şükela:  tümü | bugün
  • [ekşi notu: 200 sayfalık gerçek türkiye’nin grafikleri çalışmasından ilginç olan 30 küsur veriyi seçip bir hikayeye oturtmuştum. sözlük için, grafikler olmadan akıcı bir hale getirmem zaman aldı. orjinal hali için aşağıda 3. ve 4. bölümlerin linki var. detaylarda hata olabilir, asıl amaç kavramları anlatmak. eğer kavramlarda hatalıysam ara. kolay gelsin]

    serinin tamamı:
    1) ünü yurtdışına taşmış bir soru
    2) ekonomi özeti
    3) ekonomi detayı: büyüme(me)
    4) ekonomi detayı: borçlar, harçlar, işler, güçler
    5) son: neydi, ne olmalıydı, nedir ve ne olacak
    (site trafiği mühim değil, medium'da okumayı tercih eden buradan başlasın)

    ***
    ***
    ***

    1) büyüme
    ---------

    a) gerçek büyüme

    ekonomi son yıllarda epey büyüdü. bu akp'nin en büyük argümanı. fakat rakamlar yanıltıcı. büyümeyi hesaplamanın bir çok yolu var. bizim en sık duyduklarımız en isabetli olanlar değil, en şişik olanlar. mesela milli gelirimiz tl bazında, son 12 yılda %460 artmış. peki siz 12 sene öncesine göre kendinizi 5.6 kat daha zengin hissediyor musunuz? etmiyorsunuz çünkü bu rakam, enflasyonun etkisini (paranın değersizleşmesi) düşmüyor. onu düşünce, %460 oluyor sana %80.

    *

    b) karşılaştırmalı büyüme

    kıyas önemli çünkü herkes bu oranda büyümüşse, bunun kredisi siyasetçilere gitmemeli, global bir faktör aranmalı (örnek: gelişmiş ülkelerden kaçan sıcak para). nitekim aynı dönemde, bir zamanlar vilayetlerimiz olan romanya ile, bulgaristan ile benzer büyümüşüz. tayvan, polonya, kore gibi ülkelerin performansı ise bizden daha iyi.

    *

    c) faiz ve kur ilişkisi

    hem kendi geçmişimizle, hem de başka ülkelerle kıyas yaparken, ekonomiyi dolar üstünden hesaplıyoruz, çünkü dolar daha stabil. fakat son yıllarda biraz fazla stabildi. niye?

    abd faizleri düşük tuttu. bu sayede parası olmayanı ucuza borçlandırarak, yatırıma ve harcamaya teşvik etti, 2008 sonrası durgunluğu aşmak istedi. fakat her ekonomi politikasının arka yüzü vardır, bununki de parası olanı ülkeden kaçırmak. parası olan ve iş kurmakla uğraşmayan adam, abd'de %0 faiz alacağına, dolarını türkiye'ye getiriyor, ya türkiye'de iş kuruyor ya da tl'ye çevirip %10 faiz alıyor.

    normalde bu şekilde bollaşan doların, değerinin azalması gerekirdi. fakat türkiye tüketmeye ve cari açık vermeye devam etti. yani borç senediyle ve malvarlığını satarak çektiği o doları kasasında tutamıyor, artan tüketiminin ödemelerinde kullanmak zorunda. dolar girdiği gibi çıkıyor. dolayısıyla dolar kuru senelerce fazla oynamadı. bu yanıltıcıydı...

    *

    d) kur ve büyüme ilişkisi

    yaptığımız üretimi, her sene enflasyonla daha da şişmiş olan tl üzerinden hesaplıyoruz ve o senenin kurundan dolara çeviriyoruz. enflasyon kurdan hızlı arttığı sürece, aynı sayıda sandalye üretsek dahi, dolar bazında zenginleşmiş gözüküyoruz.

    bu tamamen yalan dolan bir zenginlik değil. sonuçta o sandalyeyi satınca, geçen seneye kıyasla daha fazla iphone alabiliyorum. aldık da zaten. ama bu geçici bir zenginlik. abd'deki faizler normalleşince, dolar oraya geri dönüyor. faizler normalleşmeli, aksi halde durgunluktan çıkan ekonomi, bu sefer fazla ısınacak. yani parası olmayanların kredi harcamaları sayesinde fiyatlar (enflasyon) artacak.

    artık dolar kaçtığı fakat dolar ihtiyacı azalmadığı için (çünkü hala cari açığımız var, yani hala ürettiğimizden fazlasını tüketiyoruz) kur değişmeye, büyüme rakamlarımız küçülmeye başladı. mesela 2015 yılı sonunda 70 milyar dolar "fakirleştik". 2016 sonundaysa, fazladan bir %20-30 daha "fakirleştik". sandalye üretimimiz halen aynı ama bir sonraki iphone'u rüyanızda görürsünüz.

    *

    e) nüfus artışının etkisi

    büyüme rakamlarını manasız kılan bir diğer etmen de nüfus artışı. aslında bir ülkenin toplam ekonomik büyüklüğü manasız bir veri değil. dış siyasette harcanacak kozu belirliyor. yahut projelerin büyüklüğünü. 1 trilyon dolarlık kalabalık ve fakir bir ülkenin gireceği projeler, vatandaşları refah içinde yaşayan 100 milyarlık bir ekonomiye kıyasla büyük olacaktır.

    fakat büyüme, siyasetçiler tarafından refah ile eşanlamlı kullanılıyor, sorun bu. çok sandalye ürettik ama onlara oturacak kıç sayısı da arttı. sırf bu nedenle, türkiye'nin her sene minimum %4 civarı büyümesi lazım. aranızdaki inekler farketmiştir "ama tr nüfusu %4'ten daha yavaş artıyor, öyleyse niye işsizliği sabit tutmak için %4 büyümemiz lazım?". çünkü teknoloji yüzünden verimlilik de artıyor. aynı miktarda sandalyeyi üretmek için daha az insana ihtiyaç var artık. hem işini kaybedenlere iş bulacaksın, hem de yeni gelenlere.

    kur oynamalarını düşünce, son 15 yıldaki kişibaşı büyüme %50. %460'tan kalan bu. senelik %3.3.

    *

    f) gerçek refah

    tüm bu kur farkları, enflasyon, nüfus ve verimlilik artışı gibi faktörleri işin içine katan asıl gösterge, satın alım gücüne oranlanmış kişi başı gelir.

    ortalama bir ab vatandaşının satınalım gücünü 100 kabul edersek (100 sandalye olsun), ortalama bir türk'ün 53 sandalye alım gücü var. ab'nin sonlarındayız. dünya sıralamasında da 2015'te 65. sıradaydık, 2003'te 63. bu hızla ilerlersek 2250 yılına kalmaz, ilk yirmiye gireriz.

    ***
    ***
    ***

    2) borçlanma: devlet
    ---------

    a) bütçe açığı

    türkiye'de bollaşan dolarlardan bahsettik, öyleyse şu "borçlanma" işine girelim. seçmenin yarısı bütçe açığı, cari açık ve dış ticaret açığı arasındaki farkı biliyorsa, ben de ne olayım.

    devletin verdiği bütçe açığı, anlaması en kolay olanı. devlet harcamaları, ülke ekonomisinin bir bölümü. 100 liralık sandalye üretiyorsam, 30 lirasını devlete veriyorum, o da bununla fabrikama yol, su, elektrik getiriyor.

    türkiye devleti, topladığı vergiden fazlasını harcıyor. bu yıllık açığı, birilerinden borç alarak kapıyor. yerli yatırımcıdan, yabancı devletten, vs.

    bu borçlara, yukardaki gibi brüt rakam cinsinden bakmanın pek bir yararı yok. perspektif lazım. mesela borcu toplam ülke üretimi cinsinden hesaplamak. bizde bu rakam %35-60 arasında seyretmiş. yani millet senenin 6 ayı boyunca yemeyip içmeyip sırf devlete çalışsa, o borç anca ödenir.

    *

    b) sosyal harcamalar

    bu borç seviyesi çok kötü değil. italya'nın, ingiltere'nin, fransa'nın devlet borçları, üretimlerinin %100'ünden de fazla. fakat onlarda devlet, vatandaşına para harcıyor. eğitimi, sağlığı, tatili, emekliliği olsun, bu harcamalar sayesinde bireysel gelişmişlik fazla.

    türkiye ise oecd'nin en az sosyal harcama yapan ülkelerinden biri. batı avrupa devletleri, tüm ülke üretiminin (sadece devlet bütçesinin değil) dörtte birini sosyal harcamalara ayırmışlar. oecd ortalaması beşte bir. "sosyal devlet" akla gelmeyecek abd'de altıda bir. bizdeyse onda bir.

    *

    c) kişi başı borçlanma

    kamu borçlanmasını ölçmenin bir başka yolu da kişi başına düşen borç artışına bakmak (hanehalkı borcu değil bu, kamu borcunu nüfusa bölüyoruz şimdilik). 1923-2003 arasında biriktirilen borç, kişi başı 3600 lira idi. sonraki 12 yılda ise bu bakiye 5000 lira arttı.

    bu artış, refah artışıyla paralel değil. daha sonra göreceğimiz gibi,
    -işsizlik zaten yüksek olduğundan millet serbest piyasadan geçinemiyor
    -vergi yükü yüksek olduğundan devleti sırtında taşıyor
    -devlet bu vergilerin üstüne, başkasından borçlanmasına rağmen, millete az yardım ediyor.

    *

    d) faiz oranları

    nihayetinde borçlanmanın aşırı mı olup olmadığını en iyi borç faizi oranlarına bakarak anlarız. faiz kötü şartlar altında faiz bir sömürü aracı olur. yeterince şeffaf bir sistemde ise objektif bir risk ölçüm aracı. türk devleti bu sene de açık verip, borç isteyecek. bu devlete verilen borcun geri ödenme şansı nedir? faiz bunu ölçer (enflasyonu, yani paranın değersizleşmesini de hesaba katarak).

    2016 yılında, türk devleti'nin uzun vade borç bulabilme yeteneği, rusya'dan ve yunanistan'dan az (ki bu risk tahlili, 2016 sonunda olanları içermiyor). bütçenin 56 milyarlık kısmı, mevcut borçların faiz ödemesine gitmiş. yatırım harcamalarının iki katı yani.

    *

    e) ımf

    2002'de devletin ımf’ye 22 milyar dolar borcu vardı. yaklaşık 10 sene içinde bu borç sıfırlandı. akp hala bundan ekmek yiyor, muhalefet de hala "akp bunu başka borçla ödedi" diyor. muhalefet yanlış değil ama normalde, ımf'nin borcunu başka borçla kapamak da iyi bir şey.

    zira ımf, siz piyasadan borç bulamadığınızda devreye girer. o kadar risklisiniz ki %30-40 faizle bile borç bulamıyorsunuz mesela. ımf, reform karşılığı size uygun faizle borç verir (düyun-ı umumiye).

    ımf'nin borcunu başka borçla kapatmak demek, piyasayı oluşturan irili ufaklı bir sürü aktörün türkiye devleti'ne bakıp, "adamlar toparladı, ben bunlara borç veririm" demesidir. fakat bizimkiler bokunu çıkardı. 2002'de 86 milyon dolar olan devletin dış borcu, 2013'te 115 milyar dolar oldu.

    yani piyasa sana veriyor diye almak zorunda değilsin ki. zira piyasa borç verirken, "bu devlet bunu gelecek nesillere yararlı olacak şekilde harcasın" şartıyla vermiyor, vadesi neyse o zamana kadar bu devlet ayakta kalabilir mi, sadece ona bakıp veriyor. bu yüzden 10 senelik tahvil faizleri çok yüksek.

    ***
    ***
    ***

    3) borçlanma: özel
    ---------

    a) özel sektör

    artan dış borcun büyük çoğunluğu özel sektörden. özel sektör borçlanması, devlet borçlanmasından daha iyi görülür, çünkü şirketler aldıkları borcu daha az çarçur ederler. fakat burada aşırı borçlanma var. "aşırılık" gibi subjektif bir ölçüte nasıl bakarız?

    son 15 senede özel sektörün borç stoku %700 artmış. bu rakamlar dolar cinsinden, yani enflasyonla şişmiyorlar. peki türkiye'nin reel büyümesi ne kadardı? %80 civarı.

    devlet, borçla şişen bütçesine rağmen sosyal harcamalarını arttırmıyordu, şimdi de görüyoruz ki özel sektörün borçları, üretime pek yansımıyor (gsyih yavaş artıyor).

    *

    b) reel sektör

    aşırı borçlanmayı ölçmenin başka bir yolu da reel sektörün (finans kesimi dışındaki şirketler) döviz birikimlerine bakmak. 174 milyar dolarlık açıkları var. 2002'den beri nerdeyse 30 katlık bir açık artışı bu. bu borçların vadesi gelince, şirketler bu doları nereden bulacaklar? bankalara gidip soracaklar. bankalar da birbirlerinden ve merkez bankası rezervlerinden temin edecek. halbuki...

    *

    c) merkez bankası rezervleri

    merkez bankasının rezervleri de artık kısa vadeli borçları karşılayacak seviyede değil. vadesi gelen borçları lirayla değil dolarla ödediğimiz için, dolar arttığı zaman borçlanan şirket zarara girer. merkez bankası piyasaya dolar salarak, kurun fazla artmasını engelleyebilir. rezervler, milletin zararını bu şekilde azaltır. ama bizde artık bu emniyet sübabı eridi. dolar eskisi kadar bol değil, kredi kuruluşlarının düşük notu yüzünden yenisi pek gelmiyor ve kalanı da yavaştan abd'ye dönüyor

    *

    d) ihracat vs borc

    özel sektör borçlarının toplam üretimi gerektiği kadar arttıracak yatırımlara dönüşmediğinden bahsettik. bu yatırım verimliliğini ölçmenin bir başka yolu da, borçları ihracata oranlamak. az borçla fazla ihracat yapabiliyorsan ne ala. bizde durum tam tersi. ihraç ettiğimiz her dolar başına, borç ikiye katlanmış vaziyette. bu da bizi, dış ticaret açığına ve cari açığa getiriyor...

    ***
    ***
    ***

    4) cari açık
    ---------

    a) dış ticaret

    dış ticaret açığı, ülkece (özel sektör + devlet) dışarıya sattığımızdan fazlasını dışardan almamız demek. tablo aslında fazla iyimser çünkü açığın önemli bir kısmını yaratan petrol fiyatları son zamanlarda düşüktü. şimdi o fiyatlar dolar bazında çıkınca ve dolar karşısında lira değer kaybedince, ikili bir şok yaşıyoruz.

    aslında sattığımızdan fazla alabilmek kısa vadede iyi bir şey (artan refah) ama bizde durum kronik olduğundan, hesap geldiğinde tuvalete kaçmamız gerekecek. durumun kronik olmasının nedeni, ticaret-kur döngüsünün işlememesi.

    *

    b) kur döngüsü

    malı arap faik'ten dolarla alıyorsun. özel şirketlerimizin ve merkez bankasının çok doları yok (rezervler, sadece 6 aylık ithalatımızı karşılamaya yetiyor). yeni alınacak mal için, yeni dolar bulmak gerekiyor. ticaret açığı arttıkça, dolara olan bu talep de artar, değeri yükselir. liranın görece değeri düşmüş olduğundan, üretim maliyetleri düşer, ihracatın artmaya başlar ve açık geri kapanır.

    biz bu döngüyü fazla yaşamıyoruz. çünkü ihracatımız da ithalata bağlı. bazı önemli sektörlerde, yapılan her 100 dolarlık ihracatın 70'i ithal edilmiş. mesela bir arabanın tasarım patentlerini, motorunu almanya'dan alıyorsun, türkiye'de montajlayıp satıyorsun. paran değersizleşirse, o motoru alman da zorlaşır. dolayısıyla yukardaki gibi doların %100 artması (liranın ucuzlaması) ürettiğin arabanın dış piyasa fiyatını o oranda indirmez.

    eğer ileri teknoloji ürünleri üretip satabilsek veya katma değeri yüksek hizmet satabilsek (beyin gücü), bu salınım daha normal olacaktı. fakat ihracatın sadece %3.7'si ileri teknoloji ürünü mamüller. bu kalemde en son sıralardayız ab'de.

    *

    c) cari açıkta madalya

    cari açık, dış ticaret açığının bir üst kümesi. sadece alım-satımları değil, halihazırda yapılmış yatırımların gelirlerini de hesaba katıyor. mesela sıfır ticaret açığım olsun (aldığım kadarını satıyorum) ama almanya'daki türk şirketler kar eder ve o para türkiye'ye girerse, cari fazlam oluşur. toplam harcamaların, toplam kazançlara oranı olarak düşünülebilir.

    biz cari açık konusunda dünya 4.'süyüz. açığı ekonomik büyüklüğe oranlarsak da, %4.4 ile, ingiltere dışındaki kabile-üstü devletlerden kötü bir konuma geliyoruz.

    *

    d) cari açık neden kötü

    kazandığımızdan fazlasını harcamak demek, aradaki farkı her sene bir yerlerden bulmak demek. ya kredi kartına yükleneceğiz (borçlanma), ya oğlanın okul parasından aşıracağız (tasarruflardan yemek), ya da evi satıp kiraya geçeceğiz (malvarlığı satışı).

    *

    e) tasarruf ve yatırım

    bir başka tanımla, yatırımlar ile tasarruflar arasındaki fark, cari açıktır. japonlar çok tasarruf ettiklerinden, "yatırım" için illa dışardan para bulmak zorunda değiller.

    bizim duruma bakarsak, 2002'de tasarruf kadar yatırım yapılıyordu. şimdi hem aradaki fark açıldı, hem de üretimimize oranla daha da az tasarruf yapıyoruz. açılan makas, hızlı gelişen ülkeler için normal lakin biz bu yatırımları ithalata, ileri teknolojiye çeviremedik. bölümün sonunda göreceğimiz gibi, kalıcı bir insani gelişmişliğe de çeviremedik. hatta birazdan göreceğimiz gibi, çoğunluk için bir refaha dahi dönüştüremedik.

    ekonominin %4.4'ü kadar yeni para her sene türkiye'ye girmek zorunda (net olarak tabii, çıkan parayı da karşılayacak ekstra para lazım). böyle bir girişin sürdürülebilir olması için, ülkenin bu kadar değer yaratması gerekli. hatta bundan da hızlı büyümesi gerekli nüfus artışı yüzünden. oysa daha yavaş büyüdüğünü gördük.

    *

    e) abd'deki rekor açık

    abd'de de bu sorun var (çok cari açık verip, yavaş büyüyorlar) ama abd'nin yiyeceği çok malvarlığı var. dahası dolar basma yetkisine sahip. bir mal ihraç edemezse bile, dolar basıp borcunu ihraç ediyor. bu dolar sadece kendi ülkesinde değil, her yerde kullanıldığından (döndüğü ortam çok büyük), dolar basmanın abd ekonomisine olan enflasyon etkisi az.

    bizde bu lüksler yok. satacağımızı sattık, kalanını lira basarak karşılarsak anında devalüe oluyor para (yani dış borç ödemeyi kolaylaştırmadığı gibi, iç piyasada enflasyona yolaçtığından özellikle fakirleri bitiriyor).

    *

    f) finansman sorunu

    cari açık, bir süre sonra finansman açığına neden oluyor. türkiye bu noktada. sıcak para stoku (yabancıların elindeki hisseler, bankalarda bulunan mevduatları, devlete verdikleri borçlar, yani hazine bonoları) 140 milyar dolardan, 2015 sonunda 100 milyara indi. bunca dolar neden kaçtı?

    -bir kısmı abd'deki yükselen faizlere kaçtı (türkiye ne yaparsa yapsın kaçacaktı),
    -bir kısmı türkiye'deki durumun sürdürülebilirliği azaldığından kaçıyor (yapısal sorunlar bir türlü düzeltilemediğinden ve kredi kuruluşları not düşürdüğünden)
    -ekstra bir kısmı da erdoğan etkisi ile kaçıyor (merkez bankası ile didişmesi, faiz konusundaki bağnaz tutumunun, devlet politikası haline gelmesi)

    artık yeni para bulmak zorlaştığı için, 10 milyar dolara yakın kayıtdışı döviz girişi yaşandı 2015 yılında. 2016 sonu ve 2017 rakamları ne olacak allah bilir, çünkü bunca şeye bir de siyasi ve askeri çalkantılar eklendi.

    *

    g) özet

    tüm bunları nasıl bağlayalım?

    -özel sektör çok borçlandı ve ülkece çok tükettik, cari açık arttı
    -fakat piyasada dolar bol olduğu için ve satacak şeylerimiz olduğu için, finansman açığı yaşamadık.
    -bu gelen paralar, ithalatı görece az arttırdı, tasarrufları ise iyice düşürdü, ve cari açık kronikleşti.
    -bugün, hem eskisinden de fazla paraya ihtiyacımız var, hem de finansman zor.
    -üstüne faizler düşük tutulduğu için, hem tüketim yüksek kaldı (tasarrufları baskılıyor), hem de tl dolara karşı gereğinden fazla değer kaybetti.

    şimdi ölçeği biraz ufaltalım ve bu borç harç işine, daha bireysel olarak bakalım...

    ***
    ***
    ***

    5) borçlanma: bireysel
    ---------

    a) hepiniz fakirsiniz ama bazılarınız daha fakir

    hepiniz borçlusunuz. hane borcunun mutlak olarak 50 küsur kat artmış. bu tek başına manalı değil, zira mantıklı biçimde alınan kredilerle insanların ev sahibi olmaları, iş kurmaları iyi. zaten bu yüzden kapitalizm başarılı oluyor, 50 senelik tasarrufla yapacağın yatırımı bugünden yapabiliyorsun.

    fakat borcun gelire oranının sürekli artması epey kötü. kredi bulamamak ne kadar büyük sorunsa, kısa sürede bu kadar büyük bir artış da o kadar tehlikeli. tabii harcanabilir gelir de fazla artmıyor, çünkü vergi kesintileri fazla...

    *

    b) vergi yükü

    vergi yükünün artmasından birkaç kez bahsetmiştim. devlet kendi harcamalarını bu kadar arttırmışken, yüzdesel olarak verdiği açığı düşük tutabilmesinin nedeni, vatandaşını ezmesi.

    gelirinin daha fazlasını devlete verdiğin ama eskisine göre çok daha fazla harcadığın için, doğal olarak gelire oranlı borcun 10 kat artmış 2002'den beri. (insanlar da domuz gibi, önlerine ne konulursa atlıyorlar, "benim buna gücüm yeter mi" diye bakmadan)

    *

    c) hane halkı zenginliği

    insanların borçlarını, gelirlerinden değil de tasarruflarından ödeyebileceklerini düşünebiliriz. lakin ortalama bir türk evinin toplam zenginliği, iyi bir macbook pro alacak kadar. bir çok aile evsahibi olmadığı ve borç içinde olduğu için, negatif zenginliğe sahip. bu nedenle ortalamamız oecd sonuncusu.

    ama asıl sorun, ortalamaya değil de dağılıma bakınca ortaya çıkıyor...

    *

    d) servet adaletsizliği

    türkiye'deki zenginliğin %78'i, en tepedeki %10'un elinde. ya da şöyle düşünün: 9 kişi pastanın bir dilimini paylaşmaya çalışıyor, pastanın diğer dört dilimini ise bir kişi kapmış. oligarkların ülkesi rusya'dan sonra en kötü dağılıma sahibiz dünya'daki. bu oran 2000 yılında %66 idi.

    hal böyleyken, hanehalkı borçlarına ve servetlerine "ortalama" rakamlarla bakmak, insanların sıkıntılarını maskeliyor. bırak macbook pro'yu, bir adaptörünü bile borçsuz harçsız alamayacak ailelerle dolu etraf.

    *

    e) yoksulluk sınırı

    yoksulluğun sadece malvarlığı kısmına değil, gelir kısmına da bakalım. aileler, vergi yükleri ve borçları artıyorken, ve emniyet sübabı olacak varlıkları yokken, "yoksul" sayılmamak için 2002'ye kıyasla 4.5 kat fazla kazanmak zorundalar.

    elbette yoksulluk sınırı anketleri, tıpkı enflasyon gibi, kriterlere çok bağlı olduklarından ve bunlar politize olduklarından, pek güvenilir değiller. ama tüik'in şu verilerini düşünün:

    -her 5 kişiden 4'ü, bir hafta tatil yapacak durumda değil (5 yıldızlı otel filan değil, uzakta herhangi bir tatil).
    -insanların %30'u ısınma masraflarını karşılayamıyor.
    -halkın yarısı, iki günde bir et veya balık veya tavuk yiyemiyor.
    -her 4 kişiden 3'ünün eski mobilya yenileme durumu yok.

    bunlar 2016'da değil, 1016'da sorun olması gereken şeyler. bu veriler, servet konusunda olduğu gibi, gelir dağılımındaki dengesizliğini yansıtıyorlar. yakından bakarsak...

    *

    f) gelir adaletsizliği

    grafikte gösterilen gini katsayısı, gelir dengesizliğini ölçüyor. türkiye, en kötü avrupa ülkesi. en tepedeki %5'lik kesimin aldığı pay, alttaki %40 kadar. o pasta dilimlerini 20 kişi beraber yediğimizi düşünürsek (gelir sonuçta bu, sürekli yeniyor) bir kişinin yediği ile 8 garibanın yediği aynı. her öğün.

    hane halkı geliri nasıl artabilir? en basit cevap iş bularak, çalışarak. fakat iş yok ve bu konu tek bir rakamdan ibaret değil...

    ***
    ***
    ***

    6) işsizlik
    ---------

    a) resmi rakamlar

    en güncel bildiğim işsizlik oranı %11. yani çalışmak isteyen ve aktif olarak iş bakan on kişiden biri işsiz. bunların çeyreği üniversite mezunu.

    bu oran 2002'dekinden yüksek. onca borçlanmaya, sıcak para girişine rağmen belli bir sınırı kıramamışız. bu arada bunlar tüik verileri, yani minimum olarak düşünmek lazım.

    *

    b) gerçek işsizlik

    hükümetin belirlediği standartlara göre iş arıyor sayılmayan (atıyorum, son iki hafta içinde iş başvurusu yapmamış) ama aslen çalışmak isteyen, iş verilse çalışacak olanlar da dahil edilince, rakam %20'lere yaklaşıyor.

    bu önemli bir fark. örneğin son abd krizinin ortasında işsizlik rakamları düşmüştü, zira uzun süre iş aramaktan bıkan ve pes edenlerin sayısı, iş bulanlardan fazlaydı. saçmalığı görüyorsunuz: ekonomi o kadar kötü ki işsizlik düşüyor!

    *

    c) istihdam oranı

    fakat gerçek olsun olmasın, işsizlikten de kötüsü, aşırı düşük olan istihdam oranı. çalışma çağındakilerin yarısından azı çalışıyor. inanılmaz ama yunanistan bile daha iyi, işsizlik oranı çok yüksek olmasına rağmen.

    biraz hesap yapalım: bu çalışmayan %51'in, %10'luk kısmı iş bakıyordu, %7'si de bakmıyor ama olsa çalışırdı. demek ki kalan %34, yani yetişkin nüfusun üçte biri, iş olsa dahi çalışmayacak, üretmeyecek. birikmiş zenginlik yokken, bu "rahatlık" nereden geliyor?

    *

    d) kadının işi yok

    buradaki ana faktör kadınlar. kadınların sadece %30'u işgücü içinde ve sadece çeyreği istihdama katılıyor (bu arada bu katılım, akp döneminde arttı. iktidara geldiklerinde oran 5'te 1'di).

    sıfır işsizlik sorunumuz olsaydı bile, yani her isteyen iş bulsaydı bile, 10 kadından 7'si yine kayıp olacaktı. kadının işgücüne katılım oranında 140 ülke içinde 133.'yüz.

    şimdi o hane yoksulluğu istatistiklerine geri dönün ve şunu farkedin: kadının çalışmadığı iki çocuklu bir ailede, erkek 4000 lira veya altı kazanıyorsa, o aile yoksulluk sınırı altında.

    *

    e) tarım istihdamı

    aslen kadının durumu daha da kötü çünkü %26'lık istihdam rakamı, ücretsiz aile işçisi konumundakileri de kapsıyor. çalışan kadınların nerdeyse üçte biri bu haldeler. bunların büyük çoğunluğu tarım sektöründe. aile tarlasını sürdükleri için para almıyorlar. çoğu yoksul olan bu insanlar, kayıtdışı kalıyorlar. yani ülkenin en yoksul çalışanları, en çok kendilerine gerekli olan sigortadan, çalışma haklarından mahrumlar.

    bunca kadın (çalışan her 3 kadından 1'i) tarlaları sürüyor da ne oluyor? 9 türk çiftçisi, bir avustralyalı kadar üretim yapamıyor. o yüzden de buğday üretimi 15 yıldır aynı seviyede.

    toplam istihdamın %20'si, bu verimsiz sektörde. tarım sektöründe bizden 7 kat verimli olan abd'de, tarımın istihdamdaki payı sadece %3-4.

    ***
    ***
    ***

    7) eğitim, sağlık, adalet, teknoloji
    ---------

    a) eğitim

    bu ekonomik verilere, özellikle son istihdam tablosuna bakarak şunu sormalıyız: peki gelecek nasıl görünüyor? çok kötü görünüyor, demin oradan geldim, siz hiç gelmeyin. istihdama katılım düşük olduğu gibi, gelecekteki istihdamın (özellikle katma değeri yüksek işlerde) en büyük belirleyicisi olan eğitime katılım da düşük. yine oecd sonuncusuyuz.

    mesela yetişkin nüfusta orta öğretimini bitirenlerin payı ispanya'da %94 iken türkiye'de üç kişiden biri. yani kimsenin laf anlamaması doğal. zaten yakın zamanda okumuşsunuzdur, bilim ve matematik ağırlıklı pısa sonuçlarında da patladık.

    yüksek öğrenimde de durum benzer: kanada'nın, japonya'nın, rusya'nın 25-34 arası nüfusunun yarısından fazlası yüksek öğrenim sahibi. bizde bu oran %16.

    *

    b) teknoloji

    eğitimle yakından alakalı bir konu olarak, türkiye'deki hane bilgisayar oranıyla oecd ortalaması arasındaki fark inanılmaz. bilgisayarlı bir evde yetişen çocukların da belki çoğundan bir şey olmayacak ama diğer çocukların hiç şansları yok.

    sanırım buna paralel olarak, ar-ge'nin toplam ekonomimizdeki payı da %1 bile değil. (israilin %4)

    *

    c) sağlık

    tekrarlamıştım, kaç yıldır ülkeye giren bu kadar para ne makro verileri iyileştirdi, ne hanehalkı refahını, ne sosyal endeksleri. asıl beceriksizlik burada zaten. kaynaklar eğitime ayrılmadıkları gibi, sağlığa da ayrılmıyorlar. yine oecd sonuncusuyuz kişi başı sağlık harcamalarında.

    bu harcamaları toplam üretime oranlayınca da %6 ile en düşüklerinden biriyiz. (bu rakamlar satınalma gücüne göre oranlı rakamlar, yani ülkenin pahalılığını hesaba katıyor).

    bu toplum sağlıklı olabilir mi? her 1000 kişiye düşen 2.5 hastane yatağıyla, bırak avrupa'yı filan (5.5), dünya ortalaması olan 3'ün altındayız. bunların bir sonucu olarak, 140 ülke arasında çocuk ölümleinde 79, yaşam süresinde 85. sıradayız.

    *

    d) adalet

    türkiye 1 milyon kişi başına her sene düşen 22 bin ceza davasıyla avrupa birincisi. her 1 milyon kişiye düşen 90 hakimle de avrupa sonuncusu. dava sayısını hakim sayısına bölünce felaket bir yük ortaya çıkıyor.

    polise güven, yargı bağımsızlığı ve ifade özgürlüğü kıstaslarında, dünya'daki ilk 90 ülke arasında değiliz.

    üstelik bu sıralama, son sene içinde olan bitenleri de kapsamıyor. yani 2015'te "evet yargı bağımsız", "evet ifade özgürlüğü var" diyebilmiş insanların da bir kısmı artık pes etmiştir herhalde.

    ***
    ***
    ***

    8) sonsöz: ekonomi yönetimi
    ---------

    a) paraya ne olmalıydı

    yönetimin totaliterliğini geçtim, beceriksizliğine kızıyorum. hem özel sektör borçlanmasıyla, hem devlet borçlanmasıyla, hem malvarlıkların satışıyla, hem iş kurma yoluyla gelen onca paraya ne oldu? normalde, eninde sonunda şu üç şeyden birine dönüşmesi lazımdı:

    -uzun vadede üretimi arttıracak yatırımlar (örn: bilişim devrimi, enerji, altyapı)
    -eğitim, sağlık, hukuk gibi sosyal harcamalar, dolayısıyla insani gelişmişliğin artması (uzun vadede dolaylı yoldan üretimi arttırır)
    -vatandaşın gelirinin artması veya işsizliğin düşmesi. hatta ikisi birden. bu da kısmen insani gelişmişliği arttırır (özel hastaneye veya okula gidersin, dil öğrenirsin, bilgisayar alırsın eve), kısmen de refahı arttırır kısa süreliğine (her gün pavyona gidersin).

    *

    b) para ne oldu

    türkiye'de bunlar yeterince olmadı. elbette üretim arttı, eli mahkum, ama tüketim daha çok arttı. ihracat arttı ama ithalat daha çok arttı. sosyal ve altyapı harcamaları arttı ama nüfus ve ihtiyaç daha çok arttı. işyerleri arttı ama işsizlik düşmedi. ekonomi büyüdü ama gelir adaletsizliği de, yoksulluk sınırı da yükseldi. insani gelişmişlik kriterlerinde düştük.

    tüm bunlar oldu çünkü kaynak kullanımında amaç ülkenin uzun vadede büyümesi değil, iktidarın kısa vadede yıkılmaz bir ittifak oluşturmasıydı.

    *

    c) daha fazla para

    bir dönüşüm gerçekleştirmeyi bırak, daha da kötüye gitmememiz için halen dünya kadar paraya ihtiyacımız var. bu paranın gelmesi için gereken şartlar:

    -sermayenin bolluğu: artık bol değil.
    -değer yaratarak büyüyen bir ekonomi: sermaye olsa bile, yatırım yapılacak ne var?
    -siyasi istikrar ve rasyonel yönetim

    ilk ikisinden bahsettik zaten, sonuncusu önemli. bizde istikrar, sadece suriye veya pkk gibi karmaşık dış etmenler yüzünden değil, tamamen iktidarın kontrolündeki olaylarla da bozuluyor (sınırsız başkanlık ısrarı).

    yani dışardan bakan biri için, referandum geçmese bir dert, geçse ayrı bir dert. en basitinden mülkiyet hakkını tanımayan ve faiz konusuna ideolojik bakan bir adamın, sınırsız yetki sahibi olacağı bir yere ben niye milyar dolar gömeyim?

    *

    d) daha az para

    bu zorlama krizler yüzünden, milletin parası dolara karşı %5 değer kaybederken, bizimki %25-30 kaybediyor. eğer borç para ucuzken işşizlik, enflasyon, gelir, tasarruf, insani gelişmişlik, devletin rezervleri, üretim gibi kalemlerin bazılarında yeterince iyileşmiş olsaydık, oralardan "kısabilirdik". ama ülke her kalemde yetersiz.

    dolayısıyla finansman sorunu derinleştikçe yaşanacaklar:
    -faiz artışı + mevcut borçlanma -> büyümenin yavaşlaması + işsizlik
    -liranın değer kaybı -> ithalat düşüşü + zamlar + vergi artışı -> fakirlik
    -fakirlik + işsizlik + kronik gelir adaletsizliği -> "beşeri sermaye"nin iyice bitişi

    bu sonuçları, medya gücü + din sömürüsü + komploculuk hamurunu kullanarak, halkına "türkiye üzerinde oynanan büyük oyunlar" olarak satabilirsin (bu algının detayları için 5. bölüme bakın) ama başka kimse yemiyor.

    ***

    [bu tip yazıları beklemeyip, doğrudan email olarak almak için mail listesine kaydolun. hepsi reklamsız, hep reklamsız]
  • bu kadar aksiyon üzerine makro göstergeler açısından sıkıntılı bir durumu (hala) görünmeyen ekonomidir.

    vergi tahsilatında sorun yaşanmıyor. dünyanın en saçma ve en ağır vergilerini de koysanız, bu mallar sorgusuz sualsiz ödüyor hepsini. toplanan vergilerin bir kısmı, işsizlik sigortası fonu gibi pratikte vatandaşa geri dönmesi imkansız fonlarda depolanıyor. bu fonlar da havuzun suyunun çekilmesini engellemede kullanılıyor.

    havuzun hasılatının bir kısmı, düzenli olarak yurt dışına çıkarılıp döviz olarak istifleniyor. cari dengenin sıçışlarına katar ve suud parası derman olmayacak raddeye gelirse, bu dövizlerin bir kısmı ülkeye tekrar sokuluyor ve bir kısmı yatırımlara, bir kısmı da merkez bankasının elini güçlendirecek fonlara yönlendiriliyor ki dolar alıp başını gitmesin.

    demek ki türkiye'de kaynak sıkıntısı gerçekten de yok. havuz düzeninin tıkır tıkır işlediği bir türkiye, bu kadar siyasi krize rağmen %3-4 büyüyebiliyorsa, sırtındaki şu kenelerden kurtarılmış bir türkiye demek ki %7-8'leri görecek düzenli olarak. ülkede bu potansiyel var.

    çünkü halk gerçek anlamda fedakar (siz burayı "mal" olarak da okuyabilirsiniz). bu ekonomiye kolay kolay bir şey olmaz. çünkü devlet, halkı yavaş yavaş, hissettirmeden fakirleştiriyor. ve bunu topyekün de yapmıyor. bazı kesimlerin standartı (mesela kapıkullarının) ciddi şekilde yükseltilirken, bazı kesimlerin de (çoğunlukla reaya) günden güne düşürülüyor.

    bu politika da halkın bir kısmını devlet etrafında kenetlerken, diğer kısmını da ikiye bölüyor :

    1)her şeye rağmen istikrarın devamını isteyen, hayattan karnını doyurabilmek dışında bir beklentisi olmayanlar.
    2)mevcut durumdan rahatsız olan ama direnebilmek için de herhangi bir enstüramana sahip olmayanlar.

    denklem bu şekilde olduğu sürece devletin (siz burayı akp diye de okuyabilirsiniz) sırtı yere gelmez.
  • bozgun 1
    bozgun 2
    bozgun 3
    bozgun 4
    bozgun 5
    bozgun 6
    bozgun 7
    hasta diye kireclenip oldurulenler 1
    hasta diye kireclenip oldurulenler 2
    is isten gectikten sonra

    yukaridaki gorseller balkan harbi'nde yasanan olaylari gunlugune not tutmus bir alman subayindan bilgiler iceriyor. simdi ne alaka diyenler olacak balkan harbi ile bugunku turkiye ekonomisi arasinda. haklilar da belki bir yandan cunku egitimsizler, iliski kuramiyorlar. onlara gercekten kizmiyorum, bu olayi kisisel almadigimdan kizmiyorum, sadece uzuluyorum. kizdigim bir kesim var o kesim de ayni en az osmanli'nin kifayetsiz muhteris politikacilari gibi nasil koskoca bir imparatorlugu yikima goturdulerse, bugun de iste bunlar turkiye'yi yikima goturuyorlar. sorsan muhalif olduklari icin sucsuzlar ve sonuna kadar haklilar, cunku suc atilacak bir yer var nasil olsa. bu tipler turlu kiliklarda karsimiza cikiyorlar. fakat bir kismi var ki tamamen ise yaramaz ve abd'ye gitseler dahi oranin da ekonomisini bozacak kadar bos cuval insanlar. bunlara deginmekten artik gina geldi fakat bu insanlarin ifsasini bol bol yapacagiz. biz asil konumuza geri donelim.

    bazilari turkiye ekonomisi daha ne kadar kotu olabilir ki diye dusunuyorlar ve bu dusunce dolayisiyla da aksiyon almadan, ses cikarmadan oylece omurlerini dolduruyorlar. turkiye ekonomisi nereye kadar daha kotu gidebilir ben size soyleyeyim. mesela bugun suriye'nin kuzeyi ve irak'in kuzeyinde kurulan kurt devleti'ne karsi bir operasyon yapar turk ordusu ve ordu ayni yukaridaki ornekte oldugu gibi kifayetsizler tarafindan yonetilir, ulkenin hazinesi bostur askerin iasesi odenemez, cepheye erzak gitmez, silaha mermi gitmez, askerler de ellerindeki silahlari teroristlere satmaya baslar. bu neden olmasin ki? balkan savasi'nda olmus. bunu yasamisiz. tekrar neden olmasin? eger ekonominin dibi o noktaysa ve bu millet yasanan olaylardan ders almayip, oyle hala sultan, padisah, basbug, buyuk onder filan beklerse, askerlerinin dusmana kendi silahlarini sattigi bir duruma kadar varan kotu ekonomik sartlara neden tekrar dusmesin ulke? cok net soyluyorum, boyle giderse duser.

    bazi insanlar da cok rahatlar, aldiklari 3 kurus maasi dolara cevirip yatirim yaptiklarindan oturu kendilerine bir sey olmaz saniyorlar. o para eger yastiginiz altinda degilse emin olun anlami yok. ha keza altin. eger evde cil cil altin biriktirmiyorsaniz kese icinde anlami yok. zaten aldiginiz uc kurus maasi dolara altina yatirmakla da kendinizi kurtaramazsiniz. ulke ekonomisinin kotu olusu her seyi alir goturur, supurur yerinde yeller estirir. ha elinizde 100+ milyon dolar vardir o zaman bu isten karli bile cikabilirsiniz. zaten bu insanlar da bu yaziyi okumazlar onlar coktan aksiyonlarini almislardir bile. pandora papers konusu daha yeni iste ayyuka cikti.

    dolar 10 lira da olur 15 lira da olur 20 de olur, 50 lira da olur. fakat 100 lira olmaz. neden olmaz? o zaman iste ulkenin butun degerleri 10 kat ucuzlamis olacagindan yabancilar gelir her seyi alirlar. bugun maasiyla kirasini odeyebilen, ya da bir sekilde gecinen, ne bileyim 2000 liraya tayt alan filan insanlar (maasli calisan diyorum bakin) akp'ye oy verenlere "beter olsunlar" diyorlar ya, bunlardan daha salak insan az bulursunuz. evet anliyorum burada bir kizginlik ve genel olarak da bir tur "oh olsun" mantigi var fakat bu sekilde yaparak ciddi ciddi bir politik arguman olarak kullanilmasi herkes icin zararli bir durum. akp'ye oy verenler zaten maksimum fakirlesmis vaizyetteler. burada olan sey azdan az coktan cok gider mantiginca isliyor. bu arada elinde gercekten cok olan da daha fazla kazaniyor. bu isin en cok kaybedeni bugun beyaz yakan denen veya orta tabakanin ortasindaki insanlardir. bu arada her beyaz yaka orta tabaka oldugu anlamina da gelmiyor. turkiye'deki insanlar ne zaman uc kuruslariyla zengin rolleri kesmeyi birakirlar o zaman belki ulke duzelebilir. sebebi de su: bu insanlar iluzyon hayatlarindan uyanip aslinda durumun berbat oldugunu anlayip yapilmasi gerekenlerin yapilmasi icin aksiyon almalarina sebep olur "belki". ote yandan zaten akp'ye oy verenlerin tabani ne oldugundan haberleri dahi yok. bakin haberleri dahi yok diyorum. bilmiyorlar ne oldugunu.

    son zamanlarda ulke cari fazla veriyor aylik bazda. merak ettim baktim sebebi nedir diye. turkiye antep fistigi ithal ediyormus. bak simdi sacmaliga gel. antep fistigi adiyla mustesna bir urun. sadece antep civarinda yetisiyor. simdi ukalalar "pistachio ne onu bile bilmiyor" diyeceklerdir, iste bu ukala dumbelekleri yuzunden ekonomi boyle. emin olun boyle. olayi kisisellestiriyorlar, denen lafi anlamak gibi bir dertleri yok. amaclari egoistlik ve narsisist zihinlerini doyurmak sadece. bunun sebebi de aileleri cogu zaman. biz konumuza geri donelim. bu pistachio denen sey uyduruk dandirik bir fistik, evet tadi biraz bizim antep fistigina benziyor ama bunu eger otomobil analojisi ile anlatacak olursak, bizim antep fistigi porsche iken pistachio tata, suzuki filan. "ee hadi sadede gel" diyenler icin: biz antep fistigi satiyoruz, kendi antep fistigi ihtiyacimizi da bu dandik pistachio ile gideriyoruz. bu eger kaninizi dondurmuyorsa zaten bu ulke batar. hic ugrasmaya gerek yok.

    bu sadece antep fistigi ornegi, bu gibi aksiyonlar turkiye'nin ihrac ettigi ne varsa hepsi icin boyle. kalitelisini satiyoruz, dandigini aliyoruz. bu ulkenin topraklarinda yetisen kaliteli urunler avrupalinin karnina giriyor, bize de avrupa'da yetisen baska ulkelerde yetisen dandirik seyler geliyor, onlar da bizim karnimiza giriyor. hic dusundunuz mu? gercekten hic dusundunuz mu? intagramda hayvanin teki dandik bir sanayi tostu uzerine bir avuc antep fistigi dokuyor, onu satiyor, bugun gercek antep fistiginin kilosu 150 lira. bir avuc kiyilmis antep fistigi nereden baksaniz 10 lira eder tek basina. belki daha fazla hatta, bu nasil mumkun oluyor diye hic soruyor musunuz? bu fistik iste kilosu belki 50 liralik fistik iste.

    bunu alin butun bir sanayiye vs ne varsa integral edin. ondan sonra da kanallarda ekonomistler filan konusur, ihracat rakamlari artti, bilmem neler artti. sirketler kar yaziyor deli gibi borsa degerleri yerinde sayiyor ote yandan. ulkenin hazinesinin kasasi bos, bos! bir de bunun uzerine suriye'de savasa girecek turkiye abd ile karsi karsiya gelerek. bu konu gercekten misaki milli meselesi oldugu icin elestirim yok fakat orada cikacak bir rezillik turk ordusunun imajini zedelerken, ordunun da urkutuculugunum caydiriciligini olumsuz etkileyecektir.

    enflasyonun sebebi faizdir lafi artik tamamen anlamsiz bir inatlasmadan baska bir sey degil. yani bu boyle lafla 40 defa soylenince oldurulacak bir sey degil. istendigi kadar densin oyle degil. eger oyleyse zaten bugun faizler %18, indirin %3 yapin, %2 yapin yani, niye birer birer indiriyorsunuz ki. buna inanan insanlar da zaten benim gozumde dusmandan farki yok. dusman bu kadar zarar veremiyor turkiye'ye bugun ama boyle giderse verecek. emin olun verecek. cunku ekonomi her seydir! tekrar etmeye gerek yok. ekonomisi gucsuz bir ulke, fakir bir ulkedir, fakir bir ulke de gucsuz bir ulkedir. gucsuz bir ulke de egemen degildir. bu bu kadar net, bu kadar basit. bugun fakir bir aile dusunun, gecimlerini saglayamiyorlar, ne oluyor? onun bunun eline bakiyorlar degil mi? bu sefer o aile ozgur bir yasam mi suruyor? burada gercek ozgurluk var mi felsefe tartismasi yapmiyoruz. ben gunluk aksiyonlardan bahsediyorum. birinin eline bakan insan tuvalate giderken bile izin ister. is yerlerinde de boyle degil mi? hey maasli calisanlar, 20 bin 30 bin alanlar. bir gun gitmesenize ise. hadi gitmediniz, 2 gun gitmesenize. mazeretsiz sekilde 3 gun ise gitmeyen isci direkt olarak is akdi feshedilir. is kanunu boyle. isterse patron eder yani. para boyle bir seydir iste. ekonomi boyle bir seydir. bir ulke de eger kasasinda nakdi yoksa, neyse harb edecek? alin iste yukarida balkan harbi. daha da atarim yani notlarimdan. cepheye sahra yemekhaneleri kurulamadigindan asker harb etmeyi birakmis. neden? ac cunku! ac insan harb edebilir mi? ordu savasa giriyor, en arkadan erzak treni geliyor. kifayetsizlik budur iste. anlatabiliyor muyum? bugunun kifayetsizleri ne diyor?

    hic merak etmeyin hepsi devlet arsivlerine giriyor. bugun devlet islerin birakin resmi yazilari bilmem neleri, birinin masasina birakilacak bir pusulanin bile (blok not kagidina yazilmis bir sey) kaydi tutulur. bunlarin hepsi ortaya cikacak. bunlar ortaya ciktiginda da is kime kalacak? halka patlayacak tabii ki. sonucta siz sectiniz olacak. kimse kimseden oyle hukuki rovans ya da mahkeme yargilama beklemesin. boyle bir sey olmayacak. cunku daha once olmadi, bugun de olmayacak. ha o da iktidar degisirse. degismezse daha cok bedavaya calisir turk halki. bugun sadece mesafe meselesi, bir muhendis almanya'da 3000 euro cebine alabiliyorken, bu 3000 euro ile yasadigi refahi turkiye'deki muhendis yasayabiliyor mu? ha tam da "ben 20k maas aliyorum ehueeuhe" tayfasinin yeri. sen aliyorsun da o parayi kac kisi aliyor? o parayi nerede harciyorsun? nerede harcayacaksin? zaten git gide o maasin da anlami yok olacak da iste. gecenlerde bir hesap yaptim, lisans ogrencisiyken sadece aldigim burslar ile 2008-2009 yillari arasinda 2000-2500 lira gelirim vardi. ailemden 1000 lira aliyordum aylik, iki buyuk sanayi kurulusundan aldigim burs ve bir de basbakanlik bursu ile toplam 2000 liraya geliyordu. dolar o zamanlar 1.15 civariydi. 1750-2150 usd arasi bir para. bugun 2150 usd 19.350 lira yapiyor. evet sen 20k maas aliyorsun. herkes ayakta alkisliyor degil mi bu arkadaslari. daha ogrenciyken avrupa'yi geziyorduk, sosyal aktiviteler, konser vs hicbir sey eksik degildi. o zamanlar da iste ortalama bir ev istanbul'da 300-350 bin dolardi. ortalama diyorum bakin, orta gelir grubunun oturdugu, ev sahibi olarak oturdugu ev. audi a6 3.0 otomobil sifir fiyati 90 bin liraydi. oha neredeyse 100 bin olacak diyorduk.

    simdi bugunku "oh olsuncu" avanak saniyor ki daha kotu olmayacak. karsi cenahtaki avanak da saniyor ki turkiye dunyaya kafa tutuyor vs. nereden nerelere geldi ulke, daha boyle de gidecek iste. bunlari anlatirken "ben 20k aliyorum" insanlari gibi hava atmak icin demiyoruz. olaylar nereden nereye geldi onu anlatmak icin diyoruz. senin bugun hava attigin seylere daha biz calismadan sahiptik diyoruz. anlatmaya calisiyoruz, aksiyon alinmazsa diyoruz, kicindaki donu da alacaklar diyoruz. sen belki 100k maasla calisacaksin ama bir bakacaksin, bulgur aliyorsun marketten. ha bu arada ben bulgur cok severim, pirincten daha cok severim. bir de yanlis anlasilmasin, kimsenin ekonomik durumuyla alay etmiyoruz. demek istedigim sey cok basit. bir aile maksimum bir yere kadar fakirlesebilir. bu sefer fakirlesme sirasi gorece toplumsal stratigrafinin ust taraflarina bulasir. ayni karsinom gibi metastaz eder. edecek!

    baska bir ornek, bugun kar eden buyuk sirketleri var turkiye'nin hala fakat borsa degerleri yerinde sayiyor iste bu da ayni hikaye. sirket kazaniyor ama degeri artmiyor. anlatabiliyor muyum? ulke calisacak, kazanacak ama degeri artmayacak. sen et yiyorum sanacaksin halbuki sacma sapan bir sey yiyor olacaksin. ayni antep fistigi yedigini sandigin gibi. gida kalitesizligi kalitesiz yasami, kalitesiz yasam da omur kisaligini getiriyor. zaten az para kazanarak ya da alim gucu cinsinden dusuk duzey kazanarak, belki bir avrupali cocugun yasadigi seyleri 30 yasinda belki ancak tecrube edebilir haldeyken, kalkip bunla bir de hava atmak, sen nerenin gerizekalisisin acaba diye sorduruyor insana tabii ki. gunde minimum 8 saat calis, refahin dusuk olsun, mal mulk sahibi olama, yedigin ictigin kalitesiz olsun, parayi aldigin uyduruk bir arabaya ve valecilere bahsis olarak harca. hadi anadoludaki dayi cahil, sen de kendini onla kiyasliyorsun "ondan iyiyim" diyip vicdan rahatlatiyorsun. daha once de benzerini z kusagi icin dedim, kendisini anadoludaki cahil insanla kiyaslayip "ben superim yea, internet yea" dersen, bu cok kolay bir karsilasma oluyor ki. bugun turk gencinin rakibi abd gencligidir, avrupa gencligidir. bugun turk beyaz yakasinin rakibi, abd'li muhendistir, avrupali muhendistir. kendinizi kimle kiyaslarsaniz osudunuz, tartisma kabul etmez bu. iciniz rahat ediyorsa benim icin zaten sorun yok. fakat ben bunlari dile getirmezsem benligime ters aksiyon almis olurum. daha once de dedigim gibi turkiye benim sevgilim. ama bu sevgi oyle "fuze yaptik, dunya korksun, avrupa titresin" hamasetiyle degil. akilla sevmek, izanli sevmek. oyle gaza gelip orayi burayi fethetmiyoruz.

    dogalgaz yazisinda da dile getirdik. bugun turkiye parasizliktan dogu akdenizdeki haklarini savunamiyor. bu kimsenin mi icine oturmuyor yahu he? hicbirinizin mi midesi bulanmiyor bundan dolayi. dogu akdeniz'deki gaz rezervleri bugunku mali degeri ile 3-5 trilyon dolar civarinda. o da simdiki prospeksiyon ile. bu dogalgaz denen zikkim, hidrojenden onceki dunyanin enerji kaynagi olacak. hidrojen iyice yayginlasinca bu sefer dogazgaz pis denecek. nasil bugun petrol, komur pis dogalgaz iyi deniyorsa. fakat biz kendi hakkimizi savunamiyoruz, neden? paramiz yok! bu neye benziyor biliyor musunuz? iste yol parasi olmadigindan ise gidememek gibi bir sey. para kazanacaksin ama para kazanmak icin lazim olan minnacik para bile yok. ha ama nufusuna 3 bin kisinin kayitli oldugu bilmem ne kasabasinin burokratinin altina mercedes var. bu kafayla gitsin turkiye, girdigi harblerde cephede silahini satan askerlerin haberilerini cok okur gazetelerden. rahatsiz edici ama boyle bu. daha o noktada degiliz diye o nokta cok uzak saniliyor da balkan savasi'nda da aynisini diyorlardi.

    asker cephede ac, erzagi gelmemis, maasini alamiyor, ordu duzensiz, istanbul'da pasalarin esleri evlerine yer dosemesi yaptiriyorlar bilmem kac bin altina. bu ulke bunlari yasamis. bugun de yasiyor. aynisini! o yuzden girilen o savaslarda da bozguna ugrar, ugramaz sanmayin. bu dediklerim siyaset kaldirmaz. hic oyle tepkiyle gelmeyin bana. ben uyarma kabilinden bunlari yaziyorum. bunlar bizim tarihimizde var. nasil bu ulke kurtulus savasi ile ovunuyorsa, ustelik niye biz kurtulus savasi yaptik ya? ha neden yaptik? niye o duruma dustuk. niye simdi hala o duruma gelmeyi bekliyoruz. kurtulus savasi kazanmak bir ovunc kaynagi fakat, o savasa mecbur kalmayacak kadar guclu olmak degil oyle mi? illa evimize, yatak odamiza gelince mi anlayacagiz bu ingilizler, abdliler bilmem nereliler?

    ekonomik kriz basligina yazmaycagim dedigimde benimle dalga gecen beyinsizler, maasiyla hava atip ona buna fakir diyen gerizekalilar, ulke elden giderken hala ic siyaset ile sacma sapan tartismalar yapan akilsizlar, onu bilmem kim fonlamis, hayir fonlamamis filan gibi uyduruk gundemleri alevlendiren serefsizler. bunlarin hepsi iste ulkenin bugunku durumunda pay sahibi. siyasilere kizmiyorum, cunku onlari secen de halk. fakat bizim aslan kulyutmaz turk halki buyuk oyunu daima cozdugu icin chplisi ve akplisi ayirmadan soyluyorum, iki cenahin da rovansist saplantili zihinleri, tabii ki bugun kucuk meseleleri tartisacaklar. fakat butunleyici olarak konusanlarla iki taraf bir olup dalga gececek. valla kendileri bilirler. ulketi kurtarma niyetinde olan kendini gelistirmis kadrolar ile dalga gecerseniz, olan size olur. o insanlar coktan zaten avrupa ulkeleri ve abd bir suru teklifle istiyor. bir de "turkiye bir reaktor muhendisi kaybetti" tayfasi var. hakikaten igrenc ya. sen kimden oc aliyorsun. iste yazinin basinda anlattigim, bu ulkenin kifayetsiz muhteris ve hain yetistirme basarisi dunyanin baska ulkesinde yoktur. bu konularda birinciligi birakmayiz. kifayetsiz muhterisler ve hainler bu topraklarda kurulmus her turk devletinin yikimina sebep olmuslardir. tarih yaziyor bunlari iste. bu boyle de olmaya da devam edecek.

    turkiye ne zaman zengin olmayi zengin gorunmeye yegler, ne zaman rovansist siyaseti birakir ve calismaya baslar, ahlakini yukseltir iste o zaman belki dogru duzgun bir ulke haline gelebilir. halk yamuk olunca devlet de iste hazine arazisi tapusu dagitir daha sonra erki eline alinca da baslar yemeye ulkeyi. bu sefer kimsenin de cikaracak sesi kalmamistir cunku oylari satin almistir daha ne istiyordur. ulkesi icin can verir de sokaklari, sahilleri pislikten gecilmez. mesela en egitimlisi, en medenisi ve en zengini, kopek besler, kopegi sokaga pisler, onu orada birakir. ha kendin sicmissin sokaga ha baktigin kopek. goz goze gelirsin, sana bakar oyle utanmadan. gercekten o pisligi orada birakirken acaba kopegin mi tuvalet adabi yok yoksa senin mi? ha olur mu hic, sen kopek besleyen bir hayvanseversin, en medeni, en avrupali sensin. iste avrupaliligi de tanga bikini giymek sanan bir milletin medeniyetle imtihani boyle sinifta kaliyor tabii ki. gercekten insanca yasamanin, kendi arkadasindan 10 kat zengin olup ona caka satmak olmadigini anlarsa bu halk belki gun yuzu gorur. zenginlesmek istemiyor turk halki, ilginctir ama boyle, zengin gorundugu surece sorun yoktur onun icin. bir de kendi arkadasi yasayamasin ama kendisi yapabilsin, bunu istiyor. kiskanma, imrenme degil yasadigi duygu, direkt olarak haset.

    turk halki neden ingilizce konusamiyor? egitimsizlik yuzunden mi? oturur kendi ogrenirdi ya ne egitimi? ayni zengin gorunmeyi zengin olmaya tercih etmesi gibi aksan yapmayi da ingilizce konusmaya tercih ettigi icin konusamiyor turk halki ingilizce. ben hayatimda bu kadar balon bir insan yigini gormedim. agzini ege ege 100 kelime konusunca super ingilizce konustu diyen bir halk. ote yandan turk aksanli istersen postcolonial donemde ekolojiler konus 20 bin kelimeyle "bu muymus bunun da ingilizcesi" derler, kendisi hicbir sey anlamaz ama begenmez. bir fikra var, anadolunun bir koyunde ogretmen yok ogretmen ariyorlar. koyun de iste ihtiyarlari filan hicbirinin okuma yazmasi yok ama ogretmen sececekler. bir tane gercek ogretmen, bir de coban geliyor, bunlari sinav yapacak ihtiyarlar. ogretmene diyorlar, koyun yaz bakalim tahtaya, ogretmen koyun yaziyor. bu davarlar okuma yazma bilmedikleri icin birbirlerine bakiyorlar bu ne diye, sonra cobana geliyor sira, cobana diyorlar koyun yaz bakalim diye, coban da okuma yazma bilmiyor o da koyun resmi ciziyor. aha diyorlar, profesoru bulduk iste, tam benzetti helal olsun. ogretmen okuma yazma bilmeyen coban oluyor. bu fikralar oyle komiklik olsun diye uydurulmus seyler degil. bunlarin her biri bu topraklarda yuzbinlerce kez yasanmis kepazelikler.

    biri sadece 1881 tane basilan ataturk kitabi satar bilmem kac bin liraya, bu adami bir de savunurlar. otekisi dinle kuranla kandirir insanlari. bu insanlarin birbirinden farki yok iki taraf da ayni cinsi latif. birisi buyuk oyunu gorur, otekisi de buyuk oyunu gorenlerle dalga gecer cunku buyuk oyun numaralarini yemez aslan kulyutmaz. bu aralar bir de asi tantanasi cikti. turkiye'de insanlarin bircogu kimliksizdir. o yuzden basit kimlikler cok is gorur. bu asi karsiti olmak da olabilir, parti mensubu olmak da olabilir, mercedes sahabi olmak da olabilir. bu topraklarda insanin bireyin ismi yoktur. paranin ve gucun adi vardir, kullar da buna tapar. kadini da tapar erkegi de tapar. dunyanin baska hicbir yerinde universiteye koca bulmak icin giden kadin gormedim ben. bu turkiye'ye mahsus bir seydir. cunku dunya'da universite denen sey parali. burada bedava olunca iste simariklik yapiyor insanlar. "almanya'da da bedava" diyenler cikar. almanya'da universiteye gir de goreyim derim. almanya'da universite ogrencisi sayisi 3 milyon, nufusu 83 milyon. kisacasi almanlar kim universiteye gidecek seciyorlar. gimnazyuma gidemeyen zaten universiteye girmesi yasak. turkiye'de herkes universite mezunu. vicdanlariniza sesleniyorum kaciniz "universiteye gir de gerekirse is bulama, yeter ki gir" lafini duymadi? bizim ulke garip bir yerdir, universiteye gir de gerekirse issiz kal lafinin edildigi dunyadaki tek yerdir. egitim alman, kendini gelistirmen onemli degil, oyle gorunmen onemlidir. turkiye'de ne oldugun degil, nasil gorundugun onemlidir.

    bu ulkenin dogru is yapacak insanlari var. fakat turk halki bu insanlari iste pasif goruyor. egitimli insana karsi bir alerjisi var. kisacasi istemiyor ya iyi olmak turk halki gercekten istemiyor. cunku kendisine bir bakiyor, biliyor kendisinin ne oldugunu, ote yandan bir de kendini gelistirmis olana bakiyor. en azindan ulkenin bu berbat durumunda aralarinda ciddi fark yok fakat ulke ilerlerse kendisi gorece otekine gore daha az ilerleyecegini dusundugu icin istemiyor ulke ilerlesin. aradaki fark acilsin istemiyor. bu ayni sinava calisan ogrenci ile calismayan ogrenci arasindaki iliski gibi. sinav olsun istemiyor calismayan ogrenci. fakat bilmiyor ki bu ulke yikildigi zaman, ingiliz geldigi zaman o da bu iyileri sececek ve geri kalani kole yapacak. asil aradaki fark o zaman ortaya cikacak hem de cok daha beter haliyle. iste bu olmasin diye de bu sefer iste cani pahasina ulkeyi savunuyor. sirf rezalet ortaya cikmasin diye. turk halki boyle bir halk iste. teyfik neyzen demis, turk halki gariptir, ibne dersin kaldirmaz da sikersin aldirmaz diye. bu 100 yil once de boyleydi, bugun de boyle.

    bundan tek bir kurtulus yolu var, ozelestiri yapip, herkesin once kendisini duzeltmesi sonra da bu tur pislik insanlari sosyal alandan kapidisari etmesi. bu iki unsur yapildigi zaman toplum daha steril hale gelir, eger birey fakirligini kabul ederse buna cozum arar. ilk cozumlerden biri de ulkenin dogru duzgun, hukuka uygun ve demokratik sekilde yonetilmesi oldugunu gorecektir. bunu kim vadediyorsa onda sansini dener. sansi iyi degerlendiremedi mi otesini dener. fakat yalan ile dogruyu da ayirt edecek iste halk. ekonomi ucuyor dedikce tam aksi sekilde batti. ulkenin bazi projelerini senin sevmedigin parti yapiyor diye kotulemeyeceksin. o isler basarildiginda da butun mimari o parti demeyeceksin. bugun savas ucagi projesinde de, araba projesinde de terorist denen cocuklar calisiyor. devlet de bu nankorlugu yapmayacak. aselsan bugun odtu ogrencisi dolu. bundan 8 sene once odtuye yunan ile harbe girer gibi girdi bu devlet. cocuklarin kafasina gaz fisegi attilar. ne o turk polisi? helal olsun. buna sesini cikarmayan da suclu, o gaz fisegini kendi vatandasinin kafasina dogrultup ates eden de suclu. milgram deneyinin kobaylari gibi davranmanin anlami yok.

    bunlari etrafiniza anlatin, usanmadan anlatin, eger bu sekilde devam ederse bu ulke dagilir. bundan 1.5 sene once turkiye ile abd suriye'de savasabilir dedigimde beni cimere sikayet eden beyinsiz gibi olmayin. insanlari umutsuzluga surukluyormusum, bahanesi de bu. kafatasinin icinde beyin yerine cift cekilmis kiyma olan mahlukatlar iste bu ulkenin hesapta vatanseverleri. kifayetsiz muhteris dedigimiz insanlar bunlar iste. kisisel olarak bana saldirmaniz sizin hayatinizi iyi yapmaz, benim hayatimi da kotu yapmaz. o yuzden basit bir sey soyluyorum, eksiklik ne ise kabul edilecek, o eksiklik giderilmesi icin de aksiyon alinacak. bunun baska yolu yok. ne bir gun biri kapiyi calip da "sen osun, sen ozelsin, hosgeldin, seni bekliyorduk" boyle bir sey demeyecek yani ya da biri gelip de "seni ceo yaptik" demeyecek.
  • sene 1989.
    bulgaristan'dan utanç treni ile türkler gönderiliyor. apar topar evlerinden alınıp trene doldurulup kapıkule'ye kadar gelen trene yükleniyorlar. "yüklenme" tabiri belki de en doğru tabir, zira ulaşım şekilleri hiç de insanca değil; yük vagonları ile geliyorlar.
    edirneliyiz, edirnedeyiz. bulgaristan'dan akrabalarımız geliyor -gönderiliyor- biz de karşılıyoruz her birini.
    bir akşam 18 - 19 yaşlarında olan bir teyze oğlu ile edirneyi turluyoruz. bir oto galerisine takılıyor.
    - bunlar şimdi satılık mı?
    - evet
    - yani parasını verince hemen alabilir miyim?
    - evet, parasını verdiğin anda senin olur, alır gidersin.
    - biz bulgaristan'da araba almak için sıraya gireriz. onbeş yirmi sene içinde çıkar araba.

    araba da lada'nın bir türevi. 1970'li yıllardaki murat 124'ün başlangıç paketi.
    siz hiç oto galerisi vitrinini saatlerce seyreden ve arabaları uzaktan seven birisini gördünüz mü? siz hiç araba seyrederken gözleri dolan birisini gördünüz mü? ben gördüm, 1989 yılında, edirne'de.

    sene 2014.
    bir arkadaşım bir link yolluyor internetten. link bulgar sitesine ait.
    "bak" diyor, "bu araba burada 100.000 lira civarı. 10.000 - 15.000 dolara bulgaristan'dan alacağım. nasıl?"
    siz hiç otomobil satışı yapılan bir web sitesini saatlerce boş boş seyreden ve arabaları uzaktan severken 1989 yılına gidip gelen birini gördünüz mü? siz hiç araba seyrederken gözleri dolan birisini gördünüz mü? ben oyum. 2014 yılında, türkiye'de.

    neyse bunlar detay; aslında ekonomimiz şahlanmış, üstünden düşmemek için yelelerine asılmışız dört elle. bu yüzden gsmh'dan payımıza düşeni tutup alacak boş elimiz kalmamış ya, o da olur elbet.
  • çalışarak ve üreterek kazanma çabası içinde olanlar enayi durumuna düşüp sefilleri oynarken yattığı yerden bol kazanıp harcayan sözde uyanıkların kral muamelesi gördüğü bir ekonomi anlayışının uzun vadedeki sonuçlarını ve akibetini bir kaç yıl içinde cümle aleme ibret olarak sergilemeye başlayacak olan ekonomidir.

    (bkz: at fav'a bekle)
  • normalde bugun baska bir yazi paylasacaktim fakat gundem degisti turkiye icin o yuzden bu yaziyi kaleme almanin anlami daha buyuk oldugunu dusundugum icin de necip okuyucuya bu yaziyi sunmayi daha onemli buldum.

    bogazici universitesi olaylari ile turkiye ekonomisi arasinda bir iliski kuracagiz ve buradan cihet alip biraz daha ileri gidecegiz.

    bogazici universitesinde olan olaylar cok ne t soyluyorum turkiye'nin hedefi olan 2 trilyon dolarlik ekonomi olma hayallerine kavusmasini engeller. soyle engeller: bu zihniyet ile o noktalara varilamaz yani olmaz. bir ulke ne olursa olsun en zeki cocuklarina sopa cekerek filan buyuyemez. hic oyle ben savunma sanayiinde destan yazdim, tarih sildim, batiyi susturdum, rusyayi kastirdim, pkkyi ezdim, yunani buzdum ile olmaz. su an turk savunma sanayii eger biraz iyiyse yine bu zeki cocuklarinin caliskanliklari sayesinde boyle bu. yurtdisindan gelen know-how bu cocuklar sayesinde cok hizli sekilde anlasilip ise donusturuluyor. buradan da daha onceleri dedigim gibi su lafi tekrar etmekte fayda goruyorum: turk insaninin zekisi gercekten cok zeki. bakin zehir gibi zeki hemde. biri haric butun ingilizce konusuluan ulkelerde bulunmus ve oralarin en iyi unviersitelerinden mezun insanlariyla beraber yillarca calismis bir biliminsani olarak bunu soyluyorum. benim eski danisman hocam uc berkeley doktoraliydi, simdi danismanlarimdan biri de oxford doktorali. bu ulkelerin ellerinden gecen insanlar butun dunyanin en iyileri ve kapasitelerini ben bu genc yasimda gordum. aralarinda zehir gibi olanlar var sansima da boyleleriyle calistim hep fakat turk insaninin zekisi bunlardan asagi kalir seviye degil. iste turk savunma sanayiindeki bu basari aslinda bundan 20 yil once de gerceklesebilirdi fakat bu bir politika meselesi. savunma sanayiine simdi cok fazla butce ayriliyor bu yuzden de lisans anlasmalari yapan surk savunma sanayii sirketleri disaridan bazi kritik bilgileri aliyor buna teknoloji transferi deniyor, daha sonra bu transfer edilen teknolojiyi bizim bu zehir muhendislerimize cozduruluyor. cok yakin arkadaslarim var aselsan, roketsan, tai, tei daha bir dolu baska daha sirkette calisan bu cocuklarin hepsi cok zeki cocuklar.

    kucuk de bir hikaye anlatayim fazla da derine inmemek adina cunku bu belki kritik olabilir; ssb savunma sanayii baskanligi, bu butun savunma sanayii sirketlerindeki muhendislerinin katilimina acik bir yarisma gerceklestiriyor. bir hikaye yarismasi. bir savas meydani hikayesi, bir taarruz hikayesi, bir carpisma hikayesi yazmalari isteniyor. senaryo tamamen serbest, isterseniz dunya'yi yok etme hikayesi de yazabilirsiniz yani fakat tek bir kural var, turkiye'nin elindeki silah envanteri ile gercek degerler kullanarak bir hikaye yazmaniz isteniyor. yani soyle: misaldir, uyduruyorum, tb2 ve suru iha sistemi ile misira saldiracagim, iste tcg anadoluya koyarim bunlari salarim akdenize, sonra ilk suru ihalari kaldiririm, onlari ses bes duzende yukseltirim, numaralandirma ses duzendekiler tek sayili yukardan asagi artan, bes duzendekiler cift sayili yukardan asari artan sekilde 1 numarli kesif yapar 3 numarali izler 5 numarali goruntu alir, 7 numarali dikkat dagitir, 2 sorti yapar, 4 dalar, 6 sinyal karistirir... o sirada tb3 uzerinde 4 tane maml takilidir, maml max menzili 15 km oldugu icin su irtifaya cikip bu kadar yaklsair o bunu yaparken baska bir iha 500 km sinyal bozar vs gibi bir hikaye yani. bunlari boyle boyle topluyorlar. aslinda yeni bir savas doktrini gelistiriliyor ve bunu yapanlar da bu simdi sopa cekilen cocuklarin abileri. fakat bu cocuklara sopa cekersiniz iste bu hikayeler boyle ozveri ile yazilmaz haberiniz olsun.

    simdi bu savunma sanayii kismindaki islerin cok buyu ozveri ile yurudugunu bir soyleyelim. yani burada buyuyen bu teknoloji aslinda bir tur ozgur ortamin degil de daha cok "siz ozelsiniz, siz basksiniz" gazi ile isleyen biraz, biraz da aslinda bu zeki cocuklarin ellerinde cok da fazla baska bir secenek olmayisindan kaynaklaniyor. savunma sanayii cikarilinca zaten turkiye'de ne kaliyor?

    turkiye'de buyuk denebilecek sektorler sunlar:

    savunma sanayii
    bankacilik (finans degil bakin)
    agir sanayi: cam, demir-celik, otomotiv, cimento, petro-kimya (en onemlileri bunlar)
    telekom
    ulastirma

    peki sektorlerde hangi buyuk sirketler var?

    aselsan, roketsan, tai, tei, tusas vs
    is bankasi, garanti, yapi kredi, akbank ve kamu bankalari
    sisecam, eregli, iskenderun, izdmir demir-celik, (otomotiv hepsi yabanci sermaye), oyak cimento grubu, nuh cimento, akcansa vs, petkim, tupras.
    turkcell, turk telekom
    thy, pegasus

    bakin surada size turkiyenin en buyuk en degerli sirketlerini saydim. bunlarin arasinda belki 1 milyar dolar etmeyen sirketler var. suncacik sirket ile dunya devi, bolgesel guc filan olmak mumkun degil. daha da acisi, oyak grubu, is bankasi, sisecam, savunma sanayii sirketleri, tupras, petkim ve belki turkcell disindakiler de umut vadetmiyor. uzulerek soylemek zorundayim.

    baska diger bir sorun da zaten buradaki butun sirketler organize sanayi bolgesi tarzi sirketler. asiri begendigim bir sirket olan sisecam'dan ornek vermek istiyorum:

    sisecam gazi pasamis mustafa kemal ataturk'un kurdugu is bankasi bunyesinde bir tesebbustur. sisecam dunyanin en kaliteli cam urunlerini ureten bir fabrika. bakin bu gibi bir fabrika dunya'da 1-2 tane daha ya var ya yok. yukaridaki hangi sirket dunya'da ilk 3'e hadi birakin ilk 10'a girebiliyor? aselsan mi? turkcell mi? bu kisimi aklimizda bir tutalim daha sonra buraya vurgu yapacagiz.

    sisecam'in trakya cam fabrikalari diye bir parcasi var, trakya cam fabrikalari otomobil cami filan ureten bir fabrika. bu fabrikanin musterileri kim? siki durun: audi, bmw, mercedes, porsche, bentley, rolls royce, lamborghini, maserati gibi otomobil ureticileri trakya cam fabrikalari'ndan cam aliyorlar. bu isin daha zirvesi yok yani. rolls royce arabasinin camini siz yapiyorsaniz dunyanin en iyi camini siz uretiyorsunuz demektir. bu cok ciddi bir basaridir ve ovguyu hakeder. peki ornegin telekom sirketleri, hangi ulkenin altyapisini kuruyor dogru duzgun? turkiye'deki internetin cag disi oldugunu herkes biliyor. cep telefonu faturalarindan hala telsiz bedeli filan kesiliyor. bant genislikleri rezalet. kapsana alani kotu. internet kotu. bu sirketlerin teknoloji uretmek gibi bir cabalari yok. yatirimlari yok. vizyonlari yok. dahasi akillari da yok. bu ne demek? icerisinde calisan insan isgucu de egitilmiyor demek. laplace transform bilmeyen elektronik muhendisi ile yuksek teknoloji uretemezsiniz. daha dogrusu bu muhendisin sucu degil, laplace transform gerektirecek is yapmayan bir sirket ile yuksek teknoloji uretemezsiniz. bu sadece bir ornek. simdi bir de laplace da bir sey mi bu ne diyor eheh diye gelmesin cok bilenler. bu noktaya da gelecegiz. turkiye'nin onundeki bir problem de social interlocking diye tabir ettigim bir sey. bunu da anlatacagim.

    abd neden farkli? abd ozgur bir yer. abd'de zayif insani ozelliklere yer yok. ego yaptim usttekiyle ugrastim, alttakiyle takistim, yan cubicaldaki cocuk bana yaziyor les midir nedir filan yok. istersen git tuvalette seks yap fakat don isine katki yap, bu netflix'in asiri secici insan kaynaklari politikasindan bahsetmek belki yerinde olacaktir. adamlar ortalama basari ve verimlilik sahibi herkesi isten atiyor. tazminatini veriyor ve isten atiyor. benim netflixte calisan tanidigim yok, o yuzden disaridan referans verecegim bu konu hakkinda asagida linkini biracagim. is ortami tam hayal ettigim is ortami benim icin. isini yapacaksin o kadar. isini cok iyi yapacaksin. iyi degil bakin, cok iyi. bu da ne getiriyor? mesela ben turkiye'de degersiz biriyim, neden? cunku bu kadar matematik bilmemin farkini alamiyorum ben turkiye'de. benimle dalga geciyorlardi universitede. bakin dalga gecilen odtu bu arada. burada da siklikla bahsettigim bazi alanlar var matematikte. lineer cebir matematigin en buyulu yeri filan derim. gecen birisi gelmis daha diferansiyel denklemler var diyor, dalga geciyor. saniyor ki benim lineer cebir diye bahsettigim seyler matrisler filan. iste insan bilmeyince boyle oluyor. dolayisiyla ben zorluk cekiyorum turkiye'de. benimle dalga geciyorlar cunku bu tur vasat tipler. kendimi de anlatamiyorum. cunku cok az insan anliyor. e ben oleyim mi? ne yapayim ben yani? daha dun cok sevdigim bir arkadasim ile konusuyorum, "ben asosyalim" dedi. aslinda onun konusabilecegi insan sayisi cok az. bu cocuk da odtude, doktora yapiyor yani. aslinda asosyal degil, onun da konusmak istedigi konulari konusabilen insanlar bol bol olsa ne bileyim roket motorunun capini ufaltmadan itkiyi arttirmanin yollari hakkinda bir genel kultur sohbeti donse, iste yanma odasindaki hacmi arttirmazsam o sicaklikligi arttirim, oradan su kadar oksijen gelir ama o zaman da metal ergime siniri var, iste butun tek kristal kaplama yapariz vs (bu isler zaten boyle bu arada) bunun uzerine bir sohbet edebilse bu adam mesela belki uc bes sohbet sonrasinda yeni bir fikir cikacak. bunu konustugu arkadasiyla proje yazacak belki bu desteklenecek. bakin burada bir ortam hayal ediliyor degil mi? iste bu yok turkiye'de! yok bu yani. biz nargileciye gidip tavla oynuyormus gibi yapip yandaki kizlari kesme gibi bir sosyallesme anlayisi olan insanlarin arasinda rahatsiz oluyoruz. kizlarin da en buyuk hayali sevgili yapip evde netflix izlemek. benim eski kiz arkadasimin tek bildigi buydu mesela. zaten boyle olunca yurumuyor. fakat o netflix nasil bir ortam is yapiyor asagida izleyin. yani netflixin karsisina gecip dizi izlemek bir tarafta, oteki tarafta da bunlari ureten yapan tarafta olmak. ureten tarafta neden olmuyor turkiye cevabi burada iste. ne yazik ki quantum duzeyindeki gibi olmuyor makro dunya ayni anda her iki yerde de bulunamiyorsunuz iste. hem netflix yapan taraftaysaniz kanepede netlifx izleyen tarafta olamiyorsunuz, kanepede netlfix izleyen taraftaysaniz da netflix yapan tarafta olamiyorsunuz. ben cok calistim zaten vaktinde girdim en iyi sirkete artik yatma vakti. ya boyle bir sey olabilir mi? bunun da te sebebi yine atmosfer. aile ve sirketler iste. aile ders calis universite kazan iyi ise gir der, iyi is de calis iyi universiteye gir sonra bana gel der. peki sayin pek iyi isi, siz ne yapiyorsunuz? bakin sisecam'i ovduk, hicbir sey diyemeyiz. bu adamlar eger rolls royce'un windshieldini uretiyorsa onlara anca saygi duyariz. savunma sanayii yine nispeten saygi duyuyoruz. fakat geri kalani?

    insan envanterinin kalitesi de cok bozuk. "ben yazilim muhendisiyim gelsin paralar, gelsin karilar" mantigi var. turkiye'de yazilim muhendisi yok arkadaslar. turkiye'de %1 oraninda yazilim muhendisi var. hep siyorum, bir musteri tablosu icerisinde arama yapmak icin yazilan sql sorgu kodu yazmak (kisisel laf sokmuyorun, sanki oyleymis gibi gorunebilir, gereckten degil, cunku yapilan butun is turkiye'de bu oldugu icin denk geliyor) yazilim muhendisligi degil. odtude yine fatos yarman hoca vardi, bu hocamiz ailesinde sadece 1 kisi doktorasi olmayan neferi olan bir ailenin uyesi ahaha ben elektrik elektronik muhendisi olan abisi siddik yarman hocayi tanirdim, giyaben bilirdim fatos hocayi fakat daha sonra eski ev arkadasim fatos hocanin danismanliginda yuksek lisans yaptigi icin hikayelerini cok dinledim oradan referans vererek konusuyorum; fatos hoca bundan 6 sene google projeleri yapiyordu. yani hocayi california'dan ariyorlar "ne olur hocam bizim bu projemizi sen yap" diye. bu projelerde calismayan insanlar yazilim muhendisi degil. cita boyle olmali. digerleri iscidir.

    bundan 50 sene once ibm turkiye'ye geliyor orta dogu ve civar cografta mudurlugu acacak. daha sonra bir sosyal yoklama yapiyorlar vazgeciyorlar. tek sebepleri var: "burada matematik bilen yok" diyorlar ve bolge mudurlugunu almaya'da aciyorlar. sonra tesadufen olaya bakin, o bolge mudurlugunun gercek bolge mudur olan alman adamin cocugu ile beraber ayni bolumde doktora yapiyoruz baska bir ulkede. cocuktan (aslinda babasindan) hikayeleri dinliyorum yani. adam gerci beyin kanamasi gecirmis calismaktan. bir sey olmamis ama babasiyla da tanistim daha sonra denk geldik bir kere. cocuk da zehir gibi ama bir almana gore biraz daha tembel. turkiye'de matematik bilen insan cok az. o yuzden turkiye'de yazilim muhendisi olamaz. kaldi ki yazilim konusu yazilimin kendinden kiymeti ile degil, yazilim uretebilme tarafindan bir kiymeti vardir. yoksa programlamayi herkes ogreneiblir. bununla ne progralayabildigin hangi problemi cozdugun onemlidir. fakat ben bunlari dedikce iste yazilim muhendisleri beni teknoloji dusmani olmakla sucladi. ahaha

    iste yukarida bir yere daha serh koymustuk ya geldik bu noktaya simdi. buna da ne demistik social interlocking. bunu ben bir kez daha kullandim daha once. interlocking mekanik itibarda soyle bir mefhumdur. ayni kup seker kutusndaki sekerlerin kutuyu ters cevirmenize ragmen dokulmeyisi gibi birbirini kenetledigi ve hareketin imkansizlastigi ya da cok zorlastigi bir durumu tasvir etmek icin kullandigim bir kelime. buna interlocking deniyor. bu elekronikte de kullanilir. mesela sistem interlock verir bu onceden programlanmis bir seydir mesela ne olabilir? ornegin radyasyon iceren bir yerde insan kalmadigindan emin olan bir sistem olsun, o odanin kapisi disaridan kitlenmedigi surece sistem interlock durumundadir ve o radyasyon yayan islem neyse artik onu baslatmaz elektronik olarak. bizde de boyle bir sey sosyal olarak var. sosyal kenetlenme demememin sebebi bunun nedense turkcede pozitif bir anlam uyandirmasi. halbuki bu kenetlenme bizim hareket etmemizi engelliyor ve dolayisiyla ilerlememizi engelliyor. yani bir seyi elestirince hemen birileri saldiriyor ve oteki oluyorsun. eger bir de oteki tarafin hosuna gitmeyen bir sey demissen onceden direkt ortada kaliyorsun. kisacasi turkiye'de bu "taraf olmayan bertafa olur" sozu cok gecerli. benim nik altima bakin aktroll yaziyor, birisi abaza yazmis, otekisi fakir yazmis, baska biri teknoloji dusmani yazmis. bizim toplumumuz gerizekalisi bol bir toplum. daha da kotusu ozguveni dusuk cok insan var. bu yuzden ufak kazanimlar ile king ve queen olmaya calisiyorlar. mesela bir hanimkizimiz gidiyor aptal bir influencerin reklamini yaptigi ayakkabiyi aliyor saniyor kendisi oyle oldu. ya da kinglerimiz ayni sekilde, neden en buyuk hayaller bmw araba? bunu diyince iste fakir diyorlar sonra bana bmw araba alamadigim icin kotuluyorum saniyorlar. iste bmw demek bir kimlik demek cunku. sonra bmw sahipleri geliyor saldiriyor. burada ben bmw arabasi olup binmeye utanan insan taniyorum. yazik degil mi bu adama? bunun sebebi iste kimliksizlik sorunu yasayan insanlardir. bu adam kendisi hak etmis almis arabasini ama toplum ona oyle bir gozle bakiyor ki. kizlar evlen benim diye, erkekler buyuk bir kiskanclik ile... bu adam da bundan rahatsiz oluyor yani.

    yavas yavas toparlayalim, bunlarin da temel sebelerinden birisi bogazici ogrencilerine sopa ceken kafa yapisidir iste. bunun da akp ile alakasi yok. daha once baska hukumetler de sopa cekti. ilk istanbul uni ogrencilerine sopa cekilmistir bu ulkede. bu cocuklar jenerasyonlar boyu dayak yedi. odtunun versan kok olayi var, orada da ayni olaylar oldu. simdi de bogazici. ben size soyleyeyim, yazilarimda hep umut dolu yazarim, bu sekilde fakat yazamam artik. bu cocuklara sopa cekersek olmaz bu is. sosyal catlak buyuyor toplumda. bu cocuklar bu toplum icin calismazlar ben size diyeyim. mesela toplum beni otekilestirdi. ben odtude calisirken bile kendimi ucube hissediyordum. ne zamanki uyumlu rolu yapiyordum, yani bolumde hocalarin dedikodularini yapip, ona buna salak aptal diyince o zaman kabul goruyordum. fakat ne zaman biraz teknik konussam dalga geciliyordu. ne zaman biraz interdisipliner olmaya calissam dalga geciliyordu. o kadar matematige gerek yokmus. ya soyle bir sey olabilir mi? matematik bir dil nihayetinde degil mi? sen yeni kelime ogrenip, daha derinlikli yazilar yazip ne yapacaksin gibi. gerci bunu da dediler. yine gidin bakin nik altima adam yazmis, cok yalnizmisim da o yuzden sozluge tecavuz ediyormusum. bu gibi insanlarin yasadigi bir yerde durmanin anlami ne? ote yandan koruyan da yok. "sen ne diyorsun" diyen cikmadigi icin o insana iste o da oyle konusuyor. zorbalik alip yuruyor. bunu sanmayin burada kalacak olan bir sosyal sorun bu. kafa utuluyen sepetine atiliyoruz veya bizi sunepe saniyorlar. bir sey diyeyim mi? benim canim sikilsa her gun 2 insan keserim turkiye'de hayatim boyu da bulamazlar beni. yani bu is cesaret isi degil ki, emin olun agir solid mekanik dizayni yapan, jet motoru tasarlayan, quantum calisan filan adamlar kafayi sunu nasil oldururume yorsa saniyor musunuz yapamazlar? ya da sunu nasil kandirsam deseler? toplum cok akilsiz ve izansiz.

    ben kabul etmiyorum arkadasim. sevmiyorum da. bu bir isyan degil bir tur tanim koyma meselesidir. ben dedikodu yapacak biri degilim. ben felsefe konusmayi seviyorum, ekonomi konusmayi seviyorum, sanat konusmayi seviyorum, psikoloji konusmayi seviyorum, finans konusmayi seviyorum, sosyoloji konusmayi seviyorum, matematik konusmayi seviyorum. isim de solid mekanik. isim hakkinda da sosyal zamanlarimda cok konusmak istemiyorum. benim bu sohbet alanim yatakta vanilla oldugum anlamina gelmiyor, ya da sokakta yanindan gecenden korkan biri oldugum anlamina da gelmiyor. toplum beyinsiz. bu ama abd bay area disinda cogu yer icin boyle.

    gecenlerde basima gelen bir olayi anlatayim. ben yemeklerimi yalniz yiyorum son 2-3 yildir. normalde yalniz yemek yemeyi de hic sevmezdim artik ama alistim. okulda gidiyorum boyle en ortada yere tek basima oturuyorum yiyorum. deve disi gibi boyle. bu 8-9 ay devam etti. sonra bir gun bir hanimefendi, bize bu aksam katilir misin dedi, parti varmis. ama kiz korkuyor belli yani. ben de gulumsedim, cok naziksin, cok da tatlisin, tabii ki katilirim dedim. kiz sanki eline seker verilmis cocuk gibi seke seke dondu masasina ve arkadaslari da boyle hayretle bekliyorlar, iste konustular filan. neyse aksam ben gittim, geldi bunlar boyle 6-7 tane kiz, arkadas grubu. cok memnun olduk sen geldin filan dediler. hep oyle ayri yemek yiyorsun, bizim icin sorun yok ama istersen yanimiza oturabilirsin filan dediler. cok sevecen yaklasiyorlar. basta beni sosyal ozurlu filan sanmis olabilirler. simdi ne anlatayim ben bunlara vallaha oyle degilim odtude ormanda her hafta en 2-3 defa seks yapardim diye genclik anisi mi anlatayim? ya da daha baska anilarimi mi anlatayim. daha sonra muhabbet ilerlemeye basladi. soruyorlar filan iste ne yapiyorsun ediyorsun. iste ben buyum, sunlari calisiyorum filan. aa oyle mi ne guzelmis vs. sonra basladim sormaya. soldan basladim iste. sen ne calisiyorsun, majorun ne? dedi iste ben psikoloji calisiyorum doktora yapiyorum, sordum ne tarzsin, lacanian mi freudian filan mi, behavioral mi calisiyorsun yoksa clinical mi diyince. kiz sasirdi. soyledi filan onunla biraz sohbet ettik. sonra otesine sordum dedi ben finance doktorasi yapiyorum. ona da sordum nasil yani boyle stock market olaylari filan mi yoksa daha cok monetary issues mu. bu da saskin ama anlatti. bu boyle gitti iste. aralarinda art okuyan vardi, sansima ben cok ilgiliyimdir impressionist art ile ilgileniyormus onunla da konustum merak ettiklerimi sordum. en son da alman bir kiz var marissa diye bu da pure mathematics calisiyor, number filan. buna da quantum factorization sorunca bunlar yok artik sen deli misin filan dediler. boyle garip bir heyecan hepsinde. marissa cok saygi duydu filan benim amacim boyle ustun hissetmek filan degil. benim istedigim sey ucube gibi hissetmemek. buradakiler de bana cok saygi duyamaya basladilar bu sefer. yuruyorum filan 10 kere ozur dileyip, eger sormalarindan rahatsiz olmayacaksam yarin havuz partisi olacakmis eger vaktim varsa ve katilirsam cok memnun olurlarmis. bu sefer de rahatsizlik verdigimi dusunmeye basladim dogal olarak ben. gerci marissa ile iyi anlasiyoruz, kiz asiri zeki bir kiz. almanlar farklilar gercekten bunu da kabul etmek lazim. bir tane de dogu avrupali bir kiz var o da cok iyi bunlar zeki oluyorlar boyle. iste boyle ortamlar keyifli oluyor. fakat turkiye'de bir konussan "muhabbetin icine limon sikti" oluyorsunuz. muhabbet dedikleri de osman ayse ile seks yapmis, fatma mehmet'e oral seks yapmis filan. bu taraftan ben konusmaya mudahil olsam sapik diyecekler. yani turkiye'de boyle moduler bir yasam var. ozellikleri belli boyle her seyin. ayni elektrik elemanlari gibi. calisma voltaji bu direnci bu, akimi bilmem kac. bunun disina cikinca sigortalar atiyor turkiye'de. ozgur ve farkli ve hatta aykiri dusunceler olmadigi zaman ben sikiliyorum.

    sikiliyorum yani. benim hayatimdan cok insan geldi gecti. iz birakan o kadar az ki. cok az yani. fakat bu sekilde olmak herkese gelen bir sey degil iste bunu anliyorum ama sunu demeye calisiyorum, bu tur insanlari ucubelestirmenin anlami yok. mesela bu yaziyi okursa anlayacak yakin bir arkadasim, hic gorusmedik ama yakin hissediyorum kendimi, cunku yasadiklarini cok iyi anliyorum, bu cocugun kiymeti bilinse belki turkiye'nin ozgun itki sistmelerini tasarlayabilecek biridir. belki de degildir, bilmiyoruz ama denemesi lazim. ya da bir sekilde konusabilmesi lazim. eline hemen fabrika verilsin butun her seyi o yapsin gibi bir sey degil. adama basta bir saygi duyulsun soz hakki taninsin, adam kendisini once bir bulundugu yere ait hissetsin. fakat dedigim gibi sopa cekersen bunlara, otekileri de sopa yemeyeyim diye dikkat cekmez, bu sefer toplum pisar, bir cogu kendi isine bakar. boyle bir ortamdan hayir gelmez. zaten toplumun yatisi netflix sapigi. sorsan "ben tv izlemem" arkadas ona bakarsan radyo da dinlemiyorsun yani. bu cagin ruhu da netflix iste yani. tv izlemem demek bu degil ki. ya da butun gun youtube izliyorsan bu eski zamanin tv izleme aliskanligi ile ayni sey. eskiden de radyo dinlerdi insanlar. bu icinde bulunulan zamanla alakli seyler.

    toplum cok duygusal. vicik vicik duygusal. gecenlerde eski kiz arkadasimla konusuyoruz, onunla irtibati hic kesmedik zaten, gecekten beni en iyi taniyan sevgilimdi yani cok kisa zaman beraber olduk ama gercekten cok iyi tanimisti beni bu duygusallik hakkinda bir seyler anlatiyordum, daha 2-3 hafta ya oldu ya olmadi "sen kendini duygusal mi saniyorsun?, sen duygusal filan degilsin, senin kararlarinin icinde sifir duydu var, bunu da laf sokmak icin demiyorum, kararlarini alirken duygusal davranmiyorsun" demisti. bunu duyunca tabii ki bogazim dugumlendi. bunu neden dedigini cok iyi biliyordum, fakat bunu derken de serzeniste bulunmamisti, "aslinda iste boyle olmak lazim, ogrendim bunu" diyordu. bunu da uzerine daha fazla gitmeden aslinda konusabilmis olmamizin verdigi zevk bambaska. telepatik bir iletisim bu artik. zaten bana soz vermisti, bunu da bir raddeye kadar yapabiliyor kendisini tebrik ederim, benim burada yazdigimi biliyor ama mahlasimi bilmiyor. hicbir zaman da istemedim bilsin. beni kendi marifetiyle tanisin istemistim, en iyi taniyan da o oldu iste bu yuzden. kiz sunu diyordu: "sen benden, ben sana sorun cikariyorum ve islerini yapamiyorsun diye ayrildin" demisti aslinda. bunda da hakliydim, kiz icin bu cok agirdi belki, ama anlamisti. bunun benzerini daha sonra yine yasadim baska bir kadinla. fakat o anlamadi. "biktim artik it gibi bir kenara atilmaktan" demisti telefonda. iste gereksiz duygusallik dedigim bu. yukaridaki kiz durumu anlarken otekisi isi arabeske yikiyordu. daha sonra tabii ki bu arabesk yasayani azad etmek amacli, onunla tekrar baristim ozur dileyip, bu sefer kendisi benden ayrilsin da yoluna bakabilsin diye. yoksa travma kalacakti. mevzuyu anlamamisti. ilk anlattigim kiz gerceklik tabagindakiler acele etmeden yiyip, kendisine ders cikarmisti ve bugun benimle hala iletisim kurup konusabiliyoruz karsilikli. otekisi ise beni yendi kendi aklinca ve gitti.

    iste vicik vicik bizim iliskilerimiz. bu yukarida bahsettigim iki senaryodan ilki cok az rastlanir bir hikaye. cok az rastlanir bir hikaye. cok ender bir hikaye. turkiye sartlarinda bulmanin cok mumkun olmadigi bir hikaye. neden bu kadar az peki? o tur birliktelikler belki biraz daha fazla olsa daha iyi olur turkiye icin cunku orada bir takim olma durumu soz konusu. otekisi ama kanepe oturup netflix izleyelim. ne hayal ama degil mi? simdi bu bogazici olayina getirecegim bu duygusalligi. ben tweet attim daha dogrusu bir tweet'e cevap verdim. bogazici ogrencileri yuruyuslerini taskinlik yapmadan yapmalari en buyuk silahlari olacagini yazdim. cunku bu durumda polis bunlari gozaltina almak icin bahane bulamayacakti ve iyice kendilerini rezil eden bir sebep bulacaklardi. bana aktroll diyenler, akpli diyenler, neler neler ama. sonra biraktim artik. zaten bunlari diyenleri cogu bogazici ogrencisi filan degil. neyse ki bogazicili ogrenciler benim de verecegim akla ihtiyaclari yok benzer sekli yaptilar ve turkiye iktidari ve kolluk kuvvetleri kendilerini rezil etti. bu carpismayi bogazici universitesi kazandi. bu pasif agresif bir hareket degil bu pur zeka iste. polis artik kafani kaldirma diyecek raddeye geldi. kafasini niye kaldirmayacakmis o cocuklar he? kafalari dimdik olmali, gokyuzune bakmali bizim ogrencilerimiz. fakat polis kendisini rezil etti iste. sacmaladi. zaten onlari bu cukura bu tuzaga cekmek gerekiyordu akillari da yetmedi dustuler de. o yuzden bogazici bu carpismayi kazanmistir. fakat bu boyle giderse turkiye bu savasi kaybeder. halk kendi icerisinde kendisi ile savasiyor cunku. bu savasin kazanani yok.

    bana orada edilen kufurler (bunlari ben kisisel almiyorum, bu en nihayetinde benim gibi dusunmuyorsun o zaman sus zihniyeti) en muhalif benim ve muhalefet de boyle yapilir kaygisi. isin icin nizam yok, uslub kotu, izan yok, bilgi yok, koru korune giden bir aksiyon var sadece. yani bu suna benziyor, normal benzinin, kursunlu benzine sen benzin degilsin demesi gibi bir sey. arkadasim o da benzin hatta daha iyi benzin, hem daha yanici hem de cevreye daha az zarar veriyor. fakat normal benzin, kursunsuz benzine "sen dizelsin, hatta kirsal motorinsin" diyor. e be beyinsiz seni.

    bu bogazici olaylari bana iki sey anlatti.

    1: iktidarin hala daha olayi anlamamis olmasi. boyle sopa ile olmaz bu isler.
    2: muhalif tarafin ortalama seviyesi ne yazik ki iktidarin tarafininkinin ortalama seviyesinden daha dusuk

    iktidar tarafi tek bir cati altinda rahat toplanabiliyor fakat dun bana libos filan diyen de oldu. abi libos ne ya? sen 50 yasinda filan misin. ben liberal degilim. daha da beteriyim senin gozunde ben liberteryenim. ben istiyorum ki parasi olan gitsin sayistayi filan bile satin alsin. isteyen herkes her seyi satsin. uyusturucu serbest olsun, insanlar isterse 3 kere cinsiyet degistirip grup anal seks partisi yapsinlar isemeli sicmali. rahat olsun insanlar. birbirlerine etkileri olmasin. is yapilsin, teknoloji uretilsinm fikir uretilsin. ben anlamam o ayip bu gunah. banane ya, bence degil yani. ha gercekten sacmaysa zaten olmaz o. fakat piyasa eger kabul ediyorsa benim icin tamamdir yani. bundan 30 sene once ayip olan sey bugun degil. ne degisti yani? tamamen toplumun alismasi ile alakali bir sey. lgbti uzat uzatabildigin kadar. kime nedir ya? isteyen erkek iken kadina donusur ameliyat olup sonra gider kendisini cinsiyetsiz hisseden biri ve bir panseksuel ile beraber bedensel zevk arayisina girer yani. bize ne? bunun piyasa ile alakasi ne yani? isteyen de birbirini tavana salincaga asar. bize ne gereckten ya bize ne yani? bu islerin piyasa ile ilgisi yok. aslinda var ama cok eskiden kalma. bunu temelinde su vardir: seks kolay ulasilamayan bir sey olsun ki insanlar sekse ulasmak icin calissinlar. cunku partneri ile mutlu olan insanlar uretimden cekiliyor. bu bir gercek. bunu da kapitalizm sevmiyor. temelinde bu vardir. iste bu yukaridaki kanepede netflix izleyelim zihniyeti boyledir yani. asgari ucreti al bul bir partner seks yaparak mutlu ol. oteki turlu eksik tarafini iste alisveris ile kapatacak cunku. iste partner bulamayan kadinlarin seyahat duskunu olmasi ve erkeklerin de pahali arabalar almasi bu yuzden. e bu harcamalar kesilince hosuna gitimyor. o yuzden seks hep baski altinda tutulmustur. insanlar daha cok calissin daha cok kazansin daha cok harcasin. bu da aslinda sermaye birikimini hizlandiriyor. bunun sebebi de budur bu arada.

    ben ise bu ikisini de isteyen biriyim. ben ozel biri degilim, sen insanlarini boyle yetistireceksin, oyle yetistirirse iste olur oyle. bu konular nispeten hassas konular fakat buralara acildi konu anlatmak da gerekiyor. yani bir insan hem bedensel olarak doyuma ulasip hem de isinde gucunde basarili olmalidir. bunun icin cabalamalidir. turkiye'de bunun ikisinin bir arada olmasi cok cok zor. imkansiz degil ama cok zor. bu iki seyin bir arada oldugu yerlerde saf basariyi goruyorsunuz. benim gordugun dunya'da tek bir yer var. orasi da abd california. simdi yavastan texas'a kayiyor. bu adamlara bir sey olmaz iste. cin geliyormus, asya yukseliyormus hikaye. karinca gibi yasayip basarili olup ama basariyi hissedemeyen olup ne olacaksin. turkiye de bunu basarabilirse ancak farkli bir ulke olabilir dunya uzerinde. fakat bu liberteryen ortam ve hur zihinler yerine turkiye'de:

    devletin sopasi var
    toplumun da dislamasi var

    bu iki unsur turkiye'nin canina okur benden soylemesi. sonra o meshur dis mihraklar gelir canimiza ot tikarlar. oyle kalakaliriz. turkiye'nin sirketleri kalinkafali hantal yapili sirketler. koskoca ulkede teknoloji firmasi yok bir tane ya. en teknolojik olani iste turkcell o da musteriden telsiz ucreti kesiyor, 2 lira bilmem ne bedeli kesiyor ne oldugu belli olmayan duruk yere hizmet vermeden para kazaniyor filan.

    son olarak da bager akbay'dan bahsetmek istiyorum. asagida linkini biraktim yine, izleyin bager hocanin oradaki enerjisini, anlatmaya calistigi seyi. adama ama ucube gibi yaklasiyorlar. adamin dedigi seyler cok basit ve belli. bunu biz yazilim icin derken 20 sene once o zaman da ayni seyi yaptilar diyor. simdi de bu biyoloji olaylari icin aynisini yapiyorlar diyor. cok hakli yani. turkiye'de kac evde 3d printer var? daha carpici soruyu sorayim. kac kisi 3d printer alma hayaline sahip? cogu insan degil. ne yapacagim 3d printer diyor. sebebi ne? olan bitenin farkinda degil cunku. 3d printer demek kendi uretimi kendin yapman demek. dizayni kendin yapacaksin, algoritmayi kendin yapacaksin, bunun kodunu kendin yazacaksin, lazim olan seyleri kendin ureteceksin. sen bir fabrikasin bastan sona aslinda.

    bundan 10 yil once ben isim ile alakali olmamasina ragmen 3d tasarim kurslarina katilmistim. haluk tatar ile de o zaman tanistik aslinda. daha o zamanlar cocuktum ben o da solidworks egitimi veren biriydi. o cok farkli ilerledi kariyerinde bugunlede bu daha onceki video egitim tecrubesini daha farkli alanlarda kullaniyor. bu arada sadece 1 tane videosunu izledim. cunku anlattigi seylerle ilgim yok benim. ama onceki solidworks egitim videolarinin hepsini izlemisimdir. snee 2010-2011 filan iste. o zamanlar benim hayalim vardi, "cizimlerimi kendim yapabiliyorum, gerekirse hatta forumlardan bulurum, 3d printer olsa ne yaparim" diyordum yani. daha sonra programlama ogrendim, kendi alanimda daha ileri duzey isler yapabilecegimi farkettim filan. sonra baktim matematigim geri kaldi. bir yaz oturdum kendi basima howard anton'un elementary linear algebra kitabini bitirdim. bu daha sonra oyle bir yerde bana gauss-jordon elemination dememe sebep oldu ki oradaki pozisyonum degisti. halbuki gauss-jordan elemination algoritmasi basit mi basit bir algoritmadir yani. aslinda herkes yapar bunu aklindan ama ne oldugunu bilmez. iste oyle yapinca test sorusu cozuyorsunuz, fakat bilince google projesinde bir sorun cozuyorsunuz. bizim muslumanlarin namaz kilarken ettikleri dualar gibi vulallahuvelavala bir seyler derler ne dediklerini bilmezler. sorsan ne dedin diye, bakarlar sana oyle. ne diyorsun abi sen cidden ne diyorsun yani. yok allahin huzuruna ciktim, buyuk olay filan diyorsun da, ne diyorsun orada allahin huzurunda? ne dedin demin yani seni allaha. bu isin islamci tarafi ile iken, bunun benzeri de bizim o muthis cok super universitelerimizde de matlabda fe solveri yazarken gauss-jordan elemination algiritmasi yazamiyorsun iste, cunku bilmiyorsun abi aslinda onun ne oldugunu. kagit uzerinde yapiyorsun da bilmiyorsun. bircogu kodunu da yaziyor ama ne kodu oldugunu bilmiyor. soruyorsun burada ne yapiyor. abi iste matrisi sadelestiriyor diyor. halbuki echelon form'a getiriyor. yani bunlar biraz abartili ornekler ama daha karmasiklarini yazsam kimse anlamayacak. ezbere yaziyor yani kodu. gecenlerde biri demis, patron nasil yazdigina degil ne kadarda yazdigina bakar. sen ayioglu ayi icin calisirsan ve boyle dandik bir sart altinda calismayi kendine reva gorursen, sen kodu da kopyalarsin baska yerden. yazilim muhedisligi bu degil derken bundan bahsediyoruz.

    bager hoca iste burada benzer serzenisleri benden daha profesyonel sekilde daha rafine sekilde yapiyor. fakat ben bu videoda uzuldum yani hocanin dustugu durumu. ben yanlis da anlamis olabilirim ilker canikligil belki sarkastik yakasiyordur, dedigim gibi buna da pay birakiyorum o yuzden ileri gitmek istemiyorum fakat bager hocanin dedikleri cok net. umuyorum ki bager hoca ile yollarimiz kesisecek o gun de zaten kendisine soylerim ben. onun vizyonu bu ulkede daha cok kisiye aktarilma. sonra daha baska ozgun vizyonlar yine daha cok artmali.

    benim de cok hayalim var yapmak istedigim. bunlari yavas yavas hayata gecirecegim. bni takip eden kitleye minnettarim. sayica cok azlar ama cok degerliler. bir keresinde attigim bir tweet vardi hic unutmuyorum, bunu omrum boyunca da unutmayacagim. burada 22 kisi oldugunuza bakmayin cok onemli bir kalabaliksiniz demistim, insanlar ne guzel donusler yapmislardi. umut doluydu. bu umut hicbir zaman kaybolmaz ta ki biz birakmadiigmiz surece. bu bogazici olaylari cok moral bozucu. bu tavir kesinlikle duzeltilmeli. siyasi ayagi bu isin en kolayi. onlar kendilerini mecbur duzeltmek zorunda aksi halde kendiler kaybederler cunku. once toplum olarak bizim kendimizi duzeltmemiz lazim. bunun icin de bir seyler yapip oldugunu da gostermemiz lazim. lafla olmaz bu isler. urun cikacak, para kazanilacak o zaman insanlar aa oluyormus yahu diyecekler.

    referanslar

    cam fabrikalari
    netflix insan kaynaklari politikasi
    bager akbay biyoteknoloji
  • akape döneminde şahlanarak, dünya genelinde üretilen toplam gsyh içerisindeki payını %1,4'ten, %1,4'e yükselten ekonomi.

    evet kardeşlerim; buradaki açık seçik yükselişi görmeyenler, afedersiniz paralelcidir, darbecidir, ergenekoncudur, rumdur, ermenidir...

    arpa yolu
  • türkiye kuruluş dönemi hariç hiçbir dönem dünya trendinden kopabilen, kendini öne çıkartabilen veya geri atabilen de bir ülke olmadı. bunun tam açıklaması vasatlık aslında. osmanlı'nın ilk zamanları hakkında düzgün ekonomik veriler yok ama olduğu kadarıyla 1800'lerden beri de (belli ufak dönemler haricinde) aynıyız.

    globalisation ile dünyada sular yükselince kendimizi geçmişimizle karşılaştırıp uçuyoruz zannettik ama herkes yükselmişti. şimdi küresel yavaşlama (bkz: slowbalisation) ile son birkaç senedir düşüyoruz ve şimdi de başka yerleri suçluyoruz. aslında en baştan beri dünyadaki su ile uyumluyuz. bizim bir karar verme, yön belirleme yetimiz yok çünkü kültürümüz vasat. vaziyet böyleyken belirlediğimiz ekonomi politikalarının hepsi önemsiz. doğru ekonomik yönelimden önce doğru politik yönelim seçilmelidir yoksa ekonomik politikalarınızdan alacağınız marjinal fayda çok düşük olur.

    *

    senelerdir yaşadığımız kronik çalkantıların nedeni ekonomi bilmemek, doğru ekonomik politikalar gütmemek değil. bu tamamen kültürel bir olay. hiçbir ülkenin ekonomisi kültürünü pazarlayabildiğinden fazlası değildir. "made in..." meselesi bunu çok iyi özetler aslında. imaj, estetik, güvenilirlik ve bunların neticesinde gelen çekicilik her şeydir ve ekonomiyi, bireysel bazda ekonomik kalkınmayı (bkz: gdp per person) sağlayan da budur. kültürel dönüşümü yapamazsanız, ekonomide ne yaparsanız yapın istenilen verimi alamazsınız veya alsanız bile uzun vadeli/sürdürülebilir olmaz. siz çekici değilseniz ürünleriniz de tepeye yaklaştıkça çekiciliğini kaybeder.

    çin-hindistan'ın abd'ye yaklaştıkça yavaşlamış ve yavaşlayacak olmaları (marjinal fayda), tv, müzik dünyası, hollywood falan ile abd ve avrupa'nın hep çekici ve güvenilir gözükmesi (aslında bunda protestan ahlakı ve kapitalizmin ruhu asıl etkili olan unsurdur ama önceki sayılanlar da galibiyet golü gibidir), rusların güvenilir olamamaları, kendilerini iyi pazarlayamamaları ve aslında iyi de olmamaları vs. bunların hepsi bağlantılı aslında.

    kültürel değişim/dönüşüm dediğim; yöneticilerin ve halkın tümüyle hayata bakış açısıdır. her bir türk türkiye'yi pazarlar demektir. her bir türk izlenim demektir. tüm bu bireylerin yansıması da senin kültürünün pazarlanmasıdır. özetle; (huyu suyu görünüşü davranışı komple olarak) çekici insanların varsa ilgi uyandırırsın, itici insanların varsa ürünlerini zor pazarlarsın demektir.

    neredeyse dünyanın her yerinde güvenilmez birkaç ırktan/milletten biriyiz. şahsen aşağı yukarı her gittiğim pazarda "türkler dolandırıcıdır" diye bir söylenti oluyor. oradaki türklerden öğrendiğim kadarıyla gerçekten da zamanında başka türkler gelip milleti dolandırıp gitmişler. avrupa'ya alışığız tamam da, senegal'de bile dolandırıcılık yapmışız. bu, ürün satıp ülkeye para kazandırmak isteyen benim gibi şahıslar için ek iş demek. bir alman olsaydım ürünü oraya gitmeden pazarlayabilirdim, ön ödeme ile iş yapabilirdim belki ama türk olduğum için önce güvenilir olduğumu kanıtlamam gerekiyor. bu da ekstra para ve paradan daha önemli olan zaman kaybı demek.

    yani 90-2010 arası altın çağ dönemi tekrar gelse de (slowbalisation out, globalisation in), öncelikle "para bol ya" diyerek har vurup harman savurmayacağımıza emin olamıyorum, ne de olsa türkiye her zaman ortalama bir ülke olmuştur. rakamlar oynasa da dünya sıralamalarındaki yerlerimiz hep aynıdır, vasatlığımız hep bakidir. bunun dışında üstte bahsettiğim nedenler ile kendimizi ne kadar pazarlayıp nasıl konumlanacağımız konusunda emin olamıyorum. bizi gene "kötü" bilirler ise rakamlar oynar ama sıralamamız ve hayat kalitemiz pek değişmez.

    bu nedenle türkiye'nin ekonomisi asla sadece "ekonomi politikası" olamaz. doğru politika olmadan doğru ekonomi olmaz. çünkü ekonomi; satacağınız ürünlerden ve hizmetlerden önce kendinizi, kültürünüzü, izleniminizi pazarlamanız demektir. ve sen mevcut iflas etmiş kültürün ile vasatlıktan daha yukarıya adım atamazsın.

    globalisation veya slowbalisation fark etmez, eğer üstün kültürün varsa, ahlakın ve ticari ahlakın varsa, ortalama olmayı hoş görmüyorsan zaten diğer kültürlerin üstüne çıkarsın. ancak şu anki türkiye yüzlerce yıllık iflas etmiş kültürünü hala yaşatmaya çalışan, mezardan bile kaldırıp 21.yy'a adapte etmeye çalışan bir ülke. bu şekilde kendini pazarlayamazsın ve yeterince zengin olamazsın.

    *

    küreselleşme ve merkantilizm vs. sadece dünyanın gidişatını belirten akımlardır. türkiye üstte bahsettiğim nedenler ile vasat bir ülke olduğundan dolayı kendi kaderini tayin edebilecek kudrete sahip değildir. dünyada değişim olur, ortalama olduğundan sen de aynısını yaşayıp kendin değiştin sanırsın ama aslında akıntıya kapılmış gidiyorsundur. dünyadaki suyla yükselir (ve yükseldi de), dünyadaki su çekildiğinde sen de çekilirsin (şu anki gibi).

    terimlerden ve ekonomi politikalarından bağımsız, türkiye'nin önce kültürel değişim yaşaması gerekiyor. bunu yapmadığı takdirde ekonomiye taklalar attırsanız hiçbir şey değişmeyecek. ekonomi de sosyal hayat da pazarlamadan ibarettir; kültürünü pazarlayamıyorsan sen söz sahibi ve güçlü bir ülke olamazsın.

    "bu toprakların kaderi bu" diye sigara yakıp ağlamanın manası yok. bunun çözümü basit: türkiye kendi kaderini tayin etmek istiyorsa kültürünün iflas ettiğini görmeli ve kültürel dönüşümünü gerçekleşmelidir. politik devrim olmadan ekonomik devrim ve gelişim olmaz.
  • direği vergiler olan, iki üç yüz yıllık politikaların sonucu olan ekonomidir türkiye ekonomisi. bugünlerde kriz çokça konuşuluyor fakat klasik bir kriz içinde değiliz. cari açığı, enflasyonu beraber üreten bir ekonomimiz var çok uzun yıllardır. enerji ihtiyacımızı içerden karşılayamıyor onu alacak parayı bize kazandıracak üretimi de yapamıyoruz. cumhuriyet hükümetleri paraları har vurup harman savurmuşlardır genelde. bununla birlikte, halkımız "sonradan görme"dir. eline para geçen, sikimsonik şeylere para harcar. özentidir insanımız. hava atmak için bir şeyler alır. birikimlerini üretime ve topluma yararlı şeylere aktarma bilinci, zihniyeti yoktur; hiç olmamıştır bu topraklarda böyle bir zihniyet. "vergiden kaçmak için üç kağıtlar yapmak","hayat zor olduğu için kendini ve torunlarını finansal açıdan kurtarmaya çalışmak" , "hemen köşeyi dönmek" vardır bu toprağın insanının zihninde. diyeceksiniz ki başka yöre insanında yok mu? vardır elbet fakat bu yörenin insanının zihniyeti budur. bununla yoğrulmuştur. mal biriktirici* ya da savurgandır. bireyselcilik gelişmemiştir ve toplum "cemaat toplumu" olmaktan çıkamamıştır dolayısıyla devletin girişimcilik yapması ve her şeye ön ayak olması beklenir. *imparatorluğun anadolu'ya yaptığı yatırımların az olması, müslüman tebaanın burjuva sınıfında ekseriyeti olmaması ve ağırlığın rumeli'de, başkentte olması dolayısıyla da cumhuriyetin ana gövdesi olan anadolu neredeyse sıfırdan başlamak zorunda kalmıştır her şeye. uzun yıllar boyunca zaten bir sermaye birikimi ve lokomotif bir burjuva sınıfı eksiği çeken imparatorluk, cumhuriyete de çok bir şey bırakamadan* vefat etmiştir. savaşlarda perişan olan ve içerisinde burjuva ve orta sınıfı tam anlamıyla oluşmamış nüfus sıfırdan bir şeyler yaratmaya çalışmıştır. hatta imparatorluğun borçlarını da ödemeye yıllarca devam etmiştir cumhuriyet, yani diyebiliriz ki eksi başladık biz her şeye.
    öte yandan, avrupa'da inanılmaz bir sermaye birikimi ve para oluştu coğrafi keşiflerle birlikte. yeni dünyadan getirilen madenler para olarak basıldı ve piyasada kullanıldı. uzak doğu pazarındaki fiyatları alt üst edecek kadar büyük bir para girişinden bahsediyoruz. inanılmaz bir para/zenginlik birikimi vardı ispanya ve portekiz'de. kutsal roma imparatorluğu'nun ve dolayısıyla avrupa coğrafyasının zenginliği sürekli olarak artıyordu. avrupa'da, çalışanların saatlik ücretleri de osmanlı'dan fazlaydı üstelik yani üst tabakanın zenginleşip aşağıya para aktarmaması durumu osmanlı'ya göre daha fazla değildi.*velhasıl, ticaret ve yoğun liman şehirleri de göz önünde bulundurulduğunda avrupa'daki para dolaşımı ve zenginlik çok arttı ve ilerideki teknolojik ve ekonomik gelişmelerin tohumlarını attı. "tamam da kardeşim, şu an bizden zengin olup da zamanında aynı bizim imparatorluk gibi olan ülkeler var" diyeceksiniz. evet doğru fakat bu da şirketokrasi ve uluslararası sermayenin politikaları ile direkt ilgili.
    türk sanayisi, dış yardımlarla oluşturuldu ve soğuk savaşla birlikte abd yörüngesine girilmesiyle dünyanın genel kutuplaşan ortamı dolayısıyla türkiye de uluslararası sistemde kendine biçilen role uymak durumunda kaldı. bazı ülkelerin sanayide ilerlemesi hiç istenmezken bazılarının sanayileri belirli alanlara kaydırıldı. bazıları ise ucuz iş gücü oldu veya tamamen sefalete mahkum edildi. yeni uluslararası sistem güçlü bir türkiye hayal etmedi ve hükümetler de bu iradeye boyun eğerek*türkiye'nin bugünkü yerini pekiştirdi. türk ordusu bile rusya'ya karşı nato yetişene kadar rusya'yı tutacak şekilde organize edildi. rusların olası bir harekatla güneye doğru inmesini sağlayacak demiryolları ve karayollarına izin verilmedi, ağaçlar dikildi sarıkamış çevresine olası bir harekatı yavaşlatacak şekilde. hükümetler de buna ama şu ama bu sebeple teşne olarak dediğim gibi bu durumu pekiştirdi. hükümetler içerideki parayı iyi yönetmedi, erken emeklilikler verdi seçim kazanmak için. paraları ulufe diye dağıttı. vizyonsuz tiplere paralar yedirdi ve vizyonsuz insanlar devlet eliyle zengin edildi, türlü yolsuzluklar yapıldı. yani hem uluslararası sistem hem de siyasetçilerin ahlaksızlığı ve vasıfsızlığı türkiye'nin gelişmiş bir ekonomi olmasını engelledi cumhuriyet kurulduktan sonra. şimdi birileri çıkıp diyebilir ki "milletin de işi gücü yok türkiye ile uğraşacak ehehe". sadece türkiye ile değil sevgili zavallı, herkese belirli alanlar açıldı. türkiye'ye montajcılık görevi düştü. bakın bakalım otomobilciler ne kadar ihracat yapıyor? buraya ucuz iş gücü için gelmeleri de bir sebep olmasına rağmen burası otomobil montaj üssü ilan edildi. her firma burada ve buradan her yere satış yapılıyor. beyaz eşyada da birkaç yerli firmalara izin verilmiş durumda. peki bu kriz dediğimiz şey nedir? ne değiştirecek?
    eğer politikacılar yine boyun eğerse ve paraları salakça yerlere harcarsa*türkiye sadece ucuz iş gücü ülkesi olacak. şirketleri de satılacak ve kısıtlı sanayi kurmasına izin verilen ülkeler statüsünden ucuz iş gücü sağlaması planlanan ülkeler kategorisine geri dönecek. çokça ihracatçımız var, sanayide çok şey öğrendik. tarımda da iyi ihracat yapıyoruz. eğer bunu sürekli artıramazsak bizi aşağı itecekler ve yeni evimiz orası olacak. uluslararası açıdan karar verilmiş olarak görülüyor. enerji hatlarını koruyacak, ucuz iş gücü sağlayıcısı, göç ve savaş engelleyici bir tampon ülke* türkiye tasarlanıyor. son perdeye giriyoruz bu da sermaye transferidir. türkiye'nin çok fazla yerli şirketi var hala. hepsinin battıktan sonra kurtarılma yoluyla el değiştireceğini düşünüyorum. belki tarım alanları bile bu işe dahil. kanal istanbul projesiyle, istanbul bir ticaret şehrine çevrilebilir belki de özerk.*ve kargo hub'ı istanbul havalimanı zaten açıldı ve büyüyecek. karayolları yapıldı ve mallar kolayca taşınabiliyor. asgari ücretler dolar/euro bazında daha da düşecektir doğal olarak, yani daha ucuza üretim yapabilecek şirketler. politikacıların fakirlik dalgasının yarattığı atmosferle gideceği ve gerekli yasaları geçirecek bir siyasi yapı oluşturulmaya çalışılacağını görüyorum. taşlar döşeniyor yirmi yıldır. olan yine halka olacaktır. çözüm nedir? çözüm; ihracatçılarımız, yenilenebilir enerji arzının artırılması ve yetişmiş insanlarımızdan* geçiyor. bu insanlar geri dönerse ve ihracatçılar işlerini ciddiye alırsa ve imkanlar yakalarsa* bir miktar düzelmeler olacaktır ekonomide. o kadar uzun bir zaman diliminde oluşan bu ekonominin bugünden yarına düzelmesini bekleyemeyiz hele ki siyasetçiler kendi kesesini düşünüyorsa ve gaflet içindeyse.
  • uzak geçmişten gelen unsurların ve kimi zaman dünya şartlarının da etkisiyle her dönemde gerçek bir başarısızlık örneğidir. bunun sebeplerini salt dış güçlere, dünyanın geri kalanına vs. bağlamanın da bir anlamı yok. halkıyla, iş adamıyla, yönetimiyle türkiye'de ekonomi "olmamıştır". bugün de öyle bir noktaya gelinmiştir ki, bu halk düşük ücretlere hayat güvenliğini ve insanca yaşamı hiçe sayan koşullarda ve zaman aralıklarında çalıştırılma durumuna düşmüştür. borç her derecede gırladır ve bireysel iktisadi bağımsızlık adeta bir masaldır.

    önce günümüzdeki durumu saptamalı belki de. mesela "ihraç eden dev bir sanayi" olan ülkemiz, 2013 senesinde tahminen kayıtlı 167.6 milyar dolarlık ihracat yapmıştır. bu yönüyle dünyada 30. sıradadır. avrupa veya son hız gelişmekte olan brics ülkeleriyle kıyaslayacak değilim türkiye'yi, çünkü bunun bir anlamı yok. türkiye bu raddenin çok gerisinde. petrodolar zenginleriyle de bir kıyasa girişmeyeceğim. "adamların kaynağı var abi" gibi bir karşılık söz konusu zira. ancak mesela aynı 2013 senesinde nüfusu türkiye'den az olan tayland'ın ihracatı 229.1 milyar dolar seviyesindeyken, türkiye'yle sık sık kıyas bulan polonya'nın ihracatı 202.3 milyar dolar seviyesindeyken, nüfusu türkiye'nin yarısından az olan ve "islami ekolden idol" olarak ortaya konulan malezya'nın ihracatı 230.7 milyar dolar iken, türkiye'nin neden "olmadığı" düşünülmemeli midir?

    türkiye, ne zamana kadar tekstil, metal ara ürünleri, ev eşyası, basit tarım ve maden ürünleri ve gıda üretimini sürdürecek, bu çıtayı ne zaman yükseltebilecektir?

    türkiye'nin en az üç katı nüfusa sahip brezilya'nın ithalatının tahminen türkiye'den az olması bu toplumun nası anlamsız bir tüketimin içinde olduğunu, nasıl da temelsiz bir tüketim toplumu olduğunu göstermez mi? ithalatın sırf sıcak para döngüsü uğruna hala teşvik edilmesi ve körüklenmesi nasıl bir uzun vadeli iktisadi politikadır?

    bir de bu ihracatın neredeyse yarısına yakınının yabancı sermaye tarafından yapılması gerçeği var. şimdi linkteki haberde "yabancının payı azalıyor" vb. gerçek dışı ifadeler var. 2005 yılında bu oranın yüzde 20 küsürlerde seyrederken, 2010'lu yıllar itibariyle katlanarak 2 katına çıkması yüzümü ağartıyor (!). e yabancı sermaye gelmesin mi? yabancı sermayenin gelip bu ihracatı yapmasında değil problemim, yabancı sermayenin yayılırken ödediği paranın daha olumlu bir şekilde kullanılmayarak ancak tüketim çarkına sokulmasında ve bu ihracat "gelir"inin türkiye'ye doğrudan bir katkısının olmamasında..

    bakmayın siz bu "avrupa bitti", "dünya darboğaz içinde", "türkiye yükselen ekonomi" minvalinde propaganda açıklamalarına. gerçekler ne yazık ki ayan beyan ortada..

    şimdilik bu kadar, devamı gelir..