şükela:  tümü | bugün
  • bu başlığa öyle derinlemesine dalacaktım ki, birkaç ay evvel bir cem yılmaz başlığına yazdığım, bu konuyla doğrudan ilintili entry'yi hatırlayıp vazgeçtim çünkü anlatmak istediğimi o başlıkta topyekün yazmışım.

    ahanda. (bkz: #73341632)
  • şöyle biraz geriye giderek başlamak istiyorum. ilk türk filmi (aslında ilk kayıt demek lazım) olarak anılan ayastefanos'taki rus abidesinin yıkılışı (1914) kayıptır. fuat uzkınay'ın çekip çekmediği bile belirsizdir. birtakım sözlü ve yazılı ifadenin izi sürülerek böyle bir filmin çekildiği kanaatine varılmıştır. velhasıl aslında elimizde filmin bir kopyası olmadığı gibi, gerçekten çekilip çekilmediğine dair tartışmayı bitirecek herhangi bir kanıt da yoktur. burada benim dikkat çekmek istediğim mesele şu: türkiye'de (abdülhamit osmanlısı yani) ilk film gösterimi 1886-1887 civarıdır. yani 1885'te lumiére kardeşlerin ilk film gösteriminden hemen sonra. aradaki kayıp 28 yıl nedir peki?

    film gösterimi önce sarayda yapılmış, sonra da halka açık gösteriler yapılmıştır. ancak 28 yıl boyunca (coğrafi ve siyasi nedenlerle tartışmalı manaki kardeşlerin yaptıklarını saymazsak ki o da istanbul'da değil zaten) kimse sinemayı, görüntü almayı pek sallamamış. bu ilgisizlik tam gaz devam etmiş ve sinema anca silahlı kuvvetlerin propaganda aracı olarak var olmuştur. birkaç ilk film denemesi ve ardından muhsin ertuğrul. 1922'den 1938-39'a kadar tek başına film yapmıştır ki o nedenle o döneme tek adam dönemi denir ve bazı kıt zekalı akademikler burdan abuk sabuk yorumlar çıkartır da neyse orlara girmeyeyim şimdi. muhsin ertuğrul'un işleri de pek parlak değil açık konuşmak gerekirse. elimizdekilerden izlenebilecek 4-5 filmi var ki zaten filmlerinin çoğu ya ulaşılmaz durumda, ya o dönemki film yapım malzemeleri nedeniyle bozulmuş ya da kayıp.

    yani dünyanın pekçok köşesinde ülke sinemalarının karakter kazanmaya, gelenek oluşturmaya başladığı ve çeşit, içerik ve insan gücü açısından savaşlara rağmen bir düzen tutturduğu dönemlerde türkiye'de 1940'lara kadar sinema üretimi diye bir şey yok gibi nerdeyse. o arada fransa'da melies, amerika'da griffith, isveç'te sjöström, sovyet rusya'da eisenstein falan filan çıkarken ve mesela japonya'da bir ara yılda 800'den fazla yapım çekilecek kadar bir sektör oluşmuşken türkiye'de işlerin emekleme dönemini geçememesi ve yapılan filmlerin içinde orijinal senaryonun çok az olması rastlantısal değil. edebiyatla tanışıklığı tanzimatla başlayan bir ülkede kopyalama döneminden özgün eser dönemine geçmek elbette kolay olmuyor. hele de yapılan her işe kulp takıp icat çıkarma diyecek birkaç dalyarağın her daim hazır bulunduğu bir ortamda, kültürel üretime vakit ayıracak yetenekli insan kaynağının çok kısıtlı olması da işin içine girince, yazılı ve görsel becerilerin birleşmesiyle ortaya çıkan senaryonun üstüne ekip çalışması ve prodüksiyon ve post-prodüksiyon aşamalarının karmaşıklığı da eklenince sinemanın pek bir yere gelememiş olmasının teknik nedenlerini açıklamak zor değil. bunların üstüne her şeyden önce fakirliği de eklemek lazım. osmanlı'dan kalan harabe ülke ve tamtakır bir hazineden başka bir şey değildi. evladı fatihan diye kafa ütüleyen beyinsizler şimdi tv'de gördükleri bol kumaşlı, blur'lü, colour correction'lı kurgu işleri görünce geçmişin perişanlığını algılayamıyorlar ama film, kamera, ışık ekipmanı, kurgu düzeneği falan dışarda üretilen bir malzeme olduğu için bunların alınmasının bile ne kadar sıkıntılı olduğunu, eskilerin filmleri metrajla çektiklerini, yani metre hesabı yaptıklarını bilmedikleri ve merak edip öğrenmek gibi bir dertleri de olmadığı için anlatmaya bazen üşeniyorum. neyse özetle fakirlik ve bir temelin oluşmamış olması bir araya gelince, sinema kıyıda kenarda kalmış bir iş olarak kaldı. taaa o dönemlerde sinema salonlarının hakimi ithal filmlerdi.

    bu durum böyle böyle 50'lere kadar geldi. 1950-1965 arası gibi bence türk sineması bir daha görmemek üzere zirvesini yaşadı. envai çeşit yönetmenden envai çeşit film çıktı ama sonuçta yine dön dolaş melodrama kilitlendik. niye böyle bilmiyorum. elbette tarihsel, coğrafi, sosyal psikolojik falan tonla neden sayılabilir belki ama benim aklım hafsalam artık bu melodram fetişistliğini almıyor. 1960'ların sonuna doğru oluşan yeşilçam ve sektörleşme tabuta çivileri çakmaya başladı. yönetmen, oyuncu, setçi, senarist demeden herkes sistemin piyonu haline geldi. yıldızlar hariç kimse kendini kurtaramadı. öyle böyle değil, eşi benzerine az rastlanan bir sömürü düzeni kuruldu. aynen bugün mesela müteahhit patlamasında olduğu gibi, o dönem de sinemanın ve yerli yapımların para kazandırdığını gören sinemayla uzaktan yakından ilgisi olmayan bir grup it sürüsü tefeci gibi sektöre girip ortalığın içine ettiler. üç otuz paraya çalıştırdıkları insanlara para yerine vadeli senet verip sonra da paraya ihtiyacı olanların senetlerini vadesinden önce kırıp bir tür kölelik sistemi kuran bu işadamı kılıklılar aslında toprak ağası tiplerdi.

    yerel sinema salonu sahipleri, dağıtıcılar ve yapımcılar yılın belli dönemi biraraya gelip bir önceki yılın başarılı filmlerine bakarak bir sonraki yılın film siparişlerini alıp verirdi. para kimdeyse onun borusu ötüyordu ve paranın sahipleri için sinema sadece bankaya para koyup faiz almak gibi bir iş olduğu için sadece kâr güdüsüyle çalışıyorlardı. ilk bakışta ne var bunda denebilir ama sinemadan aldığını sinemaya vermeden cebine atanların kurduğu tezgah nedeniyle yeşilçam bir güzel battı, üç otuz paraya çalışan ne kadar insan varsa sefil oldu, kimi intihar etti, kimi öldü, kimi evsiz barksız parklarda yatıp kalkar oldu, kimi erotik filmlerde oynayıp ay sonunu getirmeye çalıştı falan ve koca bir sektör çöktü ve nerdeyse yok olmanın eşiğine geldi. türkiye'deki büyük yapımcıların genel karakteristiği beş para etmeyen insanlardan oluşmasıdır. karakter olarak değil, sinema sektörüne yaptıkları, daha doğrusu yapamadıkları katkı nedeniyle diyorum bunu. koca sektörü üç beş çakalın insafına terk edenleri de unutmayalım. hoş, sonra kültür bakanlığı ve hatta eurimages desteklerini nasıl hüplettiğini bir bok yapmış gibi övüne övüne anlatan hırsızlar aldı sahneyi ya neyse.

    80 darbesinden sonra sinema falan kalmadı tabii. 1970'lerde bir avuç nitelikli filmle uluslararası alanda kıpırdanan sinema, hayalete döndü. kişisel filmler, darbe sonrası travmalarla içe kapanan yönetmenlerin iç sıkıntıları falan derken sayıca zaten az üretim varken çıkan işler de bir şeye benzemeyince ortalık amerikan filmlerine kaldı. 1996'da eşkiya çıkınca yerli sinema sektörünün üzerindeki toprak atıldı biraz ve yerli yapımların seyirci çekme potansiyeli olduğu anlaşılınca üretim başladı. ama o günlerden bugünlere ne bileyim nuri bilge ceylan, zeki demirkubuz, derviş zaim gibi normalde kolay kolay sektörün barındırmayacağı insanlar film yapabilir hale geldiler. neden öyle dedim? çünkü filmi yaparsınız da dağıtmazlar, öyle yaptığınız filme sarılıp uyursunuz geceleri. yani bu tür 2000'lerin yeni sinemacıları film yapıp bunların gösterildiğini de görebildi. bunu şunun için söyledim: bugün geldiğimiz noktada 70'lere dönmüş gibiyiz. yukarıda saydığım ve başka isimlerin de eklenebileceği sinemacılar artık eski alanı bulamıyor.

    tam da 50 ve 60'larda olduğu gibi türk filmlerinin "müşteri" çektiğini fark eden kodamanlar sektörü ele geçirmeye çalışıyor. önce bkm tuttu suyun başını. ne kadar uyduruk ve sadece para için çekildiği bir bakışta anlaşılan film varsa yaptılar ve salonları doldurdular. normal şartlar altında kimin ne yaptığından bana ne? ama sorun şu ki yapım ve dağıtım şirketleri salon zincirleriyle anlaşma yaparlar ve gösterim programı oluşturulur. bilin bakalım belli yerlerden onay almamış filmlerin başına ne geliyor? gösterilmiyorlar ya da kıyıda kenarda kalmış bir avm'nin ölü saatlerinde bir hafta afişe çıkarılıp batırılıyorlar. bkm yetmezmiş gibi bir de mars group çıktı sonra. bunlar da anlaşma yaptıkları yapım şirketleriyle öyle bir çalışıyorlar ki daha senaryo aşamasında filme karışıyorlar. oyuncu seçimi falan derken gişeden azami pay çıksın diye filmin her haltında söz sahibi oluyorlar ve ortaya aynı 70'lerde olduğu gibi aynı oyuncuların döne döne oynadığı birbirine benzer hikayelerin aşağı yukarı benzer mekanlarda ve benzer bir tarzda çekildiği filmler çıkıyor. bu işin sonunun nereye gideceğini görmek için müneccim olmaya gerek yok. yeşilçam'ın kokuşmuş ruhu teelvizyonda yaşıyordu, şimdi sinemada da yaşıyor. pekçok sinema filmini gözlerinizi kapatıp izleyebilirsiniz. bir deneyin, gözler kapalıyken bile filme hakim olduğunuzu göreceksiniz. bunu kalburüstü bir filmde yapamazsınız.

    sinema para isteyen bir iş. o nedenle parayı veriyorsam düdüğü çalarım diyenler genelde eninde sonunda sektöre hakim oluyorlar. hâlâ sorun ne diyen varsa özetleyeyim. rakip çıkmasın diye dağıtım ağına dahil etmeyerek, zincir salonlardan dışlayarak farklı film, yönetmen, oyuncu ve yapım şirketinin çıkmasını engelliyorlar. bu işin adı budur, engellemek, yani yaşatmıyorlar. seyirciyle buluşmasını engelledikleri her film, o türde yapılabilecek başka bir filme kaynak bulunamaması demek. bu da uzun vadede eldeki insan gücünün azalması ve kopyala yapıştır işlerden sonra sektörün daralması demek (ki aslında dertleri rakip çıkmasın). hollywood gerizekalı değil. bağımsız yapımlara, küçük bütçeli filmlere destek oluyorlar ki yeni oyuncu, yönetmen, yapımcı, kurgucu, şu bu çıksın ki kendi yapımlarının daha iyi olması için ileride insan kaynağı akışı kesilmesin. bu basit ufuk bile yok mevcut yapım ve dağıtım şirketlerinde çünkü sektör de umurlarında değil. nasıl ki şirketler farbrikalarını kapatıp rant var diye inşaata yöneldilerse, arsa satıp müteahhit olanlar patlama yaptıysa, sinema sektörü de böyle tiplerin elinde. böyle tipler de ülkenin genel halinin özeti elbette. onlar da bu ülkede işler böyle yürüyor ne yapalım savunmasını ceplerinde hazır tutuyorlar. fakat bu durum önümüzdeki sorunun niteliğini değiştirmiyor. bir kez daha yapım ve dağıtım tekeli oluşturmaya çalışan, sektörün köşe başlarını tutanların birbiriyle anlaşmasıyla sadece belli tür işlere hayat hakkı tanıyan bir sistem kuruldu ve gün be gün türk sinemasını öldürüyorlar. bakmayın siz bazı filmlerin yurt dışında ödül falan aldığına. o sektörün güçlü olduğunu değil, tırnağıyla kazıyan yetenekli insanların henüz yok olmadığına işarettir. bu politik iklimde ve toplumsal sığlıkta yakında o da kalmaz.
  • erotik sinemanın 80'lerin sonuyla bitmesi sinemamızda karanlık bir dönem başlamıştı. özellikle 90'ların ortasında eşkiya, yengeç sepeti, tabutta rövaşata, masumiyet, ağır roman, gemide, hamam ve bir çok drama ile türk sineması ciddi bir yükseliş yakalamıştı.

    2000'lerde komedinin yeniden popüler olmasıyla nispeten elle tutulur komediler yeniden üretilmeye başlanmıştı. vizontele, gora, kahpe bizans gibi başarılı örnekler bu dönemde ciddi başarı elde ettiler. devam eden süreçte ise komedi durdurulamaz bir yükselişe geçti. fakat bu yükselişte kalite gözardı edildi ve cidden kalitesiz işler çıkmaya başladı. herkesin çok sevdiği dikkat şahan çıkabilir'in tiplemelerinden biri olan recep ivedik'in düşük bütçe ile yüksek gişe başarısı elde etmesi altına hücumu başlattı. birinci filmi çok sevilen recep ivedik seri haline gelerek uzun süre sinema tekeli oldu.

    cem yılmaz'ın tekrardan sinemaya ağırlık vermesi ve selçuk aydemir filmlerinin vizyona başarısı ile bu durum kırılsa da youtube çılgınlığı yeni bir akım başlattı. internet ünlüleri arka arkaya filmler yapmaya başladılar. şahan'ın televizyon skeçinden sinemaya taşıdığı karakterler bu sefer youtube'dan çıkmaya başladılar. bu filmlerin kalitesi o kadar düşük ki normal şartlarda film olarak bir değerlendirilmemeleri gerekiyor. oyunculuklar bir kenara ne senaryo ne kurgu ne de adam akıllı bir temaları bile yok. bir buçuk saatlik youtube videolarını gösterime sokarak özellikle 12-18 yaş arası kitleyi zehirliyorlar.

    global olarak da iyi filmlerin; marvel, dc ve benzeri oluşumlar yüzünden sinemaya gelmediğini düşündüğümüzde sinemaya gitmek için sebep kalmıyor. umarım dijitalleşen dünya ve netflix gibi online platformlar dijitalin kötü etkisini terse çevirerek sinemadaki bu çöplerin yok olmasını sağlarlar. yoksa 70'lerin ortasından 80'lerin sonuna kadar olan erotik dönemde olduğu gibi seyirci* sinemaya küsecek.
  • günümüz türk sineması, gişe ve para kazanma odaklı abuk sabuk tiplerin çektiği kalitesiz filmlere kaldı malesef. neredeyse film çekmeyen vinecı, youtuber kalmadı. yapımcılar bu kişilerin takipçi sayısı ve sosyalmedyadaki etkileşimlerine güvenip, kalite kaygısı olmadan bu insanlara film yapıyorlar. gerçekten türk sineması ve geleceği için çok kötü.
  • bugüne kadar layıkıyla işlenmediğini düşündüğüm ve sinemaya çok yakışacağı hissiyatını aldığım 2 önemli konu var.

    ilki, 30'lu 40'lı yıllardaki edebiyatçıların yaşamları. eski istanbul'da beş parasız gezmeleri, ihtirasları, arzuları, meyhane sohbetleri, iç dünyaları vb.

    ikincisi ise 70-80'li yıllardaki meşhur gazino furyası. o şaaşalı neon ışıklarının altında dönen dolaplar, çapraşık ilişkiler, sahte hayatlar, hırslar, şatafat vb.

    her kim ki bu konuları ele alır ve altından başarıyla kalkar ise büyük bir açığı kapatmış olacak.
  • türk sinemasının bugün de, 60 ve 70'lerdekine benzer bir niteliksizlikle karşı karşıya olduğunu, sırf kar amacı güden aç gözlü yapımcıların sektörü ele geçirdiğini, salonların birbirine benzer, kalitesiz çok sayıda yapımla doldurulduğunu ifade edenler olmuş.

    bu tespite katılmakla birlikte şunu da eklemeliyim; sinemanın o dönemdeki çöküşünde filmlerin birbirinin tekrarı olması ve kalitesizliği yanında, televizyonun türkiyede giderek yaygınlaşmasının etkisini de unutmamak gerekir. televizyonun o gün itibariyle, sinemanın ikamesi olduğunu ve onun boşluğunu doldurduğunu hesaba kattığımızda, bugün de internet ve dijital platformların giderek yaygınlaşarak benzer bir görev ifa edebileceği söylenebilir.
  • ben seviyorum her şeye rağmen.

    bu aylarda iyi filmler gelirdi normalde. fakat şu an liste hep yarak kürek komedi filmleriyle dolu.
  • sinema bir acayip şey. esasen teknolojinin meydana getirdiği bir sanat olmasına karşın bir zamanlara kadar sinema eserlerine ulaşmak bir edebiyat ya da müzik eserine ulaşmaktan daha zordu, o da ayrıca manidar, gandhi'yi ingilizlerin çekmiş olması gibi. kolektif çaba gerektirdiği için çetrefilli iş, sermayeyle olmazsa olmaz munasebeti de sinir bozucu. ben de seviyorum çocukluğumdan beri. filmlerini baştan aşağı hatmetmiş olmasam da fellini'yi çok severim mesela, hakkında söylenenleri bilirsiniz; muhterem her daim yanında bir defter bulundururmuş, canı sıkıldığı, başka bir şeyle ilgilenmek istediği vakit yahut dikkatini toplaması gerektiğinde defterine kadın memesi ve kalçası çizermiş, zaten kendisi de aslen çizermiş, kadınların özellikle bu bölgelerine duyduğu ilgi kimi filmlerinde de açıkça belli olur (meme ve kalça en belirgin dişilik özelliklerinden olduğundan dolayı her erkek için ilginç olsa da onun için farklı bir merak boyutu kazanmış demek), hatırladığım kadarıyla roma üniversitesi hukuk fakültesi'ne kaydolmuş ama derslerini hiç takip etmemiş. amarcord'unu da çok severim, olur olmadık zamanlarda kasaba sakinlerinin arasına motorsikletle dalan manyak motorcuya bugüne bugün anlam verebilmiş değilim, belki fefe'nin garip gurup işlerinden biridir, bir anlam verilmesi gerekmiyordur, fakat hayatımda öyle bir kapanış sekansı izlemişliğim de yoktur. kubrick hakkındaki esrarengiz söylencelerin gerçekliği üstüne ben de düşündüm. yanında çalışanlara jack nicholson'un cinnet filmindeki diyaloglarından birini 200 defa yazdırır, aynı filmin bir planı için shelley duvall'a tam 87 tekrar yaptırır, jack nicholson'ın karşıdan karşıya geçiş sahnesi ise 50 tekrarla çekilir, otomatik portakal filmini sinemalardan geri çeker, bir filmi amerikan stüdyoları tarafından reddedilince amerika'yı terk ederek ingiltere'ye yerleşir, söyleşi yapmaktan hoşlanmaz, sık sık inzivaya çekilir, yapımcılara papuç bırakmayacak, oyuncularına söz hakkı tanımayacak kadar despotik bir adamdır, şoförüne 40 km hızdan fazlasını yapmasını yasaklamıştır, ünlü sözü: "en tepeden başladım ve çalışarak aşağı indim." 90'dan sonraki nesilden olduğum için akranlarımın hemen hemen hepsi gibi amerikan filmleri izleyerek sinemaya alıştım, dolayısıyla bir polonya, bir rus, hatta bir bilinmedik türk filmi izlemek dahi diğer herkes için olduğu gibi benim için de bir zamanlara kadar zulmet olduysa da kendi başıma bir şeyler öğrendim. amerika'dan başka yerlerde, hatta ülkemizde de güzel filmler yapıldığını anladım. nuri bilge tarantino ile uma thurman'ın yanında o estetik yoksunu işlemeli cam palmiyeyi cannes film festivali'nin muhterem misafirlerine göstererek yumruğunu kaldırdığında ben de gururlandım, gözlerim doldu. geçtiğimiz ay hollywood sinemasının bir politik dayatma olabileceğini dahi düşündüm. bilindiği gibi amerikan film şirketlerinin zamanında türkiye piyasasına girmesiyle türk sineması zora girdi. 80 darbesinden sonra türkiye'deki sinematek yapılanmasının silah zoruyla engellenmesi de cabası. bugüne dek nitelikli işler yapmış yönetmenler türk sinemasına bir lisan ve kimlik kazandırma çabasındaymış. mollaların elindeki iran'da dahi onca baskı ve sansüre rağmen ne esaslı filmler çekildi, şehrin yüzünde kendisini öldürecek kişiyi arayan bir adam kimin alkına gelirdi? sinematek hareketi nitelikli izleyiciye ve sinema meraklılarına piyasadan bağımsız bir şekilde, gerektiğinde ücretsiz olarak, geriye dönük film gösterdiği için türk sinemasının istikbali bakımından önemliydi. türk sineması'nda sözü geçenlerin bir türk sinematek'i kurmak amacıyla ta fransalara kadar giderek henri langlois ile görüştüğü biliniyor. onat kutlar'ın sinema bir şenliktir adlı eserinde anlattığına göre fransa'nın sinema çevresinde çok sevilip sayılan bu zatın tahayyülündeki dünya haritası siyasi sınırlara göre değil, yeryüzündeki sinema kültürlerine göre şekil almış, ne kadar hoş değil mi? metin erksan'ın vaktiyle hak ettiği kıymeti görmediği gerçeği son zamanlarda türk sinemaseverinin dövünüp durduğu bir konu haline geldi. sevmek zamanı türkiye'de gösterime dahi girmediği halde fransa'da pek bir hürmet görmüş, pek beğenilmişti. fransızın surete sevdalanma gibi bir şeyden haberi yoksa demek ki. uzatmamın sebebi de aslında metin erksan ile ilgili.

    necip tosun'un en sevdiği filmleri anlattığı film defteri adlı eserinde, metin erksan'ın trt için çekmiş olduğu beş türk hikayesi ile ilgili -ilk sayfasında kenan hulusi'nin sazlık adlı hikayesinden esinlenerek çevirdiği filmden bir görsel bulunan- bölümde türk sinema ve sinemacısının dertlerinden ve sinemanın sermaye ile olan ilişkisinden de bahsediyor. meraklısı için paylaşmak istedim, istedim ki geçmişte yapılan hataların ne kadar aptalca olduğundan yakınmak yerine bundan sonrasını kaybetmemek için ders almak, daha sıkı çalışmak ve en azından bugün saygı duyulan insanların erişemediği imkan ve fırsatları hakkıyla değerlendirmek lazım geldiğini anlasın.

    ""yedinci sanat" olarak adlandırılan sinemanın, "sanat" bağlamında en tartışmalı yanlarından biri onun "sermaye" ile olan ilişkisidir. çünkü herhangi bir sanatın gerçek anlamda sanat olarak adlandırılabilmesi için ona hariçten dayatılan bir "kısıtlayıcı" olmaması gerekir. eğer bir sanat eserine, sanatın kendi gerekleri dışında bir kısıtlayıcı etkili olursa, o vakit sanat olayı, gerçek anlamından çok şeyler yitirir. işte sinema da bu bağlamda görsel/işitsel bir sanat olarak, günümüzde kendi gereklerini, bağımsız olarak gerçekleştirememekte ve filmler üretilirken dışarıdan bir yığın kısıtlayıcı etken olmaktadır. bunların başında ise "sermaye" gelmektedir. şiir yazmanın, resim yapmanın, besteciliğin, fotoğrafçılığın önemli bir maliyeti yoktur, fakat çağın sanatı sinemanın maliyeti yüksektir. elbette büyük bir paraya ihtiyaç duyulan bir olayda, sadece sanatsal kaygılardan yola çıkılarak film gerçekleştirilemez. bir kere yapılan filmin asgari olarak harcanan para kadar kazanç getirmesi, iş yapması gerekir. çünkü genellikle filmin yapımcısı ile işi gerçekleştiren kimseler (yönetmen, oyuncu vb.) ayrı kimseler olduğundan, yapımcıların bir filme para yatırırken bu yatırımdan bir kazanç elde etmeleri gerekir. elbette yapımcıların sadece sanatsal tatmin için yatırım yapmaları düşünülemez. bu nedenle filmi gerçekleştirecek olan yönetmenin, bu işe para yatıracak yapımcıyı, filmin getireceği gelir için ikna etmesi gerekir. işte sinema bu bağlamda bir çeşit "yatırım" durumundadır. yatırımda gözetilen ana ilke ise sermayenin en etkin ve verimli şekilde kullanılması, yani kârlılıktır. filmin kâr getirebilmesi de piyasada tutunmasına, onun iş yapmasınn bağlıdır. bunun yolu da piyasanın zevk ve tercihlerine hitap etmekten geçer. yani filmin piyasada tutunabilmesi için "sanat" değil de "piyasa" gereklerine uymak uymak gerekmektedir. piyasanın "kalitesi" ise malumdur. ne yazık ki, bütün sanat faaliyetlerinde yaşanan bir gerçek vardır, o da piyasanın kaliteye çok az itibar ettiğidir. bu nedenle de sanat olayının kalitesinin piyasaya uyarlama zorunluluğu duyan yönetmen, istediği filmi ve filmin sanatsal gereklerini değil de, piyasanın istediği filmi çekmek durumundadır.

    işte günümüzde birçok yönetmen bu hassas dengeyi kurmaya çalışmaktadır. dengeyi sanatsal kaygılar yönüne kaydıran yönetmenin sinemada geleceği hiç de parlak olmamaktadır. çünkü piyasanın filme ilgi göstermemesi ve filmin beklenen hasılatı sağlayamaması durumunda, yönetmen yeni filmi için hiçbir yapımcıyı ikna edemeyecektir. yurt dışında ve yurt içinde bu olayın örneklerine sinema dünyasında sık sık rastlanır. david w. griffith gibi sinema ustası bile bu çarkın kurbanı olmaktan kurtulamamıştır. sinema sanatının öncülerinden olan griffith, çektiği "bir millletin doğuşu" (the birth of a nation) filmiyle büyük bir üne, milyonlarca dolara kavuşunca bu filmden kazandığı parayı, hoşgörüsüzlük" (intolerance) adlı filme yatırır. ama film büyük bir ticari başarısızlığa uğrar. griffith'in sonrada çektiği birkaç film daha "tutmayınca" bu ünlü yönetmenin sonu olur. "son iki filmi para getirmeyince, stüdyolar tarafından kara listeye alınan griffith köşesine çekilmek zorunda kaldı ve 1948 yılında bir otel odasında ölene dek hiçbir film yönetmedi. "hoşgörüsüzlük" filminin ticari başarı kazanamaması ile griffith'in düşüşünün başladığı söylentisi yıllarca dillerde dolaştı. para kaybetmeyi hiçbir zaman affetmeyen hollywood sistemi kendi kurucusunu mahvetmekten çekinmemiştir." (ahmet boyacıoğlu, "bir masal dünyasının doğuşu", bilim ve sanat dergisi, s. 49). sinemada tutunabilmek için "piyasa filmi" yapmak zorunda kalan yönetmen bu acı gerçeği, çektiği bir filminin galasında şöyle ifade eder: "böyle bir pisliği yapmamın tek nedeni, bakmam gereken karım ve çocuklarım olmasıdır

    türk sinemasının yetiştirdiği büyük ustalardan olan metin erksan da bu çarkın kurbanlarından biridir. sanatsal üretkenliği ve yeteneği hep "sermaye" baskısı altında örselenmiş erksan, sanatının peşinden koşmanın bedelini hayatının çeşitli dönemlerinde işsizlik ve hayal kırıklıklarıyla ödemiştir. halit refiğ, ulusal sinema kavgası'nda bu olayı şöyle anlatır: "metin erksan 15 yıllık meslek hayatı boyunca biriktiği tüm parayı "sevmek zamanı" adlı filmini yapabilmek için sarfetti. "sevmek zamanı" türk sinemasının ve türk sanatlarının ulaştığı zirvelerden biri olmasına rağmen sinemalarda gösterilebilmek imkanı bulamadı. metin erksan tüm parasını kaybettiği gibi çok ağır borçlarla başbaşa kaldı. üstelik sinema piyasası içinde ticari itibarını da kaybetti, iş bulamaz oldu. (...) metin erksan uzun süredir işsiz kaldığından ev kirasını ödeyemeyecek duruma düşmüş, eşyalarına haciz konmuş, evinden atılmış, üç gün burada, beş gün orada arkadaşlarının evinde kalıyor, piyasa dışından bir film teknisyeni olan necmi sarıcıoğlu'nun imkanlarıyla, kârından pay almak umuduyla ücretsiz olarak çektiği "kuyu" filmini tamamlamaya çalışıyordu." böylece türk sinemasının en büyük yeteneği bu "tecrübeden" sonra piyasa filmlerine yönelmiş, "feride", "hicran", "reyhan", "ateşli çingene", "keloğlan ile cankız" gibi seviyesiz filmlere imza atmak zorunda kalmıştır. 1973'de bir gazeteye sinema değerlendirmesi yapan mesut uçakan metin erksan'a telefon edip türk sinemasının sorunlarını dile getirmesini ister. metin erksan'ın cevabı ise son derece anlamlı ve düşündürücüdür: "açım mesut! açım! işte türk sinemasının derdi bu!" metin erksan'ı türk sinemasının başyapıtlarından olan "sevmek zamanı" filminden "şarkılı emel sayın filmlerine" sürükleyen işte bu acımasız çarktır.

    bütün bunlardan dolayı "sinema-sermaye" ilişkilerini izah etmeden metin erksan sinemasının anlaşılması, yerli yerine oturtulması mümkün değildir. o sermayeyi sinemasının üzerinde hep demokles'in kılıcı gibi hissetmiştir, bir de sansürü tabii. hayatı boyunca hep projelerle dolaşmış, yaptıklarından çok yapamadıkları konuşulmuştur. "dünyadaki bütün yaşayan sinemacıları düşünün, benim hepsinden daha fazla tasarım var. onlar bana beş tane anlatsınlar, ben onlara beş yüz tane anlatayım" demiştir. ama ne yazık ki, "sermaye" nedeniyle bu projelerin çok azını gerçekleştirebilmiştir.

    trt için yaptığı "beş türk hikayesi" ise onun, sermaye baskısı altında olmasaydı sinemada neler yapabileceğinin en iyi örneklerinden olmuştur. sabahattin ali'den "hanende melek", kenan hulusi'den "sazlık", samet ağaoğlu'dan "bir intihar", sait faik'ten "müthiş bir tren", ahmet hamdi tanpınar'dan "eski zaman elbiseleri" adlı hikayeleri sinemaya/televizyona uyarlayan erksan, sinemasının doruk noktalarına ulaşır. bu öyküler, birbirini besleyen, tamamlayan ve sonuçta ortaya tam bir portre çıkaran kusursuz bir seçimdir ve onun sinemadaki arayışlarına denk düşer. bu filmlerde, hep peşinde olduğu, tutku, marazi haller, karasevda (fakat deliliğe varan bir karasevda) temalarını enine boyuna işler. erksan öykülerin temel vurgularına sadık kalmakla birlikte, filmlerine kendi damgasını vurmayı da başarır. "hanende melek" filminde tutku yine ana temadır. bu filmde, bir şarkıcıya tutulan "geçkin" aşığın dramını anlatır. ileri yaşı ve ailesi neden gösterilerek aşkı aşağılanan kahramanımız, filmin unutulmaz sahnelerinden birinde kemancı abbas'a şöyle der: " elbette biz de genç olduk kemancı abbas. bir zamanlar bizimde peşimizden nice güzel kadınlar koştu. hey gençlik hey! bizim şimdi sevmeye hakkımız yok mu? her güzel şeyi gençlikte mi bıraktık? ihtiyarlık bize her şeyi yasak mı edecek? yok arkadaş, elimde değil, ben bu kadını seviyorum. eğer bu yaştan sonra gelen tutkunluk rezillikse, ben rezil olmaya razıyım." "sazlık" filminde ise bir başka tutku öyküsü anlatır. esrarengiz bir şekilde karısı ortalıktan kaybolan bir balıkçı, iyiden iyiye aklını yitirmiştir. dalyan direğine çıkıp balıkları gözetlemesi gerekirken, o kaybolan karısını aramaktadır. kara sevda artık deliliğe evrilmiştir.

    bu filmlerden özellikle sait faik'ten uyarladığı "müthiş bir tren" ile ahmet hamdi tanpınar'dan uyarladığı "eski zaman elbiseleri" siyah-beyaz sinemanın başyapıtlarındandır. "müthiş bir tren" sait faik'in olağanüstü güzellikteki bir öyküsüdür. kahvenin camları önüne oturmuş iki arkadaştan biri diğerine bir olay anlatmaktadır. fakat bu olayı "rüyasında mı görmüş yoksa seyahatte mi başından geçmiştir" bilememektedir. küçük bir istasyonda tren beklemektedir. tren gelir ama kimse hareket etmez. o ise, hareketsiz, donmuş insanların yanından geçip, trene biner. içeride gördüklerine inanamaz. on yıl önce ölmüş karısı, çocuğu, babası içeridedir. ardından ölmüş olduklarını sandığı bir sürü tanıdığını görür. tam bir şokla karşı karşıyadır. bu bir rüya mıdır yoksa gerçek mi bilinemez. ahmet hamdi tanpınar'dan uyarladığı "eski zaman elbiseleri" de ben bir iz üzerinden yürür. bir kaza sonucu yaralanan kahramanımız, kendisine yardım eden bir ailenin yanında konaklamak zorun kalır. gece yarısı, eski elbiseler giymiş bir kızla karşılaşır. kız sanki bir masal dünyasından fırlamış kadar büyülü bir güzelliğe sahiptir. bu eski elbiseleri babası istediği için giymektedir. eski zaman kıyafeti babasına gençliğini hatırlatmaktadır. ayrıca kız bu evden dışarı çıkamadığı gibi buraya hiçbir misafir de gelmemektedir. bu evde baba-kız bütün mevsimleri ve günleri tek başlarına yaşamaktadırlar. kız öylesine güzeldir ki, leyla, şirin, zühre gibidir, kahramanımız kıza aşık olur. fakat babası odaya girer ve konuşmaları kesilir. babasına kıza niçin zulmettiğini sorar ve babasının açıklamaları karşısında sarsılır. babası onun kızı değil, karısı olduğunu ve bir süredir de buhranlar geçirdiğini söyler. sabah olunca evin boşalmış olduğunu görür kahramanımız. ev sahibi evi terk etmişlerdir. artık bunun bir rüya olduğunu düşünmektedir.

    metin erksan, rüya, gerçek, zaman olgularının tartışıldığı bu iki öyküyü, olağanüstü bir başarıyla filmleştirir. büyülü gerçekçilik, soyutlama yaklaşımlarıyla, anlatımı derinlikli, çağrışımı bol bir alana yerleştirir. öykülerdeki psikolojik yoğunluğu, şaşırtıcı sembollerle, görüntünün diline taşırken, sinema-edebiyat birlikteliğinin en önemli örneklerini verir.

    erksan, bu beş öykünün sinemadaki "teknik işçisi" olmadan, kişilikli ve özgün bir dünya yaratmasını da başarır. sevmek zamanı'ndan beri o çok sevdiği "büyük portre" simgesini filmlerinin arasına serpiştirerek bir devamlılık ögesi olarak kullanır. ("sazlık"taki balıkçının, dalyan direğinin üstünde, göğsündeki karısının resmine tuttuğu ayna sahnesi, sembolik anlatımın zirvesidir.) filmlerdeki kamera kullanımı, kurgu, oyuncu yönetimi kusursuzdur. erksan, "geçmiş zaman elbiseleri"nde ahmet mekin'den, "sazlık"ta orçun sonat'tan iz bırakan oyunculuk portresi çıkarır. bildik kimi temalara ise, kendi penceresinden bakmayı sürdürür. aşkı sulusepken bir duygu olarak değil, içsel bir serüven, yaralayıcı bir hastalık olarak yorumlar. "müthiş bir tren"de ise "fanilik" duygusunu bilgece işler. bir siyah-beyaz manifesto diyebileceğimiz bu filmler, türk sinemasına yeni, mümbit bir kanal açmasına rağmen ne yazık ki genç yönetmenler bunu değerlendiremezler.

    metin erksan "beş türk hikayesi"nde, kolaycı, sabun köpüğü ve tüketime yönelik bir anlatımı değil, sarsıcı, etkileyici, uyarıcı bir anlatımı yeğler. dolayısıyla filmlerin ortalama seyirciyi rahatsız edici bir yanı vardır. ama bunu erksan'ın bilinçli yaptığı bellidir. çünkü o izleyiciyi daha kalıcı bir sinema dünyasına çağırır. ne var ki, onun bu seçimini eleştirmenler popülist bir yaklaşımla aleyhine kullanırlar. filmlerini anlaşılmaz, kapalı, fazlasıyla "deneysel" olarak niteleyip bir kampanya ile filmlerin üstünü örtmeye çalışırlar. metin erksan'ın bu filmlerin gösterimi sırasından televizyonda kendisiyle yapılan bir söyleşide, "ben bu filmleri yalnız kendim için yaptım" demesi ise işin tuzu biberi olur. sinema eleştirmenleri erksan'ın bu sözlerini ilgisiz mecralara sürükleyerek yıllardır sermayenin baskısı altında film yapmış birinin bu sözlerle "ilk kez arzu ettiğim, dilediğim filmleri çektim" demek istediğini anlayamazlar. "kendisi için film çeken biri, niçin onu herkesle birlikte seyretsin" ince göndermesini kavrayamazlar.

    metin erksan, sinema serüveni boyunca hep sosyal ve kültürel konulara eğilmiş, toplumsal sorunları sinemasının ana ekseni yapmıştır. bunu yaparken de bireyden yola çıkmıştır. "gecelerin ötesi"nde (1960) "her mahallede bir milyoner yetiştirmenin" sosyal boyutuna/sonuçlarına, "yılanların öcü"nde (1962) köylünün yaşam güçlüklerine/varolma mücadelesine, "acı hayat"ta (1962) evsizlik-kira sorununa, "susuz yaz"da (1964) "su"daki mülkiyet konusuna eğilir. bu filmlerde daha sonradan ülkemizin önemli sorunları olacak kimi konuları bir bir gündeme getirir. ama erken davrandığı için değeri tam olarak anlaşılamaz. "kuyu" (1968) filmi de bunlardan biridir. erksan yine o şaşırtıcı sezgisiyle, artık tartışıla tartışıla bıkkınlık veren bir olayı yıllar önce keşfedip bu filmle kadının toplumdaki yerini tartışmaya açar. çıkış noktası da "kadınlara iyilikle davranın" (nisa suresi, 19. ayet) ilkesi olur. ama ne dindar ne de feminist çevrelerden ilgi görür. onun bu "sezgisi" ancak 25-30 yıl sonra tartışılmaya başlanacaktır. bu yüzden onun "türkiye'de entelijansiya yok" demesi bir üst bakışı değil, bir gerçeği işaret eder."
  • çok zor şartlar altında doğup büyümüştür. özellikle kadınların beyazperdeyle tanışma süreci oldukça sancılı geçmiştir.

    sinema, ilk kez abdülhamit döneminde halk içinde gösterildiği zamanlarda pek çok kesim tarafından "günah" sayılmıştır. bu baskı nedeniyle gizli gösterimler düzenlenmiştir. metin and şöyle anlatıyor: "ittihat ve terakki fırkası'nın düzenlediği gösteriye kadınlann da erkeklerle birlikte gelmeleri istenmiş. fırka bunu kabul etmiştir. ancak bu haber üstüne yobazlar ayaklanmış ve ellerinde bıçaklarla tiyatroyu kuşatarak, tiyatroya girecek kadınlan bıçaklayacaklarını söylemişlerdir. böylece, kadınların o gösteriye gelmelerine engel olunmuştur." kadınlar için ilk özel matine, haçaduryan isimli bir ermeni vatandaşın pangaltı'da açtığı sinemayla mümkün oldu.

    kadınların filmde rol alması dinen uygun görülmediği için bu rolleri genellikle ermeni veya rum aktrisler üstlendi. ilk ciddi saldırılar ise muhsin ertuğrul'un çektiği filmlere yapıldı. istanbul'da bir facia-i aşk filmini çekerken dinci grupların müdahalelerine maruz kalan yönetmen şöyle demiş: "çarşaflı kadınların filme çekilişi en büyük günah sayılıyordu. ta ki, çarşaflar içinde rol almış kadınların ermeni sanatçısı aznif hanım ya da rus sanatçısı andreyevna olduğunu saptayıncaya kadar... onların bile çarşaf giymeleri göz yumulacak günah degildi. o siyah giysi, başlı başına kutsal bir simgeydi. bu yüzden birkaç kez de taşlandık."

    asıl büyük olaylar ise yakup kadri karaosmanoğlu'nun romanından uyarlanan nur baba'nın filme çevrilmesi sırasında yaşandı. bir bektaşi şeyhinin serüvenlerini anlatan romanın sinemaya uyarlanması "bektaşilik aleyhinde film çevriliyormuş!" iddiasıyla tepki gördü. daha sonra tepkiler fiziksel saldırıya dönüştü. filmin dış sahneleri eyüp camii'nin avlusunda çekildiği sırada film setini basan yüzlerce insan kameraları, ekipmanları kırdı, oyuncuları dövdü. rakım çalapala olayı şöyle anlatıyor: "bir gün stüdyoda çalışırlarken bir gürültü, bir patırtıdır koptu. bir alay bektaşi dervişi stüdyoya baskın yapmıştı. artistlerin üzerine bir yürüyüş yürüdüler, dekorlann üzerine bir saldınş saldırdılar ki, demeyin gitsin!.. bütün dekorlar artistlerin başına geçti. herkes çil yavrusu gibi bir tarafa dağıldı. bu arada en çok korkan zavallı papazyan olmuştu. arkasındaki bektaşi urbalarına, çenesindeki takma sakala rağmen degil bektaşi, müslüman bile degildi!"

    vahram papazyan ki bir bektaşi'yi oynuyordu, saldırılardan korkunca filmde yer almaktan vazgeçti. bu sefer role soyunan yönetmenin kendisi, muhsin ertuğrul oluyor. filmin çekimleri ancak polis koruması altında tamamlanabiliyor.

    nur baba'nın başına gelenler sadece bunlar değil... filmin gösterilmesi işgal kuvvetleri tarafından yasaklanıyor ta ki cumhuriyet'in ilanına kadar. yobaz çevrelerin saldırılarından hala korkan muhsin ertuğrul filmi "boğaziçi esrarı" ismiyle halka sunmak zorunda kalıyor.

    birkaç yıl sonra izmir'de sinema izlemeye gelen mustafa kemal'in pek bilinmeyen şöyle bir anısı da var. dönemin sinema işletmecilerinden biri olan cemil filmer* anlatıyor: "ankara sineması izmir'in iki çeşmelik yokuşu başında idi. atatürk sinemaya geldiginde, yokuş hınca hınç doluydu. atatürk'e coşkun gösteri yapıyorlardı. kadın - erkek, gazi'yi görmek için birbirini iteliyor, gözyaşları, alkışlar, haykırmalar birbirine kanşıyordu. gazi, locaya oturduğunda eğilerek alt salondaki seyircilere baktı. hepsi erkekti... döndü ve 'niçin aralarında kadın yok?' dedi. ben de 'paşam, sadece salı günleri yalnız kadınlara bir matine yapıyoruz' dedim. 'başka gün yasak... ' bunu duyunca yaverine: 'muzaffer, aşağıya in ve dışarıdaki kadınları içeri al' dedi. bir süre sonra sinemanın içi tıka basa kadınla doldu. türkiye'de ilk olarak ankara sineması'nda kadınlar erkekler ve atatürk bir arada film seyrettiler. kadınlar kendisine dönmüş ve çılgınca alkışlamaya başlamışlardı, öyle ki bir türlü filme başlayamıyordum. sonunda 'şarlo idama mahkum' adlı komedi ile gösteriye başladık."

    peki türk kadınının kamerayla tanışması nasıl oldu? olayın başkahramanları yine atatürk ve halide edip adıvar. tarık dursun k.'den dinliyoruz: "gazi, bir gün halide edip hanım'ı çağırtmış çankaya'ya. ona demiş ki: 'istiklal harbi bitmiştir. her harp başlar ve biter. ama önemli olan, biten harbin yaralarını mümkün olduğu kadar çabuk sarmak ve hayatı normal akışına sevk etmektir. bunun için kitlelerin heyecanını ayakta tutmak mecburidir. yine bunun için romanlar, hikayeler, piyesler yazılmalı, fılmler çevrilmelidir. senin o ateşten gömlek romanın var. işte onun filmi yapılmalı. halkımız neler çektiğini hiç unutmamalı, hep bilmeli ki, bugünün kıymetini takdir etmeli. ateşten gömlek filminde mutlaka türk kadınlan rol almalı ve oynamalı... '"*
  • john godolphin bennett istanbul 'un işgali sırasında bir ingiliz istihbarat subayıdır nam-ı değer "işkenceci bennnet". yani bizim anlayacağımız şekilde söylemek gerekirse atatürk' e samsuna gidiş vizesini veren adam. şimdi içimizde "la gardaş bunun sinema ile ne alakası var peh peh peh" diye düşünebilirsiniz. biraz sabırlı olun başkanlar.

    john godolphin bennett bir oryantalist dir ve bir doğu dilleri uzmanıdır. çok iyi türkçe konuşmaktadır. kendisi gurdijef dervişidir ayrıca. istanbulda kaldığı yıllarda prens sabahattinonu gurdijef ile tanıştırır. doğunun tarikat alemini batıya tanıtan adam olur. londraya gider ve bir şatoda kendine bir tekke açar. bu tekkeye nezih uzeli müziki hocası olarak davet eder ve orada bir türk dili laboratuvarı kurduğunu söyler. türk dili hakkında çok önemli birşey der :türkler birşey anlatacağı zaman onu tablolar şekinde anlatır der. bunu duyunca vuruldum.

    hakikaten öyledir. deleuze sinema kitabında şöyle birşey der sofistler zamanında felsefe imajlarla yapılırdı ama yunanlılar onları kavramsallaştırdı ve fil dişi kulelerine hapis etti. kavaramların hakim olduğu bir dünyada artık felsefe pazar yerinde üretilmez. batıda bu böyle devam etti. biz sözlü geleneği gelişkin olan doğu toplumları ise imajlarla konuşmayı katiyen bırakmadık. dede korkut okuyun mesela yada masallarımız çok semboliktir mesela. sümerlilerden beri bu böyledir. büyük sümer tanrısı temmuz daima kılık değiştirerek hep anadolu ve doğu toplumlarında varolmuştur. bazı yerlerde ağaç bazı yerlerde yıldız ama hep kendini var ettiği bir imajı vardı.

    bu doğu toplumların görsel hafızasının gelişkin olmasını sağlamıştır. salt bir görsel ürün sunma manasında değil hayalleme gücü ve imajlar oluşturma yetisi diyebiliriz.

    batıdaki bu sözlü kültürün zayıflamasıda veba salgını arasında azda olsa bir bağlantı olduğunu düşünüyorum ama bu başka bir başlığın konusu ve altı biraz boş diyebiliriz.

    büyük ve formlar daima büyük sıkışıklık zamanında çıkmıştır. mesela avrupa içinde olduğu sıkışıklığı resim ile aşmıştır. sinemada tam bir bunalım halinin sonucudur. dünya sanat alanındaki büyük sıkışıklık yaşamaktaydı. temsil tasvirin mutlak surette bir kopyası halini almışken üzerinde hiçbir zaman temsil barındırmayan bir form olan sinema çağın panzehiri olarak çıkmıştır. kavramalarında ayyuka çıktığı bir dönemden bahsediyoruz. sanat ve felsefe alanındaki bu çıkmaz aslında sinemanın geleceğini önceden haber vermekteydi. mesela nietzsche ye bakalım. nietzsche'nin felsefesi aslında imajların baskın olduğu ve kavramların kırılmaya başlamasının bir habercisiydi. aslan-deve-çocuk/ çekiç metaforu /kartal-kuzu gibi çeşitlendirebiliriz. sanattada temsil kırılmaya başlanmı kübik akımlar ve sürrealist akımlar ortaya çıkmaktaydı. (sürreal daha sonra tabi) cezzaneın tabloları felan pre-kübik olarak düşünürsek temsili aşan birşeydi.magrittei düşünelim onu bir tablosu vardır, hatta bunun üzerine foucault'ın bu bir pipo değil dir kitabını düşünürsek durum tam imajlar ve kavramlar meselesine düşmektedir.

    yani işin aslına gelirsek bizim bu topraklar sinemanın dinamiklerini içkin olarak barındırıyor. kavramsallaşma yüzünü çok görmeyen ve imajlarla konuşan toplumlar olarak elimiz bu işe yatkın olarak doğmaktayız diyebiliriz. tabi sinema tablo sanatı değil. sinema zaman sanatı. tarkovski’nin dediği gibi zamanda heykel tıraşlık yapmak sinema. zaman konusunda arkamızı yaslayabileceğimiz koca bir felsefe olduğunu söyleyebiliriz ama zaman hakkında konuşmak gerçekten zor bir meseledir. aziz agustinin hatıralarında" zaman bana sorulmadığı sürece biliyorum" der yani dile gelmeyen birşey bu.

    yani türk sineması arkasını yaslayabileceği geniş dinamiklere sahip ve kendi formunu, dilini oluşturacak alt yapıya sahip ama gelin görün ki bu göz ardı edilmekte. herkes hikaye anlatma peşinde. sinema hikaye anlatma yeri değil.