış da, yukarıda bahsettiğim geç kâşifliğin getirisi olarak, zaman içinde bu kucaklayıcı olması gereken zihin tek tip insan yetiştirme telâşına kapılıp gitmiş gibi. gördüğüm bu. zira türkiye cumhuriyeti'nin ne kadar türk-islam söyleminden sıyrılabilmiş olduğunu ben çözemiyorum. neredeyse mustafa kemal'den sonra aslî tasarıda sapmalar olduğunu görüyoruz. daha ceberrut devlet telakkisi bir yönüyle türk olmanın süper bir şey olduğunu da şırıngalamak durumunda kalmış gibi görünüyor. 1. dünya savaşı sonrası toprakların parçalanması ve işgal kuvvetlerince paylaşılmasının yarattığı travmanın üstüne "şanlı türk-islam tarihi"nin o altın sayfalarının göz kamaştıran nostaljik değeri eklenince, günün "türk ve müslüman olmanın aksi yönünde işleyen" realitesi karşısında böyle bir söylemin giderek güçlenmesini sağlamış olabilir.

    benim burada özellikle gördüğüm şey şu: türk sadece türk'ün yanında kendini güvende hissettiği için, sevdiklerinin ve, yukarıda bahsettiğim üzere, güvenli bir ilişki içinde olabileceği sosyal çevresinin türk olmasını (kalmasını) süper bir şey olarak görmektedir. aslına bakarsanız bu bir türk sorunu da değil; balkanlarda, orta avrupa'da, britanya adasında, akdenizde, orta doğuda, amerika kıtasında, her yerde sadece güvenli sosyal ortam arayışının neden olduğu kimi zaman ırka kimi zaman dine dayalı kimlik vurgularından haberdarız. ırkçı olmayıp (racism tanımı için merriam'a sığınıyorum: "a belief that race is the primary determinant of human traits and capacities and that racial differences produce an inherent superiority of a particular race") yine de güvenli bir ortam için "öteki"den uzak durmanın kendisi için hayırlı olacağını düşünen insan için de aslında kendi ırkı ya da kimliği süper olmalıdır; ben bunun bir üst adlandırma problemi olduğunu düşünüyorum. paradigma yani değerler silsilesi değişse de, temelde insanın kendini ait gördüğü çevreyi -hangi adlandırmadan mustarip olursa olsun- süper görmesi gerekir. örneğin dinî vurgu ortadan kalksa da, boşluk dolmak zorundaymış gibi, hemen yerine millî vurgular geliyor. o kalksa, yerine -üst değerin hiçbir önemi yok- cemaatler, dernekler, örgütler, partiler geliyor. insan şablon halinde içinde bulunduğu, kendisi gibi düşünen insanlar şablonunun "en süper" olduğunu düşünmeye programlanmış gibidir. bu türk kimliği için hâlâ / ziyadesiyle türklük vurgusuna iliştirilen değerler etrafında dönen bir şablon. hâlâ 1453'te, hâlâ 1919'da yaşıyor. hâlâ aslında onun bağımsızlığının, ırzının, iffetinin yani onu o eden canın koruyuculuğunun simgesi olan bayrak onun yaşamını ortadan kaldırma aracı olarak kullanılabiliyor; şehitlik mertebesi, davanın insanın üzerine çıkarıldığının en güzel örneği. oysa bayrağın da, şehitliğin de o değerlerin insan canına ve özgürlüğüne hizmetinden bahsedilmesi gerekiyordu.

    aslında mekanizma tersten işliyor; bayrak ve değerler insan için değil, insan bayrak ve değerler için oluyor. hâl böyle olunca bu değerler hiyerarşisinin en üst katına kurulmuş olan kimlik (kimlik/@jimi the kewl) yani türk kimliği süper kalmak durumunda oluyor; türklüğün süper olduğu bir ortamda türkler de süper olacakmış gibi bir kanı sürekli pompalanıyor; bu böyle olunca değerler insanlar için değil, insanlar değerler için olmalıymış gibi bir düşünce hasıl olduğundan; bundan mahrum olan diğer ırkların mensupları süperlikte geri kalmış sayılıyor, böylece içe kapanma edebiyatı (süpersek sadece süperlerle kalalım düşüncesi) her defasında yedikçe acıkırcasına güç kazanıyor.

    ben paradigmanın tümden iflas ettiğini, insanın "güvenli yer" arayışının çok daha üst katlarda, belki açık toplum ideallerinde tartışılması gerektiğini düşünüyorum. zira türk olmayı süper bir şey sanmayan adama bakıyorsunuz, o da içinde bulunduğu siyasî partinin borazanı haline gelmiş; onun için de x ideolojide/partide olmak süper bir şey olduğu için, sorgulayıcı bir zihin yapısına sahip değil. homo insipiens tipin temel karakterinde de güvenli bir yer arayışı var; ben zaten bu entiride başından beri "türk olmayı süper bir şey sanan adamın durumu fena" demeye çalışmıyorum. ama haklı da görmüyorum. bu insanın kaçınılmaz güdüklüğü (defectus defector) diyorum; başından beri insanoğlunun mutlaka güvenli bir sosyal ortam arayışının onun çevresinde "süper" değerler sistemi yarattığını ve bu paradigmanın da onu tümüyle bulunduğu konumu sorgulayıp, her defasında yeniden değerlendirme özgürlüğünden alıkoyduğunu düşünüyorum. bu onun mecburî varışı olmuş; türk olarak süper olduğunu düşünüp türk olmayanları ortadan kaldırmayı amaçlayan kişi ile millîliği reddetmesini gerektiren x ideolojinin gönüllü müridi kimliğiyle, o ideolojinin dışında kalan kişileri ortadan kaldırmayı kendine hedef edinerek yaşamını "biz" ve "onlar"ın savaşına çeviren insan arasında bir fark yok. ikisi de kendince büyük değerlerin esiri; ancak esiri oldukları müddetçe, idolleri olan değerlerinin ne kadar yüce olduğunun bir anlamı yok. çünkü sosyal ve zihinsel güvenliğini sağlayacak düşünce sistemi, bireyi ele geçirmişse, büyük değerlerin büyüklüğünün ne anlamı var? kimlik problemini bir kaç kat yukarıdan ele almak istediğim için biraz küme genişledi. zaten daha fazla insanı bu kümeye dahil edip, hepsini en azından güdüklükte eşit kılmanın tek tek sorunlara çözüm bulma telâşında önemli bir yol olduğunu düşünüyorum.

    mesele, her bir bireyi "kendim" noktasından sağ salim "kendimiz" noktasına taşıyabilmekte yatıyor. ne althusser'in ideolojiyle yoğrulmuş kimliğine, ne de foucault'nun iktidar tarafından biçimlendirilmiş kimliğine ihtiyacımız var. insanın "herhangi bir şey/herhangi bir kimlik altında olduğunda" süper olamayacağını; aslen süper diye bir şey olmadığını, insanın başından beri herkesle ve hatta herbir şeyle eşit koşullar altında güdük kaldığını bilmesi gerekiyor olabilir. karl popper, "sonsuz bilgisizliğimizde hepimiz eşitiz" diyordu, ben ise burada anlatmaya çalıştığım ideali düşünerek bunu "sonsuz kimliksizliğimizde hepimiz eşit olmalıyız" şeklinde söylemek istiyorum. becerilebilirlik nerede acaba? tahayyül sınırlarının zorlanmasında belki...
4 entry daha