şükela:  tümü | bugün
  • dergi için (bkz: türksolu)
  • i. "gercek" solun milliyeti olmaz, bu vesileyle "türkiye solu", türk solundan daha dogru bir tanimdir. (bkz: sovenizm)(bkz: oportunizm)

    ii. sanirim, ileri 2000 (bkz: ileri) tayfasinin yan urunu ki, bu haliyle, addciler (yekta gungor ozden, mumtaz soysal,bedri baykam,sukru sina gurel ) gibi bagnaz ataturkculerin cikaracagi, onbes gunde bir yayinlanacak nesriyat.

    iii. 60'larda cikarilan "türk solu" dergisi, mihri belli ve arkadaslari tarafindan cikariliyordu. (bkz: milli demokratik devrim)

    iv. (bkz: aydinlik)(bkz: maocu bozkurtlar)
  • türk solu diye bi kavram anca marksizm öncesi sola dayanabilir belki...bugünkü anlamda bir milletin solu diye bi kavramın olması marksizme aykırı...ama maalesef tüm dünyada olduğu gibi türkiye deki sol da stalinizmdi dolayısıyla türk soluda stalinizm ve kemalizm harmanlamasıydı...

    aşağıdaki alıntı türk solunu gayet ii özetliyor:

    aranızda işçi partisi'nin yürüyüşlerde, gösterilerde niye türk bayrakları taşıdığını, duvarlara niye mustafa kemal afişleri astığını merak eden var mı? ya ip'in yayınevi kaynak yayınları'nın niye 'türkiye'de ilk kez' diye övüne övüne mustafa kemal'in tüm eserlerini yayınladığını? koyu milliyetçi olduğunu düşünüp ip'i zaten 'sol' bir parti olarak ciddiye almıyorsanız, türk solunun geniş kesimlerinin 'ulusal onur', 'ulusal bağımsızlık' ve her türlü ulusal özelliğe düşkünlüğünün kaynaklarını merak eden var mı?

    bunların cevabını, türk solunun kemalizmden yoğun bir biçimde etkilenmesinin tarihsel kökenlerini, kısmen de olsa, gün zileli'nin yarılma adlı anılarında bulmak mümkün.

    bir sahne düşünün. yıllardan 1969, günlerden 10 kasım. ankara dil tarih coğrafya fakültesi'nde tüm solcu öğrenciler, fikir kulübü üyeleri, dev-genç üyeleri birikmişler. saat 9.05'e "bütün fabrikaların düdükleri ve devlet dairelerinin sirenleri hep bir ağızdan ötmeye başlayınca fakültenin önünde büyük bir huşu içinde saygı duruşuna geçmiştik. o sırada caddede bir adamın, saygı duruşuna uymayarak yürüdüğünü gördük... adamın ata'ya yaptığı bu saygısızlığa karşı çok öfkelenmiştik, ama yeni bir saygısızlık yapıp saygı duruşunu bozamıyorduk... fabrika düdükleri susar susmaz ok gibi yerimizden fırladık..." ve adam eşek sudan gelene kadar dövülür. aynı gün, anıt kabir ziyaretinden sonra, solcu öğrenciler ulus'taki eski meclis binasına yürür. burada "anti-emperyalist bir bildiri okunacaktı. çünkü eski meclis, 'bağımsızlık' savaşı veren 'anti-emperyalist' bir meclisti. mdd'ci gençlik kendi seleflerini bu mecliste bulduğunu gösterecek, bu münasebetle atatürk'ün yolundan gidildiğine ilişkin bir mesaj verilmiş olunacaktı".

    birkaç ay öncesinde, yargıtay başkanı imran öktem'in cenazesini şeriatçılar basınca, "bütün yargı organı üyeleri, bütün üniversite öğretim üyeleri ve neredeyse bütün devlet erkanı", "gericiliği kınamak" için bir yürüyüş yapar. sol sevinç içindedir: hep bekledikleri 'asker sivil aydın zümre', yani 'milli' burjuvazi, sokağa dökülmüştür. yürüyüşe "fikir kulüpleri federasyonu da bütün gücüyle katıldı". yürüyüş nereyedir? anıt kabir'e elbet! bir grup devrimci genç, vietnam'dan sonra ankara'ya atanan amerika büyükelçisi kommer'i üniversiteye kabul eden odtü rektörü kemal kurdaş'ı "bu kutsal mekana" sokmamaya çalışırlar. gençlerin arasında mahir çayan, münir aktolga, cengiz çandar, atıl ant gibi isimler vardır. aynı kitle bir ay sonra da tandoğan meydanı'nda 19 mayıs bayramını kutlamak için harekete geçer.

    iki gün sonra, "mihri belli'nin annesinin demirtepe'deki evinde, o dönemde istanbul ve ankara'da gençlik mücadelesinin en ön safında yer alanların katıldığı bir değerlendirme toplantısı" düzenlenir. toplantıya katılanlar arasında, mihri belli'nin yanı sıra, bir yanda mahir çayan, deniz gezmiş, yusuf küpeli, öte yanda doğu perinçek, gün zileli, oral çalışlar vardır. hareketin bu kanadı bölünmek üzeredir: "toplantı, aslında, fkf içindeki iki rakip kesimin düellosu niteliğindeydi". bir yanda mahir ve deniz gibilerinin önderliğinde silahlı mücadeleyi, latin amerika tipi fokoculuğu, kent gerillalığını ön plana çıkaran thkp-c, thko gibi örgütler, diğer yanda perinçek önderliğinde maocu pda (proleter devrimci aydınlık) ile başlayıp günümüzün işçi partisi'ne kadar gelen akım ortaya çıkar.

    hareket bölünür, ama iki kanat arasında anlamlı bir siyasi fark yoktur. perinçek her şeyi pekin'den öğrenirler ama, örneğin, deniz'in de yakasında mao rozeti vardır. pda rusya'ya 'sosyal emperyalist' der, mahir'ler demezler, ama iki taraf da stalin'in ölümünden beri rusya'nın 'revizyonist' olduğu konusunda hemfikirdir. deniz'lerle mahir'ler hemen gerilla mücadelesine başlamak istedikleri için daha radikal görünürler, ama perinçek de illegal örgüt kurma çabası içindedir. pda işçi sınıfının varlığından bile habersizdir (zileli, "bir yazı kurulu toplantısındaki tartışmada, daha önce ortaya attığı 'işçi sınıfının önderliğinin objektif ve sübjektif koşulları yoktur' teorisini haklı çıkarma çabası içinde olan şahin alpay'ın 'arkadaşlar, bana bir tane sosyalist işçi gösterir misiniz, ben şu zamana kadar hiç sosyalist işçiye rastlamadım'" deyişini anlatıyor), ama 15-16 haziran olayları patlak verdiğinde (yani şahin alpay'ın ricasından birkaç ay sonra) tüm solun hayretler içinde kalır.

    iki kanadın temel siyasi benzerliği, aralarındaki farklılıktan çok daha önemlidir. her şeyden önce, mihri belli'nin etkisiyle, her iki kanat da aslen menşeviklerin tezi olup daha sonra stalinizm tarafında 'marksizm' katına yükseltilmiş olan aşamalı devrim anlayışına sahiptir. kısacası, feodal veya yarı feodal bir ülke olan türkiye'de sosyalizmin koşulları yoktur, işçi sınıfı az ve geridir, önce bir 'demokratik devrim' aşaması gereklidir, ve bu milli demokratik devrim'i 'asker sivil aydın zümre' gerçekleştirecektir (veya en azından önemli bir rol oynayacaktır). bu devrim anti-emperyalist olacak ('bağımsız' türkiye'yi gerçekleştirecek) ve diğer 'demokratik' sorunları çözecektir. doğrudan stalinizmden alınan bu anlayış, türkiye'de verimli bir toprak bulmuştur. çünkü, görünüşte, tam da böyle bir 'asker sivil zümre', bir 'milli' burjuvazi vardır. üstelik bu zümre daha 40 yıl önce, görünüşte, tam da kendisinden beklediğimiz gibi bir 'anti-emperyalist devrim' gerçekleştirmiştir. kimdir bunlar? kemalistler tabii.

    böylece, 1960'larda yükselen türk solunun en geniş kesimi stalinizm ile kemalizmin bu kusursuz alaşımını 'marksizm' olarak öğrenir ve mdd'cilik olarak uygulamaya çabalar. bu alaşımı kendi kişiliğinde simgeleyen 'öğretmen' ise mihri belli'dir.

    gün'ün anılarıyla birlikte, mihri belli'nin de anılarını okumak gerek. mihri belli 1960'lara gelindiğinde eski tkp'li bir 'eski tüfek'tir. marksizmi moskova'dan, milliyetçiliği mustafa kemal'den ve türk ordusundan öğrenmiş, siyasi görüşlerini bu ikisinden yoğurmuştur. şöyle der anılarında: "1968'de sbf'de verdiğim 'türkiye'de karşıdevrim' konulu konferansta kurtuluş savaşı ruhuna bağlılık anlamında 'kemalistlik ile marksizm arasında aşılmaz duvar yoktur... diye söze başlamış[tım]... tekrar ediyorum: tutarlı bir türk yurtseveri, bugünkü dünyada ve türkiye gibi bir toplumda yurtseverliğine gölge düşürmeyecekse mutlaka, er geç çağımızın devrimci düşüncesini, yani marksizmi benimsemek zorundadır". anılarının bir bölümüne "türkiye'nin onurunu kurtardık" başlığını atar (komünistler kurtarmış yani). ikinci dünya savaşı yıllarında askerlik yaptığı ordudan söz ederken, o ordunun kurtuluş savaşında savaşmış ordu olduğunu, "bugünkü" (yani 1990) ordudan farklı olduğunu anlatır sürekli olarak. ordunun ne zaman 'ilerici' bir güç olmaktan çıkıp marks'ın anlattığı gibi egemen sınıfın bir aracı haline geldiğini düşünür mihri belli, bilemiyorum, ama 1960'larda hâlâ 'yurtsever' subayların 'ilerici' bir darbesini beklemektedir.

    stalinizm; kemalizm; milliyetçilik; milliyetçilikten ayırdedilemeyen bir anti-emperyalizm; sınıf güçlerine değil, milli güçlere ve bu arada ordu ile burjuvazinin bir kesimine güvenme. işte türk solunun egemen geleneğinin ana unsurları. bugün bunların tümünü hâlâ savunan sadece işçi partisi kaldı. solun geri kalanı o kadar aymaz olmadığı için, ordu ile burjuvazinin bir kesimine güvenme kısmından vaz geçti (daha doğrusu, 1971 ve 1980 darbeleriyle, ordu ve burjuvazi ilerici olmadığına, stalin'in yanıldığına zorla ikna etti türk solunu). diğer unsurlar ise, işçi partisi'nin dışında da aynen berdevam: yayınlarında 'ulusal onur' kavramını sık sık kullanan, vatan adlı gazeteler yayınlayan, misak-ı milli sınırlarına burjuvazi kadar düşkün olan bir sol var türkiye'de.

    peki, başka bir gelenek yok muydu? vardı. zileli'nin anlattığı ve yukarıda aktardığım bölünme ile aynı süreç içinde, hem zileli hem belli'nin içinde bulundukları mdd hareketi ile sosyalist devrim taraftarları (sd'ciler) arasında daha da keskin bir yol ayrımı gerçekleşiyordu. hemen herkes, hem mdd'ciler hem sd'ciler, tip üyesi olmakla birlikte, 1969'a gelindiğinde siyasi farklılıklar iyice netleşmişti. zileli'nin sözleriyle: "fkf iii kongresi, mdd'ciler için son düelloydu... müthiş bir ideolojik saldırıya geçti[k]. artık... 'mdd'ci olmadığımız' ya da 'tip'e bağlı olduğumuz' gibi ideolojik örtülere de ihtiyaç duymuyorduk... bu özgüveni sağlayan en önemli şey, teorik üstünlükten çok, 1968 yılında yükselen öğrenci hareketleri ve büyük anti-emperyalist dalgaydı". mdd'ciler "yelkenlerini gençlik mücadelesinin rüzgarıyla doldururken", sd'ciler adeta rüzgara karşı kürek çekercesine "türkiye'nin kapitalist olduğu, 'milli burjuvazi' diye bir kesim olmadığı, 'asker sivil aydın zümre' denen şeyin türkiye'nin yönetici bürokrat eliti olduğu" tezleriyle ve "'toprak köylünün, fabrika işçinin' sloganlarıyla (biz, 'milli burjuvazi'yi ürküteceği gerekçesiyle bu slogana karşı çıkıyorduk) ve çekoslovakya'nın işgaline karşı aldıkları" tavırla karşı koymaya çalışır.

    mdd'cilerin ayrılmasıyla sd'cilerin örgütü haline gelen tip farklı bir geleneği temsil etmektedir. bu, maoculuğa, üçüncü dünyacılığa, gerillacılığa bulaşmamış, köklerini 1917 devrimine dayandırdığı iddiasına sahip olduğu için işçi sınıfının en azından bilincinde olan, çin veya küba devrimlerine değil sovyet devrimine öykünen, daha saf stalinist bir gelenektir. stalinizm ile maluldur, marksizmi moskova bilimler akademisi'nden öğrenir, ama en azından gözünü işçi sınıfına diker, sendikalarda çalışmayı bilir, kırlarda değil fabrikalarda örgütlenmeye çabalar. ne var ki, tip'in ortaya çıktığı yıllarda, avrupa komünist partileri moskova'nın yönlendirmesiyle 'avrupa komünizmi'ne çark etmiş, açıkça parlamenter, reformist partiler haline gelmişlerdir. tkp'nin yarı resmi yüzü olan tip de bundan nasibini alır. parlamenter, pasif bir partinin ise mahir, deniz, gün gibi sabırsız, hemen devrim yapmak isteyen gençleri kazanma şansı yoktur. kaldı ki, stalinizmin meşrulaştırdığı, marksizme dahil ettiği milliyetçiliği (yani türkiye'deki sürümüyle kemalizmi) tip de paylaştığı için, tip teorisyenleri hem daha kemalist hem daha radikal olan mdd'cilere karşı baştan yeniktirler. dolayısıyla, tip etkisizleşir, ama temsil ettiği gelenek günümüzün sip'ine kadar gelir.

    hem 'moskovacı', katıksız stalinist gelenek, hem mdd'ci stalinist gelenek, 1968-71 yıllarının öncesinde de sonrasında da tarifsiz acılar çekerek, müthiş kişisel özverilerle mücadele etmiş, hapis yatmış, işkence görmüş, idam edilmiş kişilerden oluşuyor. hiçbirinin kararlılığını, inancını sorgulamam. ama korkarım, stalinizmle kemalizmin alaşımını marksizm olarak düşünmeye devam edenleri daha çok acılar bekliyor.
  • bir yurdum olusumu olarak bir cok alanda oldugu gibi „gecti bolunun pazari, sür esegini nigdeye“ gerceginin farkina 100 yil sonra varacak yapilanma.
  • (bkz: stalinizm)
  • nominal bir duruş yeri... birinci kelimenin*,bütün alaturkalığını, ikinci kelimenin* hususiyetlerini dumur edercesine tasarruf eden ve üreten zihniyet. bize has bir garabet. yani son tahlilde "türkün sola galebe çalması" vaziyeti. daha felsefi bir geri plana bakacak olursak; tartışmaya açık olmakla birlikte pozitivist geçmişini de hesaba katarsak, aynı zamanda bir cenin-i sakıt.
  • (bkz: hangi sol)
  • derin düşüncelere gömülmüş, afaganlar içinde, her an taşınabilir bir düşünsel miras.
    (bkz: taşınabilir kültür mirası)