şükela:  tümü | bugün
  • dünya tarihinde olduğu gibi türk tarihi de kendi içinde birçok hikayeler barındırır. bu hikayeler kimi zaman hüzün ve yenilgiler ile yazılmışken kimi zaman sevinç ve zaferlerle yazılmıştır. bazen tarihi ağdalı ve ağır sözlerle anlatmak insanlara sıkıcı gelebiliyor. bu kez biraz daha değişik bir dil kullanarak, yeri geldiğinde argo kullanmaktan dahi çekinmeden bana göre değişik bir yazım stiliyle derleme yapmaya çalıştım. burada kimi ifadelere katılabilirsiniz veya katılmayabilirsiniz. bu siz saygıdeğer okuyucuların insiyatifinde olan bir durum.

    aşağıda paylaşacağım iki hikayeyi bir yazı serisinin başlangıcı olarak düşünebilirsiniz. dolayısıyla hikayelerimiz kısa ve sonunda bir özeleştiri barındırıyor. başlıktan anlaşılacağı üzere ismi üzerinde bunlar birer anektod. yanı kısa hikayeler. bahsi geçen bu hikayelerin görsel ile bezenmiş hali ile çeşitli editöryal düzenlemelerden geçirilmiş haline blog sayfamdan ulaşabilirsiniz. (bkz: historeal) bu yazıyla birlikte blog için özel olarak düzenlenmiş olan ve kıbrıs barış harekatı'na yönelik yazımı da okumanızı şiddetle tavsiye ederim. (bkz. kıbrıs barış harekatına giden yol)

    ***türkler ergenekon'dan nasıl çıkmış?***

    orta asya'daki eski türklerin dilinde "sarp dağ yamacı" anlamına gelen ergenekon'la ilgili destanı bilmeyen yoktur. türklerin yeniden doğuşunu ve çoğalarak orta asya'ya egemen oluşlarını anlatan bu efsanenin adı aynı zamanda soğuk savaş döneminde nato ülkelerinde kurulan gizli antikomünist örgütün, kontrgerillanın türkiye'deki kolunun adı olarak da gündeme gelmiştir, ama şu anda konumuz bu değil.

    ele alacağımız konu, günümüzden yaklaşık üç bin yıl önce demirden bir dağı eriterek yurt edindikleri ergenekon'dan çıktığı söylenen türklerin daha sonra yurt edindikleri anadolu'da bir dağ ile bir türlü başa çıkamamaları...

    ergenekon destanı'nın değişik biçimleri var ama en yaygın olan anlatıma göre, aral gölü civarında olduğu varsayılan demir dağın eritilme efsanesi şöyle gelişiyor:

    hunların büyük imparatoru oğuz han'ın ölümünden sonra türklere sırasıyla gök han, ay han, yıldız han, deniz han ve il han başbuğ olur. il han'ın döneminde tüm türk bölgeleri egemenliğine girince, bunu kıskanan yabancı kavimler, özellikle tatarlar birleşip il han'a saldırırlar ve çarpışma sonunda türkleri kılıçtan geçirirler.

    il han'ın oğlu kayı ve yeğeni dokuz oğuz eşleri ve çocuklarıyla birlikte esir edilir. daha sonra tatarların elinden kurtularak eski yurtlarına geri dönerler. burada dağınık ve ürkmüş bir halde birçok at ve besi hayvanı bulurlar. bunları da yanlarına alıp kendilerine güvenli bir yurt ararlar. bir kurdun ayak izlerinin peşinden giderek çıkış yolu görünmeyen sarp dağların arasında yemyeşil, çok güzel bir yer bulurlar ve ergenekon adını vererek buraya yerleşirler. bu iki ailenin çocukları birbirleriyle evlenerek çoğalırlar.

    mutlu-mesut yaşadıkları yılların ardından çoğalarak artık ergenekon'a sığamaz olurlar. sonunda 400 yıl kaldıkları bu yurttan çıkmaya karar verirler ama çıkış yolunu bulamazlar. nasıl onları oraya bir kurt getirmişse yine bir kurdun sayesinde çıkış yolunu bulacaklardır. nitekim koyunlara saldıran bir kurdun izlerini takip ederek bir mağaraya ulaşırlar. mağaranın dibinde küçük bir delik vardır ve kurt oradan çıkmıştır. bu deliği büyütmek isterler ama mağaranın bulunduğu dağ demirdendir. bir demirci ancak dağın ateşe verilmesiyle yolun açılabileceğini söyler. bunun üzerine kurultay toplanır ve dağın eritilmesine karar verir. dağın çevresine odun ve kömür yığarak yetmiş büyük körükle dağın tutuşmasını sağlarlar. böylece dağ erir ve türkler de ergenekon'dan çıkarlar.

    daha sonra aradan yüzlerce yıl geçer ve türkler orta asya'dan yola çıkarak anadolu'ya gelirler, yeni yurtları artık burasıdır. gel zaman, git zaman bu topraklar üzerinde çeşitli devletler kurarlar, kurdukları devletler yıkılır, sonra yenisini kurarlar ve derken en sonunda türkiye cumhuriyeti'ni kurarlar.

    artık bunun türklerin son devleti olduğu ve sonsuza kadar var olacağı söylenirken, bir yandan da anadolu toprakları üzerinde çağdaş uygarlık seviyesini yakalamak için bir uğraş verilmektedir. çağdaş uygarlığın egemen olduğu ülkelerde yük ve yolcu taşımacılığında ağırlık demiryolundadır ve denizin olduğu ülkelerde ise tabii ki denizyolu da önem taşır.

    nitekim anadolu da dört yanı denizlerle çevrili bir yarımadadır ama cumhuriyeti kurduklarında artık bin yıldır bu topraklarda yaşayan türkler arkalarını denize dönerek yaşamayı tercih ederler. demiryolları ise cumhuriyetin ilk yıllarında biraz gelişir, hatta marşlarda "demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan" falan derler ama gerçek hiç de öyle değildir. montaj otomotiv sanayii devreye girince, yerli ve yabancı tekellerin çıkarları doğrultusunda demiryolları bir kenara bırakılır ve yurdun dört bir yanı karayollarıyla örülmeye başlanır.

    çünkü yirminci yüzyılın sonlarına doğru başbakan ve cumhurbaşkanı da olmuş bir "türk büyüğü" turgut özal demiştir ki;

    "demiryolu komünistlere özgü, özgürlük imkanı tanımayan bir ulaşım ve nakliye sistemidir. istediğiniz yerde inip, binemezsiniz. ama karayolu özgürlük demektir, nerede isterseniz iner, binersiniz."

    işte böylece akıp giden yılların ardından yirminci yüzyılın sonlarında karayolları yolcu taşımada yüzde 95, yük taşımada da yüzde 93 oranına ulaşmıştır. bir yandan da cumhuriyetin ilk yıllarındaki "demir ağ heyecanı" gibi memleketi "otoyol heyecanı" sarmış ve yeni anayurdun dört bir yanı otoyollarla döşenmeye başlanmıştır. başlanmıştır başlanmasına ama işte bu noktada türklerin karşısına bir dağ çıkmıştır; bu dağ bolu dağıdır.

    bir zamanlar halk kahramanı eşkıyalara yataklık eden bolu dağı cumhuriyetin iki büyük kentinin, istanbul ve ankara'nın ortasında tüm heybetiyle yükselir. başta bu iki kent olmak üzere, istanbul'u anadolu'ya bağlayan karayolunda seyreden araçlara etmediğini bırakmaz. üç bin yıl önce atalarının ergenekon'dan çıkmak için demirden dağı eritmeleriyle övünen türkler bolu dağı karşısında yıllarca çaresiz kalırlar. en sonunda yapımına başlanan anadolu otoyolu ile bir tünel açarak bu dağın hakkından gelmeye karar verirler. edirne'den başlayan anadolu otoyolu bolu dağı'nın eteklerine kadar gelir ama 6 kilometrelik iki viyadük ve 7 kilometrelik iki tünel bir türlü bitirilemez.

    yıllarca süren çalışmalar ve trilyonlarca harcamadan sonra "bitti, bitecek" derken 12 kasım 1999'da düzce'de 7.2 büyüklüğünde bir deprem meydana gelince türkler arasında yeniden bir tartışma başlar; bu tüneli yapalım mı, yapmayalım mı? vazgeçecek olursak şimdiye kadar harcadığımız 400 milyon dolares ne olacak? yapacaksak tam da fay hattının üzerine kondurmuşuz, böyle hiç güvenli değil...

    2000 yılında bir gazetede çıkan haberde şöyle yazmaktadır:

    "trilyonlar tünelde kaldı. uyarılara karşın fay üzerine inşa edilen bolu dağı geçidinin güzergahı değiştiriliyor. düzce depreminin ardından yapılan 'hasar yok' açıklamalarından yaklaşık 6 ay sonra bolu dağı tüneli inşaatının durdurulması gündeme geldi. bugüne kadar 433 milyon dolar harcanan bolu tüneli'nin şimdiki güzergahın 2 kilometre sağa kaydırılması planlanıyor. karayolları genel müdürü, yeni bir tünel girişi oluşturmak istediklerini, bu projenin de 107 milyon dolara mal olacağını söyledi. geçmişte harcanan miktarla birlikte bolu dağı geçidinin maliyeti en az 490 milyon dolara yükselecek. yeni tüneli yine astaldi-bayındır ortaklığı yapacak. bolu tüneli'nin hiçbir zaman dikiş tutmayacağını belirten uzmanlar 'tünel yıkıldıkça firmalar para alıyor' diyorlar."

    başka bir gazetede karayolları genel müdürü'ne yanıt veren türk müteahhitler birliği yönetim kurulu başkanı kadir sever ise bolu dağı tüneli'ni bir mühendis olarak kendisinin yapmayacağını belirterek,

    "tünelin içinde binlerce insan hayatını yitirdiğinde bunun sorumlusu kim olacak" diyor ve şöyle devam ediyor:

    "bana sorsalardı, ben bolu dağı'nda tünel yapmazdım. bolu dağı geçidi'nde pek çok heyelan olurdu. bolu dağı'nda trafiğin en az olduğunda bile heyelan nedeni ile yol zaman zaman tıkanırdı. heyelan hala var. bolu dağı'na tünel yapılmaması gerektiğini yetkililere pek çok kez söyledik. ancak bir teki bile bizi dinlemeye cesaret edemedi. çünkü yatırımlar yapılmış, şimdiye kadar 400 milyon doların üzerinde para harcanmış. çalışmalar durdurulduğu zaman ‘’bu işi yapanlara neden yanlış karar verdiniz’’ diye sorarlar. bolu tüneli en son teknoloji ile yapılması durumunda dahi risklidir. tünelin içinde 300-400 araba varken bir zelzele olması durumunda binlerce insan hayatını yitirdiğinde bunun sorumlusu kim olacak merak ediyorum."

    işte böyle, ergenekon efsanesini hatırladıkça utanç içinde yüzleri kızaran türkler neredeyse çeyrek yüzyıldır başa çıkamadıkları bu dağla ne yapacaklarını kara kara düşünüyorlar. üstelik de 2000 yılında tünelin yapımıyla ilgili bayındırlık ve iskan bakanlığı'nda ergenekon destanı'nı parti programlarından bile daha fazla ciddiye alan bir parti vardı!

    ergenekon destanında dağı eriterek yol açan türkler bolu dağını delerek yol açmak için senelerce uğraşmış ve 2007 senesinde muradına ermiştir.

    ya bu destanda bir tuhaflık var, ya da anadolu'ya göç ettikten sonra türklere bir haller oldu!

    özetle: tünel açmak demir dağı eritmekten zormuş...

    ***padişah'da olsan okuma yazma bilmek ve kibir tehlikelidir!***

    okuma yazma bilmek her zaman işe yaramayabilir, hatta padişah bile olsa bazen insanın başını derde sokup, hayatına bile mal olabilir! nitekim okuma yazma bilen ilk osmanlı padişahı yıldırım bayezid'ın timur'a yazdığı hakaret mektupları nedeniyle canından olduğu tarihsel rivayetlerden biridir.

    yıldırım bayezid ilklerin adamıdır; ilk okuma yazma bilen padişah olmasının yanı sıra kardeş kanı döken, savaşta esir düşerek can veren ve istanbul'u kuşatan ilk osmanlı padişahıdır.

    babası 1. murad, kosova'da haçlılara karşı kazandığı zaferden sonra savaş meydanında hançerlenerek öldürülünce sadrazam çandarlı ali paşa'nın yardımıyla kardeşi yakub çelebi'yi boğduran yıldırım 28 ağustos 1389'da padişahlığını ilan etti. gerçekten de kısa sürede rumeli'deki osmanlı topraklarını macaristan'a kadar genişletti, anadolu'daki beyliklerin de bir çoğuna son vererek egemenliğini fırat'a kadar ulaştırdı. böylece babasından devraldığı toprakları üç misline çıkartırken osmanlı'yı üçte ikisi anadolu'da, üçte biri de rumeli'de büyük bir devlet haline getirdi.

    1391'de istanbul'u ilk kez kuşatan yıldırım yedi ay süren kuşatmadan sonra bizans imparatoru 2. manuel'le bir anlaşma imzalayarak onu haraca bağladı. ayrıca istanbul'da bir müslüman mahallesi kurulmasını, bu mahalledeki bir kilisenin camiye çevrilmesini ve kadı bulunmasını da kabul ettirdi.

    gerek bizans'la yaptığı bu anlaşma, gerekse rumeli'deki genişlemesi sırasında yürüttüğü incelikli politikalar ve gerekse de 1394'de kahire'deki abbasi halifesinden "kayzer-i rum" unvanını almayı düşünmesi yıldırım'ın diplomasinin dilinden oldukça iyi anladığını göstermektedir. ama yine de timur'a karşı dilini yeterince tutamamasının kurbanı oldu.

    başında bulunduğu devletin toprakları arasına sıkışmış bir kent devleti durumundaki istanbul'u 1395'de ikinci kez kuşatan yıldırım, bir haçlı ordusu bizans'a yardıma gelmek üzere yola çıkınca kuşatmayı kaldırarak rumeli'ye geçti ve 25 eylül 1396'da niğbolu'da büyük bir zafer kazandı. zaferinin tadını çıkarmak ve yenilene eziyet etmek için yıldırım korkunç bir yol bulmuştu; kellesi vurulmak üzere belirlenen şövalyelerin içinden sadece ikisini kurtarma hakkı tanıdığı düşman ordusunun komutanının önünden binlerce esire resmigeçit yaptıracaktı.

    ve seçilen iki kişi dışında diğerlerinin hepsinin başları gövdelerinden ayrılacaktı. yendiği ordunun komutanına böylesine korkunç bir davranışı uygun görürken bir gün kendisinin de yenilebileceği, savaşta esir düşebileceği herhalde aklına gelmemiş olsa gerek. atalarımız boşuna dememiş ‘’gün döner, devran döner’’ diye. oysa en az kendisi kadar zalim olan başkaları da vardı...

    ardından tekrar anadolu'ya geçen yıldırım doğuda erzincan ve malatya'ya kadar ilerleyince batıya doğru sefer yapmakta olan timur'la karşı karşıya gelmek zorunda kaldı.

    bu arada yıldırım'ın topraklarını elinden aldığı anadolu beyleri timur'a sığınırken, timur'un gazabına uğramış karakoyunlu yusuf bey ve celayir sultanı ahmet’te yıldırım'a sığınmıştı.

    sivas'a kadar gelip ardından güneye inerek suriye ve bağdat'ı fetheden timur anadolu beyleri tarafından osmanlılara karşı kışkırtılıyordu. aynı zamanda kendisini ilhanlıların varisi saydığı için anadolu üzerinde hak iddia ediyordu. osmanlıların kendisine bağlanmasını ve ayrıca yıldırım'a sığınan kara yusuf ve ahmet'in kendisine teslim edilmesini isteyen timur'a yıldırım hiç aldırmayarak, bu taleplerin hepsini reddetti.

    rumeli ve anadolu'da kazandığı zaferlerle başı dönen kibirli osmanlı padişahı tam tersine timur'a hakaret dolu mektuplar gönderip, onu küçümsemekten de geri kalmadı. kendi adını yaldızlı ve büyük harflerle yazıp, egemen olduğu toprakları uzun uzun sıralarken timur'un ismini küçücük yazarak ona sıradan bir hükümdar muamelesi yaptı. bu arada, rivayete göre, bir gözü kör olan yıldırım, bir ayağı topal olan timur'a;

    "bu dünya bir körle bir aksağa kaldıysa vay bu dünyanın haline" diyerek meydan okumuştu.

    böylece kaçınılmaz savaş en sonunda geldi çattı; büyük bir orduyla anadolu'ya giren timur sivas'ı yerle bir etti. fethettiği şehirlerin ahalisini öldürerek binlerce kelleden piramitler yapmak adetiydi, sivas'ta da aynısını yaptı. ardından ankara'ya yöneldi ve kaleyi kuşattı. bu sırada yıldırım da tokat üzerinden ankara'ya doğru ilerliyordu. kuşatmayı kaldıran timur çubuk ovasında osmanlı ordusunu karşıladı.

    28 temmuz 1402'de meydana gelen ankara savaşı tarihin gördüğü en kanlı meydan savaşlarından biri oldu. bütün gün boyunca, tam 14 saat süren çarpışmaların başlangıcında osmanlı ordusu daha üstün görünüyordu. karatatarlar ve daha önce timur'a sığınmış olan beylerin askerleri de osmanlı ordusunu terk ederek karşı tarafa geçince savaşın kaderi de belli oldu. osmanlılar ağır bir yenilgiye uğradı.

    yıldırım'ın oğulları ve sadrazam çandarlı ali paşa kuşatmayı yararak kaçmayı ve canlarını kurtarmayı başardılar. padişah ise hava kararıncaya kadar savaşı sürdürerek karanlıktan yararlanıp kaçmayı denedi ama timur'un komutanlarından çağatay han tarafından yakalanarak esir edildi.

    yine rivayete göre savaşçılığı dolayısıyla yıldırım'a saygılı davranan timur yenik osmanlı padişahından aynı şekilde karşılık görmedi. tam tersine hakaretlerine devam eden ve diline egemen olamayan yıldırım'ı en sonunda ayakta duramayacak kadar küçük bir kafesin içine kapatan timur anadolu'da gittiği her yere onu da götürdü. ayrıca onu daha da aşağılamak için savaş meydanında yıldırım'la birlikte yakalanan karısı despina'yı da kendi sofrasında hizmetçi olarak kullandı.

    mağrur yıldırım tüm bu hakaretlere ancak yedi ay dayanabildi ve sonunda kapatıldığı altın kafesin arkasında 9 mart 1403'de akşehir'de öldü.

    özetle: okuryazarlıkla adam olunmadığı gibi kibir herkesin olduğu gibi padişahlarında baş düşmanlarından birisi...
  • önceki yazımda (türk tarihinden ilginç anekdotlar) belirttiğim gibi türk tarihi kendi içerisinde çeşitli ilginç hikayeleri bünyesinde barındırmaktadır. ve bu hikayeleri peyderpey bir seri halinde sizlerle paylaşmaya devam edeceğim. bu yazımda türk tarihinden yine iki hikayeyi sizlere sunmak istedim. bu hikayelerden birisi türk tarihindeki anayasa çalışmalarından birisi ile ilgili olup; ikinci hikaye türk tarihinde birçok kez yaşanmış askeri ihtilallerden birisinin sonucunu konu almaktadır.

    herkese iyi okumalar...

    ***ihtilal evlatlarını yemeden duramaz!***

    14 mayıs 1950'den beri iktidarda bulunan demokrat parti'yi 27 mayıs 1960'da devirerek iktidara el koyan darbe ordu içinde daha çok alt kademe subaylarına dayanan bir cuntanın eseriydi.

    daha sonraki 12 mart 1971 ve 12 eylül 1980'de olduğu gibi "emir-komuta zinciri içinde" gerçekleşmeyen bu hareket, sadece iktidar partisine karşı değil ama aynı zamanda onunla işbirliği içinde olan ordunun yüksek komuta kademesine karşı da sert davranacak ve daha ilk adımdan itibaren genelkurmay başkanı orgeneral rüştü erdelhun ve kimi generalleri de gözaltına alarak işe başlayacaktı.

    27 mayıs hareketinin ve daha sonra iktidarı kullanan milli birlik komitesi'nin başına getirilen eski kara kuvvetleri komutanı orgeneral cemal gürsel, "başımızda yüksek rütbeli bir subay olsun" diye adeta zorla, aranarak bulunmuştu. ama ihtilal yasasının kendine özgü bir diyalektiği vardı ve neredeyse rica minnet hareketin başına getirilen cemal gürsel ve arkadaşları 27 mayıs'ın asıl aktörlerini ilk fırsatta tasfiye edeceklerdi.

    38 kişiden meydana gelen milli birlik komitesine birçoğu yüzbaşı, binbaşı rütbesindeki genç subayların damgasını vurması bir siyasal ve toplumsal hareket olarak 27 mayıs'ın sahip olduğu özellikleri de açığa vuruyordu ama bu unsurların iktidar mevkilerinde kalmalarına da beş buçuk aydan fazla tahammül edilemeyecekti.

    aslında 27 mayıs'ın arka planında yer alan siyasal-toplumsal süreci belirleyen türkiye'de gelişmekte olan kapitalizmin harekete geçirdiği dinamiklerdi. on yılı bulan demokrat parti iktidarı döneminde kapitalizmin hızla gelişmesi için önemli adımlar atılmış ve bir sermaye birikimi gerçekleştirilmişti.

    iç pazarın gelişmesi ve sermayenin dolaşımı için gereken alt yapı yatırımlarının gerçekleştirildiği bu süreç aynı zamanda bir önceki dönemin nispeten içe kapalı toplum yapısında var olan değer yargılarını ve statüleri de hızla değişmeye zorlarken "orta sınıf’’ tanımını ve bunun içinde yer alan toplumsal kesimleri de farklılaştırıyordu.

    tek parti döneminin anlayışı ve politikaları çerçevesinde şekillenen hemen ne varsa artık geride kalıyor, ülkede var olan kapitalist ilişkilerin yayılmasıyla egemenliğini ilan eden yeni dönem geçmişten farklı "yükselen değerler" ortaya çıkarıyordu. bu bağlamda subayların, ordu mensuplarının da dahil olduğu memurlar artık eskisi gibi toplumsal yaşamın önemli aktörleri olamayacaklardı.

    yoğun iç göçün sayılarını artırdığı ve büyüttüğü kasaba irisi kentlerdeki yaşam, tüccarları, ithalatçıları, montaj sanayinin bir ucuna tutunmuş kalburüstü işadamlarını, zengin çiftçileri öne çıkarıyordu.

    böylesi bir iktisadi-toplumsal sürecin ordunun alt kademelerinde tepkilere yol açması doğaldı. bu sosyopsikolojik tepkilerin yanı sıra, fonda her zaman bir tür "atatürkçülük" ideolojisi bulunmak kaydıyla ve bunun tarihsel ve ulusal meşruiyetinden yararlanarak, kendisini her zaman "memleketin asli sahibi" olarak gören ordunun içinden demokrat parti iktidarının temsil ettiği bir tür geç kalmış "vahşi kapitalizme" karşı şiddetli bir muhalefet patlak verecek ve sonuçta 27 mayıs’a kadar gidilecekti.

    ancak bu hareketin içinde bulunanların, cuntalar örgütleyip, kelleyi koltuğa alanların ideolojik ve siyasal formasyonu ne pek ciddiye alınır düzeydedir, ne de belirli bir homojenlik ve netlik taşımaktadır. bir önceki dönemde ağırlığı hissedilen "devletçi" politikaların esin kaynağı olduğu kimi görüşler veya düpedüz bu politikaların tekrarı niteliğindeki önerilerden ileri giden fazla bir şey yoktur.

    ama sonuçta 27 mayıs, baskıcı bir rejime karşı bir tür "hürriyet mücadelesi" olarak da kendisini tanımlayacaktır. asıl olarak alt kesimlerin damgasını vurduğu ve onların kimi özlemlerini yansıttığı ölçüde de ortaya çıkardığı anayasa ve seçim yasası gibi kimi hukuki-siyasi düzenlemeler daha demokratik ve özgürlükçü bir eksende şekillenebilmiştir.

    tüm bunlardan sistem gereken dersleri alacak ve daha sonraki on yıl içinde geliştireceği önlemlerle ordu içinde bir daha böylesi bir hareketin gelişmesine olanak tanımayacaktır. oyak başta olmak üzere, ordu mensuplarının sistemle daha iyi bütünleşen bir yapıya bürünmelerini sağlayan iktisadi ve kurumsal önlemler alınırken, subaylar da devletin diğer görevlilerine oranla görece daha ayrıcalıklı bir konuma zamanla kavuşacaklardır.

    nitekim 12 mart 1971'deki müdahale öncesinde gerçekleştirilen 9 mart tasfiyesi bu bağlamdaki son kalıntıların da temizlenmesidir. daha sonraki dönemlerde artık ordu içinde gerçekleştirilen örgütlenmeler ideolojik çizgisi net olan sistem dışı örgütlenmelerdir ve bunlar da açığa çıktığı ölçüde kesin bir şekilde ayıklanıp, kazınacaklardır.

    ama bunlar daha sonrasının olgularıdır. 1950'li yıllar henüz bu adımların atılmadığı, bir anlamda "bakir" ve "masum" bir dönemdir ve darbeyi gerçekleştiren kadrolar da hem kendilerini örgütlemekte, hem de toplumsal karşılık bulmakta şanslı olacaklardır.

    ankara ve istanbul radyolarının ele geçirilerek bir bildirinin okunmasıyla iktidara el konulabildiği bu dönemde 27 mayıs öncesinde oluşan cuntalar hiç kan dökmeden amaçlarına ulaşacaklar ve ilk aşamada 38 kişiden oluşan bir iktidar organı ile ülkeyi yönetmeye başlayacaklardır. nato'ya ve cento'ya bağlı olduklarını daha ilk andan ilan etmeleri kendileri açısından akıllıca olacak ve dış dünyadan büyük bir tepkiyi üzerlerine çekmeyeceklerdir.

    ancak esas önemlisi bundan sonrasında, iktidarı aldıktan sonra ne yapılacağıdır. böylece kısa sürede milli birlik komitesi içinde ayrılıklar baş gösterir; devlet ve hükümet başkanı ve milli savunma bakanı olarak neredeyse her türlü yetki kendisine tevdi edilen cemal gürsel ve arkadaşları demokrat parti, iktidarının sorumlularının yargılanmasının yanı sıra yeni bir anayasa ve seçim yasası yapılarak makul bir süre içinde çekilmeyi savunmaktadır.

    bütün bu siyasal sürecin en örgütlü gücü chp'nin lideri ismet inönü de bu görüştedir ve tarihsel kişiliğiyle tüm ağırlığını bu doğrultuda kullanmaktadır. ama milli birlik komitesi üyelerinin bazıları iktidarın kısa sürede sivillere bırakılmasına taraftar değildir.

    sivil siyaset alanına ve politikacılara derin bir güvensizlik duyarken, ne olduğu pek de belli olmayan militarist ve devletçi görüşlerinin ülkenin hızla kalkınması ve ilerlemesi için pek gerekli olduğuna inanan bir grup milli birlik komitesi üyesi subay, belirli bir tarih telaffuz etmemekte ama en azından uzunca bir süre ülke yönetimini ellerinde tutmak istemektedirler.

    içlerinde alparslan türkeş gibi faşist unsurlar olduğu gibi, bir tür "üçüncü dünya solculuğu" olarak tanımlanabilecek görüşlere sahip olanlar da vardır. ve aslında bu kadar farklı görüşleri olanların birlikte ülkeyi yönetmeleri de mümkün değildir. ama öne çıkan ayrım ve çatışma noktası askeri yönetimin devam edip etmemesi olunca, 13 kasım 1960 günü sabaha karşı isimleri daha önceden belirlenen 14 milli birlik komitesi üyesi evlerinden toparlanarak ordudan emekli edileceklerdir. ardından yurtdışında bir takım uyduruk görevlere atanma görüntüsü altında sürgüne gönderileceklerdir.

    sonuç olarak; ihtilal evlatlarını yemeden duramazdı! iktidarın silahlı ayaklanmayla el değiştirdiği 27 mayıs da bunun dışında kalmayacak ve ihtilal yasasının diyalektiği yine hükmünü icra edecekti. düzenin yeniden geri gelmesini savunanlar çeşitli görüşlerdeki "aşırıları" tasfiye edip, duruma egemen olacaklardı.

    ***anayasa yaparken dikkatli olmak gerek***

    19. yüzyılın son çeyreğine doğru ilerlenirken hala üç kıtaya yayılmış dev bir imparatorluk olan osmanlı devleti de ayakta durmakta zorlanıyordu. aslında yüzyılın başından beri bu duruma çare aranıyordu ve sonunda çözüm bulunmuş gibi de görünüyordu. buna göre batı avrupa'nın yönetimsel modeli osmanlı'ya uyarlanacaktı. ancak sonuçta kapitalizmin siyasal üst yapısı olarak nitelendirilebilecek bir modelin uyarlanmasıyla imparatorluğun kurtulması doğrusu pek mümkün gözükmüyordu.

    gelişmekte olan kapitalizm, uluslararası bir sistem haline gelirken dünyayı da yeniden şekillendiriyordu. bazı ülkeleri bağımlı, yarı-sömürge ve sömürge durumuna getirerek merkezdeki kapitalist ülkelerin sermaye birikimini daha hızlı sağlamak için bu ülkeleri de daha yoğun bir sömürüye tabi tutuyor ve yağmalıyordu.

    aslında osmanlı devleti de, görünüşteki tüm azametine rağmen bu süreçte bağımlı olmaya ve pek tabii bu arada dağılmaya mahkumdu. çağın ideolojik akımlarından da etkilenen osmanlı aydınları ülkeye bir an önce anayasal bir sistem, meşruti bir monarşi getirmeye çalışırken osmanlı'yı kaçınılmaz kaderinden uzaklaştırmaya çalışıyordu.

    3. selim'le başlayan ve tanzimat'la ilerleyen bu yenileşme ve reform çabalarının hedefi 19. yüzyılın son çeyreğine gelindiğinde artık meşruti bir monarşinin kurulmasıydı. 1867'de kurulan yeni ''osmanlılar cemiyeti''nin desteklediği bu çabaların siyasi önderi olarak sivrilen ismin de ahmet mithat paşa olması doğaldı.

    neredeyse devlet hizmetine girmesinden itibaren reformcu çalışmalarıyla dikkat çeken, eğitim ve maliye başta olmak üzere birçok alanda önemli düzenlemeler gerçekleştiren mithat paşa batı avrupa'daki gelişmeleri de yakından izliyordu. bu arada namık kemal ve ziya paşa gibi yeni osmanlıların fikir adamlarıyla da yakın bir temas ve işbirliği içindeydi.

    ilk kez temmuz 1872'de abdülaziz tarafından sadrazamlığa getirilen mithat paşa'nın padişahın mühr-ü hümayununu elinde tutması ancak üç ay sürebildi. imparatorluğun bir federasyona dönüşmesi fikrine yakınlık duyduğu iddialarının yanı sıra maliyeye sıkı bir düzen getirmeye yeltenmesi ve abdülaziz'in dolmabahçe sarayı'ndaki hesapsız harcamalarını da denetlemeye kalkışması üzerine üç ay sonra görevden alındı.

    sadrazamlıktan uzaklaştırılmakla birlikte devlet içinde etkili olması engellenemeyen mithat paşa daha sonra çeşitli nazırlıklarda ve yüksek görevlerde bulunmaya devam edecek ve bu arada o dönemin en etkili üç veziri arasında bir tür yakınlaşma ve işbirliği ortamı da yaratacaktı. sonuçta mithat paşa, mehmet rüşdi paşa ve hüseyin avni paşa birlikte hareket ederek 30 mayıs 1876'da abdülaziz'i tahttan indirerek yerine 5. murat'ı geçirdiler.

    uzun yıllardır topkapı sarayı'nda kendi dünyasında yaşayan içkiye düşkün 5. murat reformlara yatkın görünüyordu. ancak ruh sağlığı yerinde olmayan yeni padişah abdülaziz'in 4 haziran'da ''kuşkulu'' bir şekilde ölümü üzerine iyice bunalıma girdi ve kendisinden beklenenleri yerine getiremeyeceği anlaşıldı.

    bunun üzerine üç ay sonra 5. murat da tahttan indirilecek ve mithat paşa ile arkadaşlarının çalışmalarına destek olacağına, bir anayasa ilan edeceğine söz veren 2. abdülhamit 31 ağustos 1876'da tahta çıkarılacaktı.

    abdülhamit tahta çıkar çıkmaz hemen bir anayasa oluşturmak üzere çalışmalara başlandı; mithat paşa'nın başkanlığında kurulan bir komisyonda 16 yüksek dereceli devlet memuru, ulemadan 12 kişi ve 2'de asker yer alıyordu. 30 kişiden oluşan komisyonun elinde zaten kimi taslaklar ve hazırlanmış metinler vardı. hızla yürütülen çalışmalar sonuçlandırılırken biri halkın oylarıyla seçilmiş meclis, diğeri padişahın atayacağı ayan olmak üzere iki temsili organa dayanan bir sistem öngörülüyor, batı'da geçerli olan çeşitli temel hak ve özgürlükler tanınıyordu.

    abdülhamit kendisine onaylanmak üzere sunulan taslağa bazı maddeler ekleyerek kabul etti. eklenen en önemli madde ise padişaha anayasayı askıya alma yetkisi veren ve bu arada "kendisi veya ülke için tehlikeli" gördüğü kişileri sürgüne göndermesine olanak sağlayan ünlü 113. maddeydi. ve bu madde ilk kez anayasa komisyonu başkanı mithat paşa için kullanılacaktı.

    osmanlı'yı meşruti bir monarşi haline getiren anayasayı hazırlayan komisyonun başkanı mithat paşa'yı 17 aralıkta sadrazamlığa atayan 2. abdülhamit, hemen altı gün sonra da, 23 aralıkta anayasayı onaylayarak yürürlüğe soktu. acelesi vardı çünkü aynı gün istanbul'da toplanan çeşitli batılı ülkelerin temsilcileri "tersane konferansı" diye bilinen bu toplantıda osmanlı'dan özellikle balkanların yeniden düzenlenmesiyle ilgili olarak yeni bir takım taleplerde bulunmaya hazırlanıyorlardı.

    toplantı kasımpaşa'daki donanma komutanlığı binasında başladığı sırada duyulan top seslerinden şaşkınlığa uğrayan temsilcilere anayasanın ilan edildiği açıklandı. aslında böylece konferans boşlukta kalmış oluyordu. yine de 20 ocak 1877'ye kadar çalışmalarını sürdürmekte ısrar etti ama ortaya konulan talepler osmanlı yönetimi tarafından kabul edilmeyince delegeler de hep birlikte istanbul'dan ayrılarak protestoda bulundular. ancak bu durumu hükümet umursamayacak, padişah ise rahat bir nefes alacaktı.

    batılı devletlerin temsilcilerinin istanbul'dan ayrılmasıyla uluslararası baskıdan uzaklaştığını düşünen abdülhamit, abdülaziz'in ölümünden sorumlu tuttuğu ve hiç güven duymadığı mithat paşa'yı tasfiye etmek için vakit kaybetmedi. aslında anayasal bir düzeni de benimsemiş değildi ve daha sonra hayli uzun sürecek hükümranlık dönemi için kendisine göre planları vardı. abdülhamit'in, egemenliğini ne mithat paşa gibi etkili isimlerle, ne de milletin oylarıyla seçilen temsili organlarla paylaşmaya niyeti vardı.

    5 şubat 1877'de dolmabahçe sarayı'na çağrılan anayasa komisyonu başkanı ve sadrazam mithat paşa sarayın önünde, boğaz'da demirlemiş olan bir geminin bacasından dumanların çıktığını görünce buna bir anlam veremeyecekti. kış vakti padişahın denize açılması pek görülen bir durum olmadığına göre acaba yolcusu kim olabilirdi?

    anayasayı ve temel reformları yapma sözü verdiği için tahta çıkardığı padişahın kendisinden kurtulmakta kararlı olduğunu bilse belki kendine göre önlemlerini alır ve bir karşı darbeye kalkışabilirdi. ama bu gibi kuşkulardan uzak bir şekilde gittiği dolmabahçe sarayı'nda 2. abdülhamit'in kendisi yoktu. bir saray görevlisi sadrazama padişahın kararını bildirdi; anayasanın 113. maddesine göre padişah, sadrazamı kendisi ve ülke için "tehlikeli kişi" olarak değerlendiriyor ve sürgüne gönderiyordu. böylece anayasayı yapan paşa o anayasanın da ilk kurbanı oluyordu! mithat paşa hemen dolmabahçe önündeki gemiye bindirilecek ve italya'nın yolunu tutacaktı.

    anayasanın mimarına üç ay tahammül edebilen 2. abdülhamit anayasanın kendisine ise bir yıldan fazla katlanacaktı. doğrusu abdülhamit'in meclis-i mebusan'ı fazla ciddiye aldığı söylenemezdi ama 24 nisan 1877'de başlayan osmanlı-rus savaşında uğranılan yenilgiye abdülhamit bir sorumlu arayıp bulması gerektiğinde meclis'i buldu ve şubat 1878'de yine anayasanın kendisine tanıdığı hakka dayanarak anayasayı askıya aldı ve meclis-i mebusan'ın da kapatıldığını ilan etti. abdülhamit, ardından da 30 yıl süreyle ülkeyi istediği gibi yönetmenin yollarını bulmak konusunda ne kadar becerikli olduğunu kanıtladı.

    ikinci sadrazamlığı da yine ancak üç ay süren mithat paşa ise önce bir yıl kadar avrupa'da sürgünde kaldıktan sonra yeniden ülkeye dönecek ve devlet hizmetine devam edecekti. ancak istanbul'a yaklaştırılmayan ve önce suriye ardından da aydın valiliklerinde bulunan mithat paşa, padişahla ilişkilerinin normalleştiğini zannediyordu. oysa abdülaziz'in tahttan indirilmesini ve ölümünü hiçbir zaman unutmayan, kendisi de sürekli "hal edilme" kuşkusu içinde yaşayan abdülhamit, en sonunda 1881'de mithat paşa ve mehmet rüşdi paşa'nın, abdülaziz'in ölümü dolayısıyla sorgulanmalarını gündeme getirdi.

    önce izmir'deki fransız konsolosluğuna sığınan mithat paşa hükümetin güvence vermesi üzerine teslim oldu. mithat paşa, "yıldız mahkemesi" olarak bilinen yargılama sonunda suçlu bulunarak ölüm cezasına çarptırılacak ama batılı devletlerin araya girmesiyle cezası ömür boyu hapse çevrilerek imparatorluğun en uzak köşelerinden birine, yani taif'e gönderilecekti. ve burada padişahın emriyle 8 mayıs 1884'de öldürülecekti.

    yaptığı anayasanın ilk kurbanı olarak sürgüne gönderilen paşanın ölümü de kendi elleriyle tahta çıkardığı padişahtan gelecekti.

    sonuç olarak; mithat paşa kendi anayasasının ilk kurbanı oldu…
  • serinin devamı olan yeni yazıyla yine karşınızdayım. daha önce yayınladığım yazılarda (#92543812) (#93942903) türk tarihi ile ilgili çeşitli ilginç olayları dilim döndüğünce size aktarmıştım. bu yazıda osmanlı dönemi ile ilgili 2 hikayeyi siz saygıdeğer okuyucularla paylaşacağım.

    ***bir elçiye asla kötü davranılmamalı***

    1512'den 1520'ye kadar sekiz yıl süren saltanatı sırasında batı'ya, yani avrupa'ya hiç sefer yapmamış olan yavuz sultan selim osmanlı'nın doğu ve güney sınırlarıyla uğraşmış ve iran ile mısır seferlerine çıkmıştı. yavuz sultan selim öldüğünde tam da macaristan'a doğru bir sefere çıkmak üzereydi ve padişahın tuğları ilk kez edirne kapısına konmuştu.

    yavuz sultan selim tam bu sefere çıkacakken ölüp yerine tahta 1. süleyman geçti. osmanlı imparatorluğu ile büyük bir savaş olmadan geçen bu dönemde rahat bir nefes alan avrupalılar uzaktan korkuyla seyrettikleri ve "aslan" gibi diye nitelendirdikleri yavuz sultan selim ölüp de yerine oğlu süleyman geçince "osmanlı tahtına bir kuzu geçti", "vahşi bir aslanın yerine tatlı bir kuzu geldi" diye raporlar yazdılar ve sevindiler. ancak bu "kuzu"nun dişlerini görmek için fazla beklemeyeceklerdi. doğrusu 1. süleyman da başlangıçta avrupalıların "kuzu" benzetmesine uygun tutumlar sergiledi. önce babasının dize getirdiği doğu ülkeleriyle sorunlarını çözdü ve iran mallarına konan boykotu kaldırarak iran'a çeşitli ödünler verdi. ayrıca 1. süleyman babası selim'in halifelik unvanıyla birlikte kahire'den istanbul'a zorla getirttiği islam alimlerinin memleketlerine dönmelerine izin verdi.

    o sıralarda 1. süleyman avrupa'nın en güçlü devleti olduğuna inanan kibirli macaristan'a da elçi göndererek kendince sorunu barışçı yollardan çözmeyi denedi. macarlar osmanlılara vergi, yani haraç verirlerse osmanlı akıncılarının saldırıları duracaktı. ancak macarlar 1. süleyman'ın gönderdiği elçinin burnunu ve kulaklarını keserek geri göndermek gafletinde bulundular. nasıl olsa osmanlı tahtında bir kuzu vardı!

    bu davranışın bir savaşa yol açacağını elbette macarlar da biliyordu ve bir yandan da osmanlı saldırısına karşı hıristiyan dünyasının desteğini almak için harekete geçtiler. kutsal roma imparatorluğunun prensleri worms'da toplanıyorlardı ve hıristiyan avrupa'yı tehdit eden islam'a karşı güçlü bir ittifak oluşturmak için bu toplantı iyi bir fırsattı. ancak avrupa hıristiyanlığı kendi içindeki sorunlarla meşguldü.

    5. charles, reformcu din adamı luther'i günahkar olmakla suçlamış ve prensler birbirine girmişti. macarların islam'a karşı hep birlikte mücadele etme çağrısına kulak verecek durumda değildiler. bu durumda macaristan batı avrupa ile osmanlı arasında bir tampon devlet konumuna sürüklendi ve gerçekten de bir tampon gibi ezilmekten kurtulamadı.

    böylece yalnız kalan macarlar 1.süleyman'ın elçisinin burnu ve kulaklarına karşılık olarak önce belgrat'tan oldular. süleyman bir aylık bir kuşatmadan sonra ağustos 1521'de güçlü belgrat kalesini fethetti. belgrat'ın düşmesi macaristan'ın güney savunma hattının da çökmesi anlamına geliyordu. ama bu daha başlangıçtı ve asıl savaş beş yıl sonra mohaç'ta olacaktı.

    iran hükümdarı 1. tahmasp macar kralı 2. lajos ve kutsal roma imparatoru 5. charles'a elçiler göndererek osmanlılara karşı ittifak önerisinde bulundu. tahmasp doğudan ve batıdan birlikte osmanlıları sıkıştırırlarsa başarılı olabileceğine inanıyordu ve osmanlılar ile bu şekilde başa çıkabileceklerdi. bu arada macarlar da boş durmuyor eflak ve boğdan'da osmanlılar aleyhinde bir takım tertipler düzenliyorlardı.

    öncelikle macaristan'ın üzerine yürümeye karar veren kanuni sultan süleyman'ın sadrazamı ibrahim paşa öncü birliklerle yola çıkarak bazı kaleleri ele geçirirken asıl ordu ise gelip mohaç ovasında konakladı. kral 2. lajos, osmanlı ordusunun karşısına toparlayabildiği 20 bin kişilik ve osmanlı ordusuna göre daha zayıf teşhis edilmiş bir kuvvetle çıktı. kral 2. lajos ovada yapılan muharebe de 130 yıl önce, yani 1396'da niğbolu'da atalarının yaptığı savaş hatalarının hepsini tekrarlamak başarısını gösterdi!

    bataklıkla nehir arasında ordugah kurarak hareket olanaklarını sınırladı. osmanlı ordusunun sayıca çok üstün oluşunu dikkate alıp savaş arabalarını kullanarak bir savunma savaşına yönelmedi, ya da geri çekilip zaman kazanarak bohemyalıların yetişmesini beklemedi. sonunda osmanlı ordusunun çok bilinen "türk kıskacı"na düştü. ilk saldırıda geri çekilen hafif süvariler macar ordusunu asıl kuvvetin içine çektiler ve üç yandan kuşatılan 20 bin kişilik ordu hemen tümüyle kılıçtan geçirildi veya arka taraftaki bataklıklarda boğuldu.

    meydan savaşı iki saat kadar sürmüştü ve kral 2. lajos da savaş alanında can verenlerin arasındaydı. ayrıca iki başpiskopos ve beş piskopos da hayatını kaybetmişti. savaşın ardından ilerleyerek budin'i de alan kanuni sultan süleyman tüm macaristan'ı yağmaladı ve 100 bin kadar esirle istanbul'a döndü.

    daha sonra 1541'de macaristan'a büyük bir sefer daha yapan süleyman orta ve güney macaristan'ı budin eyaleti haline getirerek tümüyle osmanlılara bağlayacaktı.

    kibir ve ileriyi düşünmeden yapılan budalalıklar macaristan'a çok pahalıya mal olurken, avrupalıların "kuzusu" osmanlı imparatorluğuna en görkemli dönemini yaşatacak ve yarım yüzyıla yaklaşan saltanatı sırasında ordunun başında 13 büyük sefere çıkıp bunların hepsinden zaferle dönecekti. ama birisi hariç; malta adasını almak için 1556'da büyük bir donanma ile sefere çıkan "muhteşem süleyman" bu kez başarılı olamayacak ve utancından gemilerini haliç'e gece vakti sokmak zorunda kalacaktı.

    ve bunca zaferin sahibi, macaristan'ı fethettikten sonra dönemin en güçlü devleti avusturya'yı bile haraca bağlayan mağrur hükümdar, halkın malta seferi ve kendisi hakkında ne konuştuğunu kulaklarıyla duymak için istanbul'da tebdili kıyafetle dolaşacaktı...

    özetle : aslında macarlar kanuni sultan süleyman'ı 'kuzu' sanmıştı ama o kuzu postuna sarılmış bir aslandı...

    ***silahlı diplomasi bu kez işe yaramadı... ***

    türkiye'nin ekim 1998'de suriye'ye uyguladığı ve abdullah öcalan'ın ülkeden çıkarılmasını sağlayarak istediği sonucu da aldığı "silahlı diplomasi" tarihte büyük devletler tarafından zaman zaman uygulanan bir yöntemdi. silahlı kuvvetlerin açıkça harekete geçirilip savaş tehdidi ile üzerine yürünülen ülke daha zayıf veya o anda savaşa hazır değilse ödün vermek, geri adım atmak zorunda kalırdı.

    türkiye 20. yüzyılın sonunda bunu ilk kez uyguladı -ve böylece "büyük devlet" olduğuna belki kendisi de inandı- ama başka büyük devletler bu yönteme daha önce çok başvurmuşlardı. ancak her zaman istedikleri sonucu aldıkları söylenemez. nitekim ingiltere 19. yüzyılın başlarında osmanlı imparatorluğuna karşı aynı yöntemi denedi ancak amacına ulaşamadı. büyükada önlerine kadar gelen ingiliz savaş gemileri elleri boş dönmek zorunda kaldı.

    nisan 1789'da tahta çıkışının hemen ardından meydana gelen fransız devrimi'nin estirdiği rüzgarların da etkisiyle ııı. selim osmanlı imparatorluğuna yeni bir düzen "nizam-ı cedid" getirmeye çalışıyordu. fransız devrimi'nden etkilenmişti ama 1798'de mısır ve suriye'yi işgal eden general napolyon'dan doğal olarak hoşlanmıyordu. hatta bu sırada ııı. selim ingiltere ve rusya'ya yanaşacak ve onlarla ittifak yapacaktı. daha sonra kendisini "fransa imparatoru" ilan eden napolyon'u ııı. selim başlangıçta yine tanımadı ve doğrusu pek ciddiye almadı ama napolyon'un
    komutasındaki fransız orduları avrupa'yı bir baştan diğer başa hallaç pamuğu gibi atmaya başladığında osmanlı padişahı da ülkesinin eski dostu fransa'ya ve napolyon'a yakınlaşmak gereğini duyacaktı. napolyon'un avrupa'yı kasıp kavurması ve osmanlıların geleneksel düşmanı rusların üzerine yürümesi ııı. selim'in işine geliyordu.

    böylece ııı. selim'in tavrı hızla değişecek ve fransa ile ittifaka yönelirken ingiltere ve rusya'yı karşısına alacaktı. napolyon'un da istediği bu idi. osmanlıların ve iran'ın güneyden rusları sıkıştırmasını isteyen fransız imparatoru en güvendiği adamlarından birini, general sebastiani'yi istanbul'a elçi olarak gönderdi.

    fransız general gerçekten de istanbul'da çok iyi karşılandı ve özel bir yakınlık gördü. o kadar ki, hıristiyan elçilerinin osmanlı hükümdarının huzuruna kılıçlarıyla kabul edilmemesi yerleşmiş bir kural, bir gelenek olmasına rağmen sebastiani kılıcıyla sultanın yanına girebilen ilk avrupalı elçi oluyordu. askeri başarılarına hayranlık duyduğu fransa ve napolyon'un desteğiyle ııı. selim ordusunu modernleştirip, güçlendireceğini umuyordu.

    böylece süreç hızla rusya ve ingiltere aleyhine gelişmeye başlayınca ingiltere "silahlı bir diplomasi" uygulayarak ııı. selim'i bu politikadan uzaklaştırmaya ve yeniden kendilerinden yana dönmesini sağlamaya karar verdi. elbette ingiltere büyük bir güçtü ve bunu ilk kez denemeyecekti. son olarak nisan 1801'de danimarka'ya yönelik olarak bunu denemişler ve kopenhag önüne gönderdikleri kraliyet donanması'nın topları ateşlenince istedikleri sonucu almışlardı.

    aynı şey istanbul için de uygulanabilirdi; çanakkale'den girerek marmara'yı geçen gemiler sarayburnu'na gelerek toplarını topkapı sarayı'na çevirdiklerinde ııı. selim'in dize geleceğine inanıyorlardı. iki yıldır istanbul'da ingiliz elçisi olan charles arbuthnot osmanlı yöneticilerini ve ııı. selim'i iyi tanıdığına inanıyordu ve londra'ya yolladığı raporlarda osmanlı padişahının sarayburnu'nda ingiliz savaş gemilerini gördüğünde yelkenleri suya indireceğinden kuşku duymadığını yazıyordu. sultan, boğaziçi'nde bir savaşa girişmektense bosna'da fransızlarla bir savaşa girmeyi tercih ederdi.

    ingiltere bu doğrultuda hazırlıklara girişerek plymouth'dan yola çıkan savaş gemilerine doğu akdeniz rotası verirken istanbul'daki ingiliz elçisi arbuthnot da osmanlı yönetimine bir ültimatom vererek fransız elçisi sebastiani'nin ülkesine geri gönderilmesini talep etti. çünkü fransız elçisinin osmanlı başkentindeki faaliyetleri fransa ile ingiltere arasındaki savaşta tarafsız olduğunu söyleyen osmanlı devletinin bu konumuna uygun düşmüyordu. ancak osmanlılar hiç de oralı olmadılar ve ingiliz elçisinin taleplerine olumlu bir yanıt vermediler. hatta tam tersine charles arbuthnot'un bu tutumu öfkeye yol açtı ve istanbul'da istenmeyen adam haline gelmeye başladı.

    bu arada ingilizlerin bu girişimleri karşısında boğazlar'dan bir saldırı olasılığına karşı çanakkale boğazı'ndaki savunma mevzileri, eski kaleler de fransızların desteğiyle teknolojik olarak güçlendirilmeye başlandı. öte yandan ingiliz elçisi ve istanbul'daki ingiliz vatandaşlarına da tehdit yağmaya başlamıştı. bu durum karşısında daha önce gelip galata önlerinde demirlemiş olan bir ingiliz firkateynine binen elçi ve bazı önde gelen ingiliz vatandaşları gerilimin doruk noktasına ulaştığı 1807 yılının ocak ayı sonlarında marmara'ya doğru açılmak ihtiyacını hissettiler.

    aslında ingiliz elçisi gerilimi tırmandırma politikasını erken başlatmış ve henüz ingiliz savaş gemileri boğazlarda görünmeden doruk noktasına ulaşan krizi yönetebilecek tarzda bir silahlı gücü arkasına alamamıştı. istanbul'daki ingilizleri çanakkale'ye doğru götüren savaş gemisini boğaz çıkışında ancak üç gemi daha bekliyordu ve bunlar "silahlı diplomasi" için yeterli bir güç değildi. malta'ya haber gönderilerek on gemi daha ve çıkarma birlikleri istendi.

    bir yandan gelibolu'ya çıkarma yapılacak, bir yandan da istanbul'a kadar gidilecekti. ancak amiral duckworth'un komutasında yedi geminin daha çanakkale boğazı açıklarına gelmesi için on gün geçecekti. on bir gemiye ulaşan ingiliz filosu bundan sonra bir on gün daha rüzgarın uygun hale gelmesini beklemek zorunda kalacak ve ancak 19 şubat 1807'de kraliyet donanmasının gemileri tarihlerinde ilk kez çanakkale boğazı'na girip ilerlemeye başlayacaklardı. boğazın savunma mevkileri ingiliz gemilerine ateş açtılar ama gemilere bir zarar veremediler. bazı eski osmanlı gemileri de düşman filosuna ateş açacak ancak etkili olamayacaklar ve karşı ateşle bazıları batırılacaklardı.

    böylece amiral duckworth'un küçük filosu marmara'yı geçti ama topkapı sarayı'nı tehdit edecek kadar boğaziçi'ne sokulamadı. çünkü karadeniz'den esen güçlü rüzgar ve şiddetli akıntı ingilizlerin gemilerini istediği yerde demirlemesine olanak tanımıyordu. zorunlu olarak ancak büyükada önlerinde demirleyebildiler. ama istanbul'a on kilometreden uzak olan bu mesafeden topların bir tehdit unsuru olması pek mümkün değildi. iki gün boyunca ingiliz gemileri adalar civarında dururken bu gücü arkasına alan ingiltere elçisi arbuthnot da istanbul'a gelmiş kendince çeşitli temaslar yapıyor, sonuç almaya çalışıyordu.

    ingiliz gemilerinin adalara kadar gelmesi tabii ki topkapı sarayı'nı endişelendirmişti. ama daha sonra kıyıya pek sokulamadıkları fark edildi ve kentte savunma önlemleri alındı. sadece bir firkateyn galata önlerine gelebilmişti. ingiliz elçisinin tehditlerine pek aldırmayan osmanlı yöneticileri tam tersine arbuthnot'u tehdit ettiler. halkın galeyan halinde olduğunu ve her an kentteki yabancılara saldırıların başlayabileceğini söyleyerek bir an önce çekip gitmelerinin en iyi yol olacağını bildirdiler.

    amiral duckworth 22 şubat sabahı gemilere istanbul'u bombalamaları emrini verdi ama hemen geri aldı. çünkü kente fazla sokulamadan yapılacak bir bombalama pek bir işe yaramayacağı gibi çıkarma birlikleri de olmadığı için etkili bir sonuç vermesi de beklenemezdi. kentin bir kısmında hasara meydan verebilecek bombalar uzun vadede ingiltere ile osmanlı imparatorluğu arasında çok daha büyük ve kalıcı bir düşmanlığın doğmasına yol açmaktan başka siyasi bir sonuç üretemeyecekti.

    sonuçta ingilizler şubatın son günü tası tarağı toplayıp marmara'ya doğru açıldılar. bu iç denizde kalmayı güvenli görmeyen amiral duckworth gemilerini çanakkale boğazından geçirerek ege'ye çıkaracak, bu arada bu kez boğazdan geçerken osmanlı topları daha isabetli atışlar yapınca bazı gemileri de yara alacaktı. ege'de bir rus filosu ile buluşan ingilizler geri dönüp birlikte istanbul'u bombalamayı tartıştılar ama bunun bir yararı yoktu.

    bunun üzerine her iki filo da akdeniz'e doğru yola çıkarken ingiltere'nin "silahlı diplomasi" denemesi tam bir fiyaskoyla sonuçlanıyor, istanbul'da ise kutlama gösterileri düzenleniyordu.

    bu olayla aklıma şu atasözü geldi; ''yanlış hesap bağdattan döner'' bu atasözünü bu olayla ilişkilendirirsek ''ingiliz elçisinin yanlış hesabı büyükada'dan döndü''