şükela:  tümü | bugün sorunsallar (2)
  • en başarılı, zeki gençlerini çoğunlukla terörist gruplardan çıkarmış ülke.*
    üniversite sınavında ilk 300'e girmiş biriyim. partili devletim beni "pkklı fetöcü vatan haini din düşmanı ibne bir terörist" olarak görüyor.
    ben bu ülkeye daha bu yaşımda tüm borcumu ödedim hatta yıllarca alacağım var.
    canım yanıyor. benim doğduğum ülke burası mıydı? benim bir evim var mı?
  • her anlamıyla falso ülke.
  • ah be güzel ulke niye sana kıydılar,canını sıktılar neşeni kaçırdılar?
  • kurtulusu icin ustume dusen herseyi yaptigim, ugruna hic de zorunda degilken hayatimi kaydiran bedeller odedigim ulke. vicdanen rahatim. zenginligi ve mutlulugu elimin tersiyle ittim.

    boyle olmamasinda ufak da olsa bir katkim olsun diye, olmadi.

    sonuc olarak 2013 yilindan beri cevremdeki herkesi uyardigim faza gecti. simdi size de soyleyeyim: akliniz varsa terkedin cunku artik futbolculariniz, sosyal medya fenomenleriniz, kendi elinizle zengin ettikleriniz, dizileriniz, filmleriniz sizi kurtarmayacak.

    degisim kimse yumusak olmayacak yani acun izlerken uyusarak donusmeyeceksiniz.

    fazla da uzatmiyorum, imkani olanlarin terketmesini tavsiye ediyorum.

    bu da eksi sozluge girdigim son girim. cok sevdigim bir sarkiyla hepinize bol sans diliyorum. anlatacak harika bir hikayeniz olacak.

    basarabilenlerle diger tarafta gorusuruz.

    this is the end, beautiful friend
    this is the end, my only friend
    the end of our elaborate plans
    the end of ev'rything that stands
    the end

    no safety or surprise
    the end
    ı'll never look into your eyes again

    can you picture what will be
    so limitless and free
    desperately in need of
    some strangers hand
    ın a desperate land

    lost in a roman wilderness of pain
    and all the children are insane
    all the children are insane
    waiting for the summer rain
    there's danger on the edge of town
    ride the king's highway
    weird scenes inside the goldmine
    ride the highway west baby

    ride the snake
    ride the snake
    to the lake
    to the lake

    the ancient lake baby
    the snake is long
    seven miles
    ride the snake

    he's old
    and his skin is cold
    the west is the best
    the west is the best
    get here and we'll do the rest

    the blue bus is calling us
    the blue bus is calling us
    driver, where you taking us?

    the killer awoke before dawn
    he put his boots on
    he took a face from the ancient gallery
    and he walked on down the hall

    he went into the room where his sister lived
    and then he paid a visit to his brother
    and then he walked on down the hall
    and he came to a door
    and he looked inside
    father?
    yes son
    ı want to kill you
    mother, ı want to...

    come on, baby, take a chance with us
    come on, baby, take a chance with us
    come on, baby, take a chance with us
    and meet me at the back of the blue bus

    this is the end, beautiful friend
    this is the end, my only friend
    the end

    ıt hurts to set you free
    but you'll never follow me
  • ar damarı çatlamış insanlara sahip.
  • orta yaşın işsiz, gençlerin umutsuz, çocukların mutsuz olduğu ülke.
  • türkiye'deki sorun popülizm. seçmen oy versin diye oraya buraya yanlayan yavşak partiler yüzünden siyasetin boku çıktı. mesela chp eğer iktidar olmak için dincilere yanlayacaksa, sekülerler kime oy verecek? kime güvenecek? türkiye'nin sorunu bu. ben dincileri savunan onları koruyup kollayan partilere oy vermem bu kadar basit. beni savunacaksın sen ya.

    avrupa'da işçi olup da kapitalist merkez sağ partilere oy vermez hiçbir insan. türkiye'de veriyor, türkiye'de siyaset bilinci yok çünkü. velhasıl avrupa'da her parti kendi tabanının haklarını savunur ve seçmenle parti arasında bir güven ortamı vardır. türkiye'de bu da yok. türkiye'de akp'nin oy almasının ardında akp'nin ne yaparsa yapsın, nereye yanlarsa yanlasın kendi seçmenini satmaması vardır. adamlar bizden ol hayatını yaşa diyor. öbürlerini skiyim diyor. herkes dese ya bunu. böyle büyürsün siyaset olarak ki siyasi denge böyle oluşur.

    "benim bir söylemim var, duruşum var. buna karşı çıkanın amına koyayım!" diyemiyor muhalefet partileri.

    imam hatipleri kapatacağız, başörtüsüyle hakimliği, polisliği kaldıracağız, irticai faaliyetlerin kökünü kazıyacağız, tarikatları, cemaatleri kapatacağız diyemiyor hiçkimse. hiçbir parti lideri çıkıp da ben içerim aga, namaz da kılmam, dindar falan da değilim. anca bindiğim uçak turbülansa girerse inanırım diyemiyor. niye ya niye? ben buna oy vereceğim belki? e kaybettin beni.

    bizim kutsalımız vergidir diyemiyor hiçbir parti. yok mazotun vergisini kaldıracağız, yok kyk borcunuzu sileceğiz, yok asgari ücreti 4000 tl yapacağız bilmem ne. lan banane bunlardan? bunlar çözüm değilki. hepsinin bir geri dönüşü var. dönüp dolaşıp benim götüme giriyor.

    kimse demiyor ki ben sosyal demokrasi getireceğim veya liberal demokrasi getireceğim. herkes bir pembe hayal satıyor. lan yok öyle bir ülke. bir sistem getirirsin. bu sistem ya birini ya da başka birini ezer. ben hangi tarafa dahilsem ona göre seni seçerim veya seçmem. bu kadar basit. hem çalışanlardan vergi almayacağım, hem işsizlere sosyal yardım vereceğim diyemezsin böyle bir şey yok çünkü. hem işsizliği bitirip hem de sosyal demokrasi getiremezsin. bu imkansız. işsizliği bitirmek istiyorsan vergileri kaldıracaksın ki istihdama teşvik olsun. e bu durumda vergi gelirin olmayacağı için sosyal yardımlar da olmayacak. formül basit ya. seç tarafını ona göre siyaset yap. gerizekalılar. birleştirici söyleminize kimse inanmıyor. çünkü öyle bir birleştirici söylem yok. evrenin kanunu bu. birileri ezilecek. bana kimi ezeceğini söyle sadece.
  • aslında başlıktaki diğer insanların pek çoğunun yanında nefret ediyor değilim, türkiye'den de ne bileyim şu başımızdakilerden de. bizim ailede herkesin bir yurtdışı anısı olduğundan ötürü, bizatihi annem ingiltere'de okudu mesela, türkiye'nin daha yaşanabilir bir yer olduğu görüşüyle yetiştim. tabii, onların zamanında ingiltere olsun dedemin kendi siyasi kariyerinden dolayı gittiği sovyetler birliği olsun (komünist değildir, sadece iş gereği) onların yanında türkiye gayet hoş bir yermiş. ancak şu gün gitseler ve dönseler, yine aynı şeyleri mi düşünürlerdi emin değilim.

    türkiye aslında düşününce kötü bir yer değil. dünya'da turistlere sadece bilmem hangi gökdelenin gezdirildiği şehirler olduğunu düşününce (mesela hong kong başlı başına öyle bir yermiş.) şöyle bir galata'da yürüyüş yapmak, ne bileyim antalya kaleiçi'de oturup bir şeyler içmek sahiden insanın içini açan şeyler. tabii avrupa'ya şahsen gitmedim, ama anlatılanlara göre ya gidenlere büyü yapıp geri yolluyorlar ya da sahiden bambaşka bir noktadalar. bardağın dolu tarafına mı boş tarafına mı odaklanmak gerek, o sizin tercihiniz.

    ancak ne bileyim, türkiye gün geçtikçe benim için bir hapishaneymiş gibi görünmeye başladı. dediğim gibi kötü bir yer olduğundan öte değil, sahiden kasavetli aslında. bunu gürcistan'dan döndüğüm zaman gördüm. sarp sınır kapısının bir tarafı cıvıl cıvıl, insanlar denize giriyor falan. diğer tarafı karanlık, tel örgülerle çevrilmiş... sanarsınız distopya filmlerinden fırlamış gibi. komik olan tarafı, daha sınırdan içeri girer girmez inşaatların başlamasıydı.

    o günden sonra "nasıl bir yerde yaşıyorum yahu" ben serzenişi sardı içimi. insanlar gözüme mekanik robotlar gibi göründü. öyle yani... istiklal'e ya da ışıklar caddesine gidince boş boş dolaşan gözlerle karşılaştım. konuştukları zaman hiçbir şey anlatmıyorlar ve zihinleri sadece ceplerindeki parayı nereye harcayacaklarına odaklanmıştı. hani öyle büyük bir boşluk vardı ki bu insanlarda...

    işin özü benim insanlarla aram bilmem hangi yaşımdan beri iyi değildi. yani kafama göre mi insan bulamadım yoksa insanlara kendimi kapattığımdan mı bilmiyorum ama insanlara karşı içimde hep bir soğukluk oldu işte. mizacım da belli eder bunu, siz fark etmeden. konuşmaya başlayınca çok monoton bir ses duyarsınız benden, insanların takip ettiği şeyleri etmediğim için de zor konu açarsınız benle alakalı. toplumsal olaylara karşı belki içimde bir kayıtsızlık vardır bu yüzden. bundan dolayı başımı kaldırıp etrafa bile bakmam, aklım hep bir şeylerdedir. ama işte... ilk kez içinde yaşadığım toplumun böylesine iç karartıcı olduğunu görünce kendi çapımda bir şok yaşadım.

    türk insanını sadece üretme ve harcama fonksiyonlarına indirgeyen şey neydi? insanlar neden son ana kadar hiçbir şey düşünmüyor? neden herhangi bir şeye karşın ilgileri yok?

    benim yaşımda bir türk'ün yaşantısını düşündüm. bir kere ilkokul var önce. ne korkunç şey o ya? ömrüm boyunca aşağılandığımı, hem de bayağı aşağılandığımı düşündüğüm ilk yer. direkt öğretmen olarak başımıza koydukları insanı düşününce tüylerim ürperiyor. tabii, yapması gereken şey kadının 30 kişiye çarpma tablosunu öğretmek. buna mecbur, bunu yapmak zorunda. yapmazsa ne olur? sanırım onun için kötü olur ama ben 4. sınıfta öğrenilmesi gereken şeyi sbs sınavlarına çalışırken anca öğrendim. demek ki öğrenmeden de oluyormuş, şu an halen daha aklımda değil.

    peki sonra? sınavlar var. deli gibi sınavlar, müthiş sınavlar, insanın ödünü koparacak sınavlar... doğrusunu isterseniz, ben üniversite sınavlarına çalışmadım ve özel bir okulda psikoloji okudum. (iyi de halt yedim, orasına değineceğim) belki kafam almadığı için çalışmadım, belki de sahici aptalımdır. ancak şu kadar paragrafı bir çırpıda anlam bütünlüğünü kaybetmeden yazabiliyorsam sınavlara çalışmak yerine roman yazmak gibi bir sevdaya kapıldığımdandır. sevda ki kara sevda... sabahlı akşamlı, hiç vakit kaybetmeden yazmak ister mi insan? nereye yetişeceğim ben? hani basılacağı kesin mi? niye böyle hevesliyim? şu an bile basılıp basılmayacağı bile kesin değil. hâliyle iyi bir üniversite kazanamamış, baba parasıyla okumuş adam sıfatı benim bir sanatla harıl harıl uğraşmış olmama baskın geliyor.

    bundan şikayetçi olamam. yani ne yapalım, toplum işte. en azından ekşisözlük okuyan birisi olarak senin de toplumdan rahatsız olduğunu tahmin edebiliyorum. benim canımı sıkan şey, o salak sınavın bir gencin hayatındaki en merkezi yerde olması. o sınav varken hanginiz benim yapacağım şeyi yapabilir? hanginiz ne bileyim müzik yapacağım diye ailesine kabul ettirebilir, karmaşık bir roman bitirebilir veyahut futbol dışında bir spor dalıyla ilgilenebilir?

    bu hep böyle miydi bilmiyorum ama, hayko cepkin'in müzik hayatına ilk atıldığı zaman 19 yaşındaydı. yani adam babasından küpelerini, saçlarını saklarını saklarken televizyonda synth başında yarı çıplak dövmelerini sergiliyordu. daha öncesinde de hassiktir diye bir barda takılıyor, taksim - beyoğlu çevresinde kendisi gibi aykırı insanlarla karşılaşıyordu. ben oraya gidince ne görüyorum? bol bol, çeşit çeşit arap ve onlara göre düzenlenmiş mekanlar. araplara bir düşmanlığım yok tabii, hatta arada bir lokantalarına uğrar şöyle bir yemeklerine bakar, biraz da ortam yoklarım. mümkünse sohbet de etmeye çalışırım. ama yok, öyle yabancı ki bu insanlar bana... bunlara türkçe ve türkler gibi davranmasını öğretin, gerekirse arap olduklarını fiziken gizleyecek her şeyi yapın. yine farklılar yine farklılar. hayko cepkin'in gördüğü beyoğlu ile benim gördüğüm beyoğlu... ne farklı yerler... bir tarafta özgürlüğü hissediyorum, herkes kendisini olduğu gibi gösterebiliyor... ben ise kendimi başka bir ülkeye gitmişim gibi yabancı hissediyorum.

    işte düşünüyorum, içimizdeki insanlar ne kadar özgün? şimdi sözümona marjinal gençlik kadıköy'e kaydı. ama orada sıkıcı bir siyah giyinmiş insanlar ve baba parasıyla bedelli marjinallik yapan acayip tipler görüyorum. hani belli yani, adam tarz olsun diye farklı. yoksa ruhu farklı değil, o enerjiyi hissetmiyorum ondan. kendisine güveni yüksek olduğu için öyle yoksa bir felsefesi yok. kedi gibi uysal tipler bunlar.

    gördüğüm türkiye toplumu bu. tıpkısının aynısı nice insan. korkak, sindirilmiş insanlar ve oyalasın diye önüne koyulan nice sınava dört elle sarılarak yetişen nice genç. sahiden, bir hapishane gibi hissettirmiyor bütün bunlar sizi?

    ne zaman bunları yazmayı düşündüm? bilmiyorum. yürüyüş yaparken hayko cepkin'in bir röportajını dinledim, adam neler neler yaşamış. sonra eve döndüm, bilgisayarımı açtım ve biraz yazılım yazdım. son yazdığım satırlar şöyle şeyler:

    pub fn compress(self) -> result<()> {
    let output_file = file::create(self.destination_file)?;
    let mut encoder = zstd::stream::encoder::new(
    output_file,
    self.compression_level
    )?;
    {
    let mut tar = tar::builder::new(&mut encoder);
    tar.append_dir_all("",self.source)?;
    tar.finish()?;
    }
    encoder.finish()?;
    ok(())
    }

    son zamanlarda boşluktan yazılıma sarmıştım işte. korona malumunuz, benim gibi asosyal tipleri daha asosyal ettiğinden bir hobi bulmak gerekiyor. bir şöyle ne yazdığıma baktım, hani yazılımcı gözüyle değil de öylesine bir bakış. mutlar, letler, soru işaretleri noktalı virgüller gözümde birbirine girdi. hani normalde isyan eden bir adam değilim ama... bana kala bu mu kaldı diye isyan ettim içimden. bir yerde müzisyen olup kendi bestelerimi icra edebilirdim, şu kodları yazdığım bir anda şu basılmayan romanımın imza gününde de olabilirdim mesela. ufak bir masa... kimse gelip gitmiyor, gelip geçene kendi kitabımı pazarcı gibi satmaya çalışıyorum... tamam size pek hoş görünmemiş olabilir, ama kendime dair en önemli şeyle çalışıyor olurdum.

    bu tarz yazılar yazmak pek benim tarzım değil. ama bu düşünceler eşliğinde boş duvara bakındım durdum. bir yarım kadar hem de. birisi elde elimi kaldırsa, katatonik hastalar gibi benim de elim havada dururdu. kendimi rahatlatmak için bir şeyler yazmaya karar verdim, işte... rahatının kıymetini bilmeyen, nankör bir adamım belki de. ama dışarı çıktığım zaman dört saat sonra daha hava kararmamışken aranıp "sabahtan beri neredesin sen?" diye hesap sorulmasından bunaldım sayın okuyucu. ben onlar için kötü yola müsait bir gencim, bir hatayla hayatım kayar. ben biraz tuhaf düşüyorum sanırım zira kusurlu bir şeyler yapmak istiyorum. ne bileyim, tepeden alınan bir dayatma ile bir rektörün atanmasını protesto etmek falan istiyorum, öldüresiye cop yemeden veya gözaltına alınmadan. tamam... bu çok uçuk oldu, elbette ki böyle kararlara "baş üstüne, gerekirse anama bile koca atabilirsiniz." gibi tepkiler vermem gerekiyor biliyorum. onun yerine güllü nargile çekmek gibi nispeten basit şeyler yapmak istiyorum. nargile hiç sevmem, insanların çekmesini de doğru bulmam ama yanlış şeyler yapabilme hakkımı geri istiyorum. üzerimdeki bütün otoritelerin benim hakkımda doğru olana saniyesi saniyesine karar vermemesini istiyorum. yoksa... aksi durumda sahiden de yaşamak istemiyorum ve bu gidişle fazla uzun bir ömrümün olmayacağını görebilirsiniz.
  • gelismekte olan ulkelerden degildir.
    1960yılında türkiye kişi başı gelirde 28. ülkeydi(kişi başı gelirde japonyadan ispanyadan ilerdeydik güney korenin kişi başı gelirinin 3 katından daha fazla kişi başı gelire sahipdik)
    1980 yılında türkiye kişi başı gelirde 53. ülkeydi
    1990 yılında türkiye kişi başı gelirde 48. ülkeydi
    1995 türkiye kişi başı gelirde 57. ülkeydi
    1998 yılında türkiye kişi başı gelirde 60. ülkeydi
    2000 yılında türkiye kişi başı gelirde 64. ülkeydi
    2001 de kriz çıktı kişi başı gelirde 78.ülke konumuna kadar düştük
    2013(kişi başı gelirde türkiyenin en yüksek miktara ulaştığı yıl) yılında türkiye kişi başı gelirde 63. ülkeydi
    2020 yılında 77. ülkeyiz.
    2021 yılı 85. olmamız beklenmekte
    2021 yılında 1960 daki gibi 28. olsaydık güney korenin yerinde olucakdık kişi başı 32500 dolar gelirle.
    1980 darbesi oncesi avrupa birliği ulkeleri turkiyeye vize uygulamiyordu, kimse de akin akin avrupaya gocmuyordu.
    kişibaşı gelir dolar olarak artmış tabiki artıcak amerikada her gün dolar basılıyor. bir miktarı senin ülkene gelicek elbet. burda önemli olan diğer ülkelerle kıyas yapmak. bence türkiye gelişmekte olan ülkeler sınıfında değil gerileyen ulkeler adında bir sınıfa dahil olmalı.
    https://en.wikipedia.org/…tes_between_2020_and_2025
    hala ikna olmadınız mı? belki sadece sıralamada kötüleşmişizdir. ama ülke çok geliştiği halde diğer ülkeler çok daha iyi geliştiğinden sıralamada kötü duruma düştük ülke gelişiyor diyorsanız alım gücüne göre yaptım bir alt karşılaştırmayı. türkiyeyi gene kendisi ile.
    (bkz: #122999452)
  • topraklarinda gencecik ogullarinin ve kizlarinin kani olan ülkedir.

    sepin inceerin dedigi gibi "türkiye'nin aglamasi lazim, uzun uzun aglamasi lazim, öldürdügü tüm cocuklarina aglamasi lazim".

    nevzat celik'in bu siiri topragini evlatlarinin kaniyla yikamis ülkeye armagan olsun.

    beni burada arama anne
    kapıda adımı sorma
    saçlarına yıldız düşmüş
    koparma anne
    ağlama

    kaç zamandır yüzüm tıraşlı
    gözlerim şafak bekledim
    uzarken ellerim
    kulağım kirişte
    ölümü özledim anne
    yaşamak isterken delice

    bugün görüş günü
    günlerden salı
    ıslak
    sarı bir yağmur
    ülkemin neresine bakarsa ay
    orada yitik bir anne ağlıyor
    sen aralıyorsun yağmuru
    acıdan sırılsıklam alnına siper edip elini
    sonra bir umut koşuyorsun
    yüreğin avcunda
    ısırırken
    çırpıntı gözlerini
    (ah verebilseydim keşke
    yüreği avcunda koşan
    herbir anneye
    tepeden tırnağa oğula
    ve kıza kesmiş
    bir ülkeyi armağan
    koşma anne
    birdenbire batacak olan
    düş denizinde yarattığın umut sandalıdır
    oysa benim için gece
    ışık hızıyla koşan
    kısa ve soğuk bir zamandır
    bu yüzden boğuk seslerle geldiler bir şafak
    uykusuz
    yorgun
    ve korkak

    sanırım baytardı
    yüreğimin depreminde rihter ölçeği çatlarken
    ölebilir raporu veren beyaz önlüklü doktor
    boşver hipokrat amca
    üzülme ne olur
    sen de anne
    sen de üzülme
    hücremin dört bir köşesinde el ayak izlerimi
    ciğerlerimde yırtılan bir çığlıkla hazır beklediğim
    ve korkunç bir sabırla birbirine eklediğim
    korkak kahraman gecelerimi
    düşlerimle sınırsız
    diretmişliğimle genç
    şaşkınlığımla çocuk devrederken sıradakine
    usulca açılıverdi
    yanağımda tomurcuk

    pir sultan'ı düşün anne
    şeyh bedrettin'i
    börklüce'yi
    torlak kemal'i düşün anne
    hala kanaması nedendir faşizmin göğsünde
    utangaçlığı bile vuramadan yanaklarına yasının
    onsekizinde ölümüne pervasız yürüyen
    ince bilekli çıplak ayaklı tanya'nın
    deniz'i düşün anne
    her mayıs şafağında uzun
    uzun döverken darağaçlarını
    ve o şafaktan doğma
    onbir yaşını çiğneyip yürüyen çocukları
    insanları düşün anne
    düşün ki yüreğin sallansın
    düşün ki o an
    güneşli güzel günlere inanan
    mutlu bir yusufçuk havalansın

    sıcak omuzlar değerken omzuma
    buz üstünde yürüdüm yıllar boyu
    bayraklar ve türkülerle
    kopunca memelerinden o mükemmel yaşama

    kurşunlar sıktılar alnıma
    açık alanlarda ağır
    kartalların konup kalktığı
    yalçın kayalardan biriydim
    ölüp dirildim yeniden
    güneşli güneşsiz akşamlarda

    mutlu yarınlar adına
    özgürlük adına ekmek adına
    üstüne vardım kuyruğu kanlı itlerin
    dirilip dönmesin diye hiroşimalar
    tahtadan atların boynuna çıplak
    ölümlerle yatmasın diye çocuklar
    aç gözlerle bakmasın diye çocuklar
    kardeşlik adına
    havadaki kuş denizdeki balık adına
    yürüdüm yıllar boyu

    dönüp bakmadım arkama
    ıraktı gözlerim çok ırak
    izim kalır mı bilmem yürüdüğüm yolda
    kalsa da silinir gider
    yalnızca bir ağıt gibi çakılır
    ardımca gelenlere gözlerimi yaktığım yer

    tören adımlarıyla ölmek
    ne garip şey anne
    kanlı karanlık bir oyunda baş oyuncuyum
    bütün gözler üstümde

    sürüyor gecenin karnında şafağa bakan oyun
    masa üstünde üşüyen bir sigara
    yanında küçücük bir cam bardak
    içinde rengi bu gecenin
    cılız titrek bir kibrit
    kağıt kalem
    sandalye
    geride flu
    yağlı
    büküm büküm bir ip
    ve çingene kuralına uygun
    değişmez dekoru mudur
    idam mahkumunun

    kırılacak cammışım gibi davranıyorlar
    yüzlerinde zoraki çatılmış bir hüzün
    oysa birazdan boynumu kıracaklar
    pul pul dökülecek yaz siyasi eylül'ün

    ben ölümü asıl az ötede titreyen
    çingenenin kara killi ellerinde gördüm
    anladım ki küllenen sigaradır
    soğuyan bir bardak çaydır benim ömrüm

    yani benim güzel annem
    alacaşafağında ülkemin
    yıldız uçurmak varken
    oturup yıldızlar içinde
    kendi buruk kanımı içtim

    ne garip duygu şu ölmek
    öptüğüm kızlar geliyor aklıma
    bir açıklaması vardır elbet
    giderken darağacına

    geride
    masa üstünde boynu bükük kaldı kağıt kalem
    bağışla beni güzel annem
    oğul tadında bir mektup yazamadım diye kızma bana
    elleri değsin istemedim
    gözleri değsin istemedim
    ağlayıp koklayacaktın
    belki bir ömür taşıyacaktın koynunda

    usul adımlarla yürüdüm ömrümü
    karşımda kurum kurum-laşan darağacı
    (tarlakuşu korkmaz ki korkuluktan
    ökse de olsa dört bir yanı)
    birdenbire acıdı boynum
    gelecekler var birbiri ardınca genç
    yakışıklı

    ne olur işçi kadınım
    az yumuşak dik
    şu kefenin yakasını

    yaşamak ağrısı asıldı boynuma
    oysa türkü tadında yaşamak isterdim
    çiçekleri kokmak ırmakları akmak
    yaz boyu çobanaldatanlara aldanmak
    su başlarında aylak sektirmek kavalımı
    sonra bir çocuğun afacan bacaklarında
    anavarca kayalıklarına tırmanmak isterdim
    o güzel günleri görenler arasında
    bir soluk ben de yaşamak isterdim
    bir de luvr müzesinde seyretmek gizliden
    öperken siya-u jakond'u tebessümünden
    işte o an saçlarından yakalamak dolunayı
    bir de yirmibeş kilometreden görebilmek
    nazım'ın gözleriyle pırıl pırıl moskova'yı

    ölmek ne garip şey anne
    bayram kartlarının tutsaklığından aşırıp bayramı
    sedef kakmalı bir kutu içinde
    vermek isterdim çocukların ellerine
    sonra
    sonra benim güzel annem
    damdan düşer gibi
    vurulmak isterdim bir kıza

    künyemi okudular
    suçumuz malum

    gecenin kıyısında durmuşum
    kefenin cebi yok
    koynuma yıldız doldurmuşum
    koşun çocuklar çocuklar koşun
    sabah üstüme
    üstüme geliyor
    yanlış mı duydum yoksa
    erkenci bir horoz mu ötüyor
    keskin bir acı bilenmiş
    gitgide yaklaşıyor sonum

    iri sözlerim yoktu söyleyecek
    usulca baktım yüzlerine
    bin yıllık iskeletleri çatırdayarak
    göçtü ayaklarının dibine

    korkutamadılar beni anne
    avlunun ortasında çatık bir kaş gibi duran
    darağacı
    bir zaman rüzgarda
    saçını tarayan telli kavak değil mi
    boynumdaki kemendi bir öğle sonu bükerken o kız
    sarı sıcak sevdasını düşünmedi mi
    söyle anne
    o çingene
    bir çiçek bahçesi kadar sıcak sokağımızdan
    bağıra çağıra geçen bohçacı kadını
    sevmedi mi çılgınca

    kurulmuş tuzaklar yok artık yolumda
    işkenceler zindanlar hücreler
    savunmak yok mutlu tok bir yaşamı
    açlık grevlerinde beynimi bir sıçan gibi kemiren
    mideme karşı
    kısacası
    bir çiçeği düşünürken ürpermek yok
    gülmek umut etmek özlemek
    ya da mektup beklemek
    gözleri yatırıp ıraklara

    ölmek ne garip şey anne
    artık duvarları kanatırcasına tırnağımla
    şaşkın umutlu şiirler yazamayacağım
    mutlak bir inançla gözlerimi tavana çakamayacağım
    baba olamayacağım örneğin
    toprak olmak ne garip şey anne
    ceplerimde el yerine balyoz taşırken
    korkunç bir merakla beklerken kurtuluş haberlerini
    ve yüreğimin ırmakları taştı
    taşacakken
    ölmek ne garip şey anne

    uçurumlar ki sende büyür
    dağdır ki sende göçer
    ben yaprak derim çiçek derim
    çam diplerinde açmış kanatlarını kozalak derim
    gül yanaklı çocuğa benzer
    yine de
    oğlunu yitirmek kimbilir
    ne garip şey anne

    beni burada arama anne
    kapıda adımı sorma
    saçlarına yıldız düşmüş
    koparma anne
    ağlama
    kırıldıysa düş evinin kapısı
    bütün kırık kapıların çağrılışıyım
    kızların yanaklarında çukurlaşan
    biten başlayan aşkların ortasındayım
    her kavgada ölen benim
    bayrak tutan çarpışan
    her kadın toprağı tırnaklayarak doğurur beni
    özlem benim kavga benim aşk benim
    bekle beni anne
    bir sabah çıkagelirim

    bir sabah anne bir sabah
    acını süpürmek için açtığında kapını
    umarım kurtuluş haberleriyle dönmüş olur
    çam ve kekik kokuları içinde acı yüzlü çocuklar
    o zaman nasıl indirilmişlerse şen şakrak
    öylece kalkar uykudan şalterler
    dişleyip tükürmeden sigaralarını
    türkü tadında giyinirken işçiler

    bir sabah anne bir sabah
    acını süpürmek için açtığında kapını
    adı başka sesi başka nice yaşıtım
    koynunda çiçekler
    çiçekler içinde bir ülke getirirler
    başlarını koymak için yorgun dizine
    sen hazır tut dizini anne
    o mükemmel güne