şükela:  tümü | bugün
  • başlığı ateizm olarak açmama sebebim, ateizmin yaratıcıyı da yok saymasıdır. çoğu kişi ateist olmak yerine kendi kafasında bir tanrı kurgulayıp tanrı böyle bir şey olabilir diyebiliyor.

    eskisi gibi kuran'ı alıp yüksek bir yere kaldıran nesil yerine içinde ne yazıyormuş şunun diye merak eden neslin gelmesidir.

    kendi adıma islamiyetten neden koptuğumu anlatayım;

    5 sene önce üniversiteye başlamıştım ve o yıldan beri gerçeklik, tanrı, islamiyet, dinler, inanç konularına kafa yormaya başladım. gerçekten arayıştaydım. tek başıma 1 saatlik yola aldırmadan sultanahmet'e gidip namaz da kıldım, ramazanda oruç da tuttum, mum ışığında kuran da okudum, bir akrabam ile birlikte zikire de gittim. hissetmek istiyordum, varlığından emin olmak istiyordum. bu yaptıklarımın hiçbirisi sıkıntı kadar keyif, gerçekliğe ulaşmış olduğunu düşünmenin hazzını vermedi bana. islamcılarla din konuşurken her şey mantık değil, kalbinin sesini dinle diyorlar ya heh kalbimin sesini dinlediğimde bu din bütün arayışlarıma rağmen beni içine çekemedi.

    bir tek katılmamama rağmen zikirden hoşlandım onun da sebebinin islamiyetle ilgili olmadığını biliyorum. stadyumda kalabalıkların tek bir ağızdan tezahürat etmesi bile aynı coşkuyu uyandırıyor. çoğu kişi öyle mi bilmiyorum ama ayin sahneleri, kalabalıkların çıkardığı ortak sesler her zaman büyülemiştir beni. yüzüklerin efendisi'ndeki orman elfleri ormanda ağıt okurken de inanılmaz etkilenmiştim, eminim bir pagan ayinine katılsam o da aynı şekilde etkileyecek. yani inanma konusunda mantığımı tamamen devre dışı bırakmış değilim.

    bir de işin mantık boyutu var tabi. sadece hissedemedim diye inanmamazlık etmek tuhaf olur. gerçi sıralama gibi değil bu, aynı anda mantıklı cevap ararken bir taraftan da hissetmeye çalışıyordum.

    neden inanmıyorum? diye bir başlık atmam gerekirse şöyle özetleyebilirim;

    benim için en kritik olay, semavi dinlerde tanrıya inanmanın en önemli şey olarak kabul edilmesi. bunu aylarca düşündüm belki de bana çok saçma geldi. bir tanrıya inanmak ve onun birliğini kabul etmek neden hayattaki en önemli olay? bu konuyu dindar birine sorunca veya internetteki dinlerle ilgili tartışma programlarını izleyince genelde cevap "şu doğadaki düzene bak, bunlar bir yaratıcısız olmuş olabilir mi?" minvalinde açıklamalar oluyor.

    bana göre olabilir de olmayabilir de bilmiyorum. bilmiyoruz. şöyle kafamızı camdan uzatıp ağaçlara kuşlara baktığımızda, gece vakti ayı ve yıldızları izlerken içimizi huşu kaplaması tanrının varlığını kanıtlamaz. o hayranlık, bütün bunlar nasıl oldu sorusunun cevabında ilk akla gelen kendimiz gibi ama bizden daha kudretli biri oluyor. evet bu kadar muhteşemlik varsa bunları yapan bir tanrı olmalı. bilmediğimiz şeyleri adlandırma isteği tarih boyunca olmuş ve olmaya da devam ediyor.

    demek istediğim bu muhteşem denen düzeni gerçekten de tanrı yaratmış olabilir. ama olmayabilir de. insanların 70-80 senelik hayatındaki en kritik şey bir varsayımı kabul etmesi veya etmemesi fikri bana mantıklı gelmiyor. tanrının varlığına ve birliğine inanmak tanrı için neden bu kadar önemli olsun ki?

    hesap günündeki öncelik sıralaması şu şekilde olsaydı anlam verirdim;

    +önce insanlar ve doğa ile uyum içinde, onlara zarar vermeden yaşayacaksın.
    +erdemli bir hayat sürmek için elinden geleni yapacaksın.
    +araştıracaksın, sorgulayacaksın, okuyacaksın.
    +sonra tanrıyı bulacaksın

    sıralama detaylandırılabilir elbette ama şu kilit noktaların 3 aşağı 5 yukarı bu şekilde olması sanki daha akla yatkın gibi. tasavvuf ile budizmi araştırdığımda tanrının varlığına inanmaya başladım. ama bu benim için üst perde. yani tanrıya ulaşmak, onun varlığını idrak etmek sanki nirvanaya ulaşmak gibi, gerçekliği görmek gibi her insanın başaramayacağı, az kişinin ulaşabileceği bir boyut gibi.

    islamiyeti çok araştırmama deşmeme rağmen, ayetler açık ve net. `eğer tanrıya inanmıyorsan sonsuza kadar cehennemdesin.` öncelik sırasının tanrının varlığına inanmak olması beni dinden asıl koparan sebep oldu. erdemli bir hayat sürdürüp bütün insanlığa faydalı olsan da tanrıya inanan ama ufacık çocuklara tecavüz eden, hırsızlık yapan adam kadar değerin yok tanrı katında. daha doğrusu islamiyetin allah'ı katında. bu malesef açık ve net. inanmıyorsan sonsuz cehennem, inanıyorsan bir kurtuluş var.

    ama çoğu din aliminin insanlara söylemediği, hatta din ile haşır neşir akrabalarımın bile haberinin olmadığı bir ayet var. "hristiyanlar, yahudiler veya tanrının varlığını ve birliğini kabul eden diğer inançtaki insanlar erdemli bir hayat sürdürürseniz sizin için de mükafat vardır." minvalinde. hristiyanlar da mı cehenneme girecek gibi sorular çok oluyor, merak edenler için yazayım dedim. hangi surenin hangi ayeti olduğunu hatırlamıyorum.

    özetle tanrıya inanmanın, tanrı katında en önemli olay olarak görülmesi benim için inanmamak için ilk sebep.

    ikinci sebep, ilk sebeple de bağlantısını kurarak düşündüğüm özgür irade ve kader konuları. insan iradesinin bir seçim yapacak kadar özgür olduğunu düşünmüyorum. bu konu hakkında çok fazla makale veya kitap okumadım ama aylarca düşündüm bu mevzuyu. yapılan deneyleri gördükçe manipülasyona ve çağrışıma ne kadar açık olduğumuzu ve kolayca etkilendiğimizi gördüm. yetiştiğimiz coğrafyanın bile özelliklerini üstümüzde taşıyorken, insanın çok özgür bir iradesi varmış gibi muhatap alınması bana saçma geliyor.

    ayrıca kader ve özgür irade ile ilgili de tatmin edici ayetler olmaması, hatta hiç olmaması da mantıklı gelmiyor. peygamberin evine izinsiz girmeyin gibi evrensel hiçbir değeri olmayan ayetleri görünce, böylesine önemli konular hakkında nasıl bilgi olmaz diye soruyorum.

    edit: dışarı çıktığım için yarım kalan entrymi devam ettiriyorum. bu bölüme kadar okuyup tekrar okumak isteyenler buradan devam edebilir.

    peygamberle ilgili çok da lüzumu olmadığını düşündüğüm ayetler olması. mesela ahzab suresi 53. ayet. içeriği peygamberinizin evine izinsiz girmeyin, o size söylemeye çekiniyor ama ben allah'ım ben çekinmem minvalinde bir ayet. bana ilk okuduğum zaman, peygamber dini kendi çıkarları için güzelce kullanmış. kendi söylemekten çekindiği bir şeyi allah'ın ağzıyla söylüyor gibi hissetmiştim. buna verilecek cevabı şimdiden biliyorum, "o zamanki bedeviler lambur lumbur peygamberin evine giriyordu, peygamber de çekiniyordu gelmeyin demeye" tarzında cevaplar gelecek biliyorum. dediğiniz doğru olabilir de. ben kafama takılan şeyleri söylüyorum sadece.

    başka bir sebep kuran'ın sadece o coğrafyayı ilgilendiriyormuş gibi bir havası ve üslubu da var. zuhruf suresi 3. ayet mesela. "biz onu anlayasınız diye arapça indirdik." deniyor. ben anlamıyorum. dünyanın geri kalanı da anlamıyor, sadece araplar anlıyor. biz araştırmaya, anlamaya kalktığımızda ise, işte türkçe'nin yetersizliği, sen onu boşver şu meale bak, şu hocanın çevirisine bak minvalinde yönlendirmelerle karşılaşıyoruz. elbette sadece bir ayet üzerinden gitmiyorum. kuran genel yapı itibariyle de sadece o coğrafyaya has bir yapıda olduğunu başka şeylerle de gösteriyor. mesela kuzeylilerin nasıl oruç tutacağı konusu. tamam adam müslüman oldu diyelim, norveçt'te oruç tutacak. yılın bazı zamanlarında 23 saat gündüz oluyor 1 saat güneş batıyor. bu adamlar 23 saat mi oruç tutacak? veya güneş batmayan yerler var ölüm orucuna mı girecek bu insanlar? ben açtım kuzeyliler hangi saatlerde oruç tutar diye baktım. mekke saatine göre ayarlanmış onların iftar saatleri. niye mekke yahu? sen kimsin de böyle bir şeye karar veriyorsun? nasıl böyle bir haddi kendinde buluyorsun? allah belki onları cezalandırıyor ölüm orucuna tabi tutuyor sen kimsin de onların iftar saatlerini kafana göre ayarlıyorsun? başka yorumlar da olabilir tabi ama kuran'ı muhammed yazmıştır savını güçlendiriyor bu olay.

    kuran'da doğanın güzelliklerinden bahsederken, hurma ağaçlarından, şelalerden, yıldızlardan, aydan, güneşten bahsedilir genelde. kuzey ışıkları veya başka coğrafyaya özgü bir doğa olayından bahsedildiğini de görmedim.

    cennet, cehennem tasvirleri bile araplar'ın zevkine hitap edecek şekilde dizayn edilmiş gibi hissediyorum. araplar'ın sıcaktan bıkmış olduğundan dolayı cennette şelale gibi ırmak gibi serinliği çağrıştıran mekanlar vaad ediliyor. mesela bir oda var girince içiniz ısınacak demiyor kuzeyliler'i düşünerek. tam tersine kuzeyliler'in de valhalla'sı var. onlara da o cennette şömine başında ısınacakları vaad edilmiş. onların cehennemleri buzdan, arapların cehennemi ateşten. sürekli ateş ile korkutuluyor. ateşten şerbetler içeceğiz, ateşli kırbaçla sırtımızı kamçılayacaklar vs. her coğrafyanın kendine özgü bir dini olsa buna itiraz etmem. araplar sıcaktan bıktığı için tekrar ateşe atılması elbette onlara cezayı çağrıştıracaktır. ama evrensel olduğu iddiasında bulunan bir dinde, soğuk yerlerde yaşayanlar sizi de buz gibi bir odada tutacağız tarzında ayetler olabilirdi diye düşünüyorum. derinlemesine bakmadım bu konuya, eğer var ise bu yazdıklarımı silerim.

    benim için çok önemli başka bir konu da peygamberin evlatlığı zeyd'in eşi ile evlenmesi de benim midemi bulandırmıştı ilk gördüğümde. inanmak istediğim bir peygambere yakıştıramamıştım bu davranışı. söylentilerde 2 uç taraf var. bir uç, "muhammed'in zeyd'in karısını uygunsuz bir biçimde görüp onu beğendiği, uzun zaman bunu kendine sakladığı. ve daha sonra gidip bizzat zeyd'den karısını istediği söyleniyor. zeyd'de karısının yüzüne bile bakamadan peygamber seni benden istiyor diyor ağlayarak ve zeyd'in eşi ile peygamber evleniyor. diğer söylenti ise zeyd'in karısı zeyd'den kötü muamele görüyor ve sanırım sürekli dayak yiyor. peygambere gelip ne olur beni karınız olarak alın diye yalvarıyor ve peygamber de inen ayetle birlikte evleniyor zeyd'in karısıyla. ayeti de yazayım buraya. ahzab suresi 37. ayet "ve allah’ın, onu ni’metlendirdiği ve senin de kendisini ni’metlendirdiğin kişiye: “zevceni (kendine) tut (boşama) ve allah’a karşı takva sahibi ol.” demiştin. allah’ın açıklayacağı şeyi nefsinde saklıyordun. ve insanlardan korkuyordun (çekiniyordun). allah, (kendisinden) korkman (çekinmen) için daha çok hak sahibidir. sonra zeyd, ondan alâkasını kesince onu, seninle evlendirdik ki, evlâtlıklarının kendileriyle ilişkilerini kestikleri (boşadıkları) kadınların evlenmelerinde, mü’minlerin üzerinde bir zorluk olmasın diye. (böylece) allah’ın emri yerine getirilmiş oldu."

    söylentilerin ötesinde bu ayetten çıkarabileceğimiz kesin doğrular var. senin nefsinde saklı tuttuğun şeyi biz sana helal kıldık demesi, peygamberin zeyd'in karısını zaten beğendiğini gösteriyor. ayetten anladığım peygamberin zaten evlenmeye niyeti varmış ama insanlara bunu açıklamaktan çekiniyormuş. allah helal kılınca zeyd'in karısı zeynep ile peygamber evleniyor.

    bildiğim kadarıyla peygamber zeyd'in karısı ile evlenmeden önce cahiliye dönemi diye bahsedilen iğrençliklerle tasvir edilen o dönemde bile evlatlığın eşi ile evlenmek yasakmış. bu olaydan sonra bunun da yolu açılıyormuş. ki ayetten de anlaşılıyor, insanlara bu olayın serbestliğini tanıması açısından ayet geliyor zaten. olan bir uygulama olsa ayet de gelmezdi.

    yani inanan arkadaşlarım lütfen kusuruma bakmasın. kimsenin kutsal gördüğü bir şey hakkında kötü konuşmak istemem ama güzel bir laf vardı. anormal olaylara verilen anormal tepkiler normaldir diye. bu olay takdir edersiniz ki hepimizin anormal karşılayabileceği bir olay ve bunu dile getirmek de sanki benim iftira attığım, kötü bir sözle itham ettiğim gibi bir algıya sebep olacak. ben içime sinmeyen durumları yazıyorum sadece.

    dikkatli konuşmaya çalışıyorum ama bozuk ahlakı tamamlamaya geldi denilen peygamberin bu tarz bir işe kalkışması gerçekten kötü hissettiriyor. inansak da inanmasak da bir nevi çocukluk kahramanımız. muhammed'ül emin, bütün iyi sıfatlara layık insan. böyle böyle beynimizin bütün kıvrımlarında kendisinin ne kadar muhteşem bir insan olduğu bilgileri vardı. bu tarz olayları düşünüyorum çevremden biri yapsa muhtemelen dışlanırdı. sıradan bir insana bile yakıştıramadığımız bir davranışı peygamberin sergilediğini görünce insan soğuyor dinden. ha kalkıp biri diyecek ki " o kadının ihtiyacı vardı, peygambere yalvardı. peygamber de onu aldı." nefsinde saklı tutma mevzusunu devre dışı bırakıp peygamberi savunmak için yapılacak en iyi açıklama bu olur. ben de şimdiden diyorum ki daha iyi bir yol bulunamaz mıydı? o dönemde bekar, evlenmek isteyen genç veya boşanmış başka bir erkek yok muydu? şart mıydı peygamberin evlenmesi. bazen uyduruk şeyhler ile ilgili iğrenç hikayeler duyulur. mesela gider müritlerinden birine senin karınla ilişkiye gireceğim. bakalım nefsini ezebilmiş misin? gibi enteresan kılıflar uyduran şeyhler aklıma geldi kimse kusura bakmasın.

    peygamberin cariyelerinin olduğunu gösteren ayetler de hayal kırıklığına uğramama sebep olmuştu. ahzab suresi 50. ayete bir göz atalım.
    “mehirlerini verdiğin eşlerini; allah’ın sana ganimet olarak nasip ettiği cariyeleri; seninle birlikte göç eden amca, hala, dayı, teyze kızlarını; seninle evlenmek istiyorlarsa, salt sana özgü bu durum olarak, hepsini helâl kıldık. onlar mehirlerini peygamber’e bağışlayabilirler. bu konuda güçlük çekmeyesin diye onların da üzerlerine neyi farz kıldığımızı bildirdik; allah bağışlayandır, acıyandır.”

    (ekleme bölümü) peygamberin bu kadar kadın düşkünü olması, benim onun hakkındaki bütün üstün insan görüşlerimi yıktı. bir buddha'nın hayatını okumuşum izlenimi vermiyor. inanca göre tanrı nedir? muhammed kimdir? sorularının üzerinde duralım biraz. tanrı, bütün bu dünyadaki bildiklerimizin, hayal ettiklerimizin ötesinde bir gerçekliktir. o öyle bir gerçekliktir ki, eğer idrakımız tam açık olsaydı bu dünyadaki bütün çabalarımız bize boş gelirdi. gerçeklik dediğimiz şey çok farklı bir kavram. bu dünyada zevk aldığımız her şeyin aslında birer aldatmaca olduğunu düşünün. şuna benzetiyorum ben, bilgisayar oyunun içindeki karakterler bir şeyi şiddetle isterken onlara acıyor musunuz? hayır. neden? çünkü hisleri gerçek değil. sadece tepki veriyor robot gibi. buddha'nın, mevlana'nın laflarını dikkatle okuyun, buradaki isteklerin boş olduğunu özellikle vurgularlar. mevlana "ölmeden önce ölün" derken bunu kasteder. isteklerinizin, şahsi amaçlarınızın, kariyer planlarınızın boş olduğunu idrak edin. ölüm yalnızca ölüm değildir. o sizin arzularınızın ve sizi gerçeklikten alıkoyan bedeninizin ölmesidir. ölüm sizin değil, nefsin ölümüdür yani. biz bedenden ibaret değiliz. bizi ölümsüz yapan bir ruh vardır, ve bu ruh tanrının bir parçasıdır. insan olmaya çalışmak, gerçekliğe ulaşmaya çalışmaktır. tanrıyla aşk ile bütünleşmektir.

    şimdi şu sözler hangi dilde yazılırsa yazılsın insanın içini ürpertiyor. yok orada öyle denmek istendi, o öyleydi de böyleydi de gibi bir durum yok. kimse bir şeyleri açıklama ihtiyacı hissetmiyor. herkes neyi algılıyorsa onu anlıyor, ama herkes mesajı alıyor. ve böyle mevlana, buddha gibi insanlar sanki daha gerçekliğe kavuşmuş da bir şeyler aktarıyormuş gibi hissettiriyor.

    muhammed kimdir demiştik. muhammed bu lafları eden insanların da ötesinde gerçekliğe kavuşmuş bir insan olması gerekiyor. allah katında özel bir yeri olan bir insan. dolayısıyla bu arzularını tamamen bastırmış, nefsini öldürmüş bir insan olmalı. ama bakıyorsun, sanki cinsel isteği yükser biriymiş gibi bir izlenim var.

    ayrıca düşünsenize buddha'nın mevlana'nın yanına gidebilseniz şimdi ne sorular sorarsınız. var oluşla ilgili, insanın yapısıyla ilgili, gerçeklikle ilgili tonlarca soru sorulur. inanca göre muhammed bu insanlardan daha ilimli, daha çok cevaba nail olmuş bir insan. kuran'da yazıyor mu bilmiyorum ama mirac'a yükselmiş yani tanrıyla konuşmuş bir insan. her şeyin üzerinde yani. böyle bir insana soracak ne kadar çok soru olurdu. ama o dönemde peygamberin yanına gitseydiniz, cebinizde para olmadan ona soru soramazdınız. ne alaka mı? sizi şuraya alalım; mücadele suresi 12.ayet
    " ey iman edenler! peygamber ile gizli bir şey konuşacağınız zaman bu konuşmanızdan önce bir sadaka veriniz. bu sizin için daha hayırlı ve daha temizdir. şayet bir şey bulamazsanız, bilin ki allah bağışlayandır, esirgeyendir."

    peygamberle konuşmak için birilerine para vermemiz gerekiyormuş. peygambere mi artık başka yoksullara mı onu bilmiyorum, önemli de değil. böyle bir şey olabilir mi ya? daha sonra bu ayet allah tarafından iptal ediliyor.

    peygamberin karıları veya eşleri veya hanımları veya cariyeleri mevzusuna dönelim.

    yanlış hatırlamıyorsam peygamber hicretteyken yolda bir ayet geliyor. kuzenlerle evlenmek serbest hale geliyor. ayrıca kendini muhammed'e bağışlamak isteyen kadınlarla muhammed o anda evlenip ilişkiye girebiliyor ve daha sonra 51. ayette belirtildiği üzere peygamber istediği kadını günahı olmaksızın bırakabiliyor, istediğini tekrar alabiliyor. ama sadece peygambere özgü bir durum bu. yanlış yorumlamadıysam ve daha da kibarlaştırmadan peygamber sadece seks yapmak için o anda evlenip daha sonra günahı olmadan o karıları boşayabiliyor.

    bu ayetler üzerine peygamberin eşi ayşe'nin de şöyle dediği söyleniyor "görüyorum ki,” demiş, “senin allah’ın yalnız senin şeyinin keyfi için koşturuyor.” (kaynak: buhari, tefsir/7; tecrid, hadis/1721; müslim, rıda/49,50-hadis/1464; ıbni mace, nikah/57-hadis/200; ahmet ıbn-i hanbel, 6/134, 158, 261) sahi hadis yazdığı varsayılan buhari, müslim gibi isimler aktarmış bunu.

    peygamberin eşleri veya eşinin de tepkisini çekmiş bu durumlar anlayacağınız.

    her şeyi geçtim ayette beni doğrular nitelikte "sana ganimet olarak verdiğimiz cariyeler" gibi bir ifade var. onlar sohbet arkadaşıydı seks yapmak için cariye değildi diye mesaj atmayın bana lütfen. bununla ilgili ayet varsa elbette yollayın ama onun bunun peygamberi aklamaya çalışan yorumlarıyla ilgilenmiyorum.

    cariyelik demek kölelik demek. peygambere ganimet olarak cariye geliyorsa da bu işte bir sıkıntı var. zamanının çok ötesinde bir davranış olarak köleliği kaldırmaya çalıştı muhammed deniyor. bununla ilgili ayetler de var, köle bırakmaya teşvik ediyor insanları. ama kendi seks kölesi var. bu iş tutarsız. köleliğin kaldırılması girişimi dinler açısından önemli bir olaydır. çünkü köle edinen insan kendini efendi, yani bir nevi tanrı olarak görür. dinlerin mantığına göre senin kölen olamaz çünkü sen allah'ın kulusun. senin efendin allah. senin kölen olursa sen onun efendisi, allah'ı olursun. yani bu iman açısından bir paradokstur ve yasaklanması gayet normaldir. ama peygamberin cariyesi olması enteresan.

    kadınların ikinci sınıf vatandaş olmaları da beni dinden soğutan başka bir sebep. bir erkeğin 4 kadın alabilmesi aşağılayıcı bir durum. bunu "hafız" bir yakınıma sorduğumda savaş durumunda nüfus azalmasın diye öyle bir uygulama geldi dedi. ama savaş olmasa da bir erkek 4 kadın alabilir dimi dediğimde evet dedi. yani bu eğreti ve kıvırmaya yönelik bir cevap. bazı sebepler olabilir, mesela kadın çocuk doğuramıyordur başka kadınla evlenin dersin anlarım. ama o durumun tam tersinde de kadına aynı hakların tanınması gerekir. kadın eğer erkeğin kısır olması durumunda başka erkekle evlenebilir gibi.

    bu durumun ötesinde de kadınlar ikinci sınıf islama göre. şimdiki arap toplumundan da görebiliriz. yanlış bilmiyorsam kadınların ehliyet alması yeni yasallaştı. yahu şimdi islamı yanlış yaşıyorlar, kadınla erkek islamda eşittir demeyin lütfen. kadınlarınıza iyi davranın ayetleri de tatmin edici değil. hayvanlara iyi davranın diye de ayet vardır muhakkak bu bir eşitlik vurgusu değil. radikal ayetler olur, kadınlara da söz hakkı tanıyın, kadınlarla erkekler eşittir, siz ne iseniz onlar da odur. haklarınız eşittir gibi kadınların da "bak kuran'da bu yazıyor, sen beni ikinci sınıf göremezsin" demesine yol açacak kararlı ayetler olursa anlarım ama yok.

    islamiyetten önce türkler'de kadınlar ikinci sınıf değildi. bildiğiniz gibi kadınlar yönetimde bile söz sahibiydi. sanırım diğer uzak doğu toplumlarında da kadını mal gibi gören bekaret, sen benim helalimsin gibi kadını eşya gören bir bakış yok. cengiz han'ın hayatının anlatıldığı mongol filminde aktarılanlar doğru ise, cengiz han esir olarak başkalarının eline düştüğü zaman, karısı da başka biriyle birlikte oluyor ve ondan hamile kalıyor. cengiz han gelip karısını bulduğu zaman o çocuğu da kendi çocuğu olarak yetiştiriyor ve kadına hesap sormuyor. kadınları insandan başka bir forma sokma olayı sadece orta doğuya mahsus sanıyorum. o zamanlar avrupa'da işler nasıl bilmiyorum. derinlemesine araştırma yapmadım yanlışım varsa düzeltin lütfen, sadece gözlem yapıyorum ama vikings dizisinde de bunu gözlemledim. kadın gayet savaşçı, söz hakkı olan biri. hatta adam karısını başka bir adama teklif ediyordu. diziden çıkarım mı yapılır? elbette tamamen sağlıklı çıkarımlar yapılmaz ama az da olsa fikir sahibi olunuyor. mesela türk dizilerinde böyle bir şey göremezsiniz, çünkü bizde bu iş normal değildir. yapılıyorsa da kapalı kapılar ardında yapılıyordur.

    bunu hoş gördüğüm, normal bulduğum sonucuna ulaşılmasın ve konudan sapılmasın sadece kadının diğer toplumlardaki yerini incelemeye çalışıyorum. tartıştığım şey kadının güçlü olduğu toplumlar var. onlara dinini anlatırken bu kuralı nasıl kabul ettireceksin? islamiyetle şereflenmemiş? toplumlar bile kadınları birey olarak görürken ahlakı tamamlamaya gelen muhammed'in dininde kadınlar 2. sınıf vatandaş. tartışmaya çalıştığım şey buydu özetlemiş oldum.

    bazı ayetlerde tutarsızlık olması da dinden kopmam için bir sebep. kuran'da bir harfte bile hata gösteribilir misin diyen insanlara karşı bunu söylemiş bulunayım.
    nahl suresi 101. ayet ve yunus suresi 64. ayet. ayetleri lütfen kendiniz kontrol edin yazının uzamaması için eklemeyeyim direkt kendi yorumlamama geçeyim.

    nahl suresi 101. ayette bahsedilen özetle şu. bir ayet inmiş ve bu ayet başka bir ayet ile çelişiyormuş. bunu görenler peygambere sen kendin uyduruyorsun bu ayetleri demişler, ve allah da ben neyi indireceğimi neyi kaldıracağımı bilirim demiş. yunus suresi 64. ayette ise allah'ın sözlerinde asla değişiklik yoktur deniyor.

    bu başka bir durum için söylenmiş olsa bile nahl suresinde ayetlerin birbirini tutmadığı gayet açık. hatta islamda da bildiğim kadarıyla 2 farklı ayet var ise sonradan indirilmiş olan kabul ediliyor. buna da yanılmıyorsam nesh deniyor. bu iş de bana pek mantıklı gelmiyor. allah neden karar değiştirme ihtiyacı hissediyor ki? o zamandan, mekandan kısacası insanın etkileşim içinde olduğu her türlü kavramdan muaf değil mi? o bize vahiy ile doğruları indirir, biz de yapılması gereken doğru ne ise onu yaparız. mesela ilk başlarda ramazan ayında seks yapmak yasak iken, allah sizin zayıflığınızı bildi de serbest bıraktı gibi bir açıklama ile serbest bırakılıyor. bu durum müslümanların peygambere rahatsızlıklarını dile getirmesinden sonra oluyor yanlış bilmiyorsam. bu enteresan bir olay.

    bu duruma benzer başka bir ayet daha var. enfal suresi 65. ayet
    "ey peygamber! inananları cihada teşvik et. eğer sizden sabrecek 20 kişi olursa iki yüz kişiye karşı galip gelirler." deniyor.
    bir ayet sonra ise "şimdi allah sizin yükünüzü hafifletti. sizde bir zayıflık olduğunu bildi. şimdi sizden sabredecek 100 kişiden 200 kişiye karşı galip gelirler."

    özetle ilk başta allah diyor ki "siz müslümanlar 20 kişi 200 kişiye karşı galip gelir." daha sonra, "siz zayıfmışsınız, 100 kişi 200 kişiye galip gelir." diyor.

    buradaki karar değiştirme tanrı sıfatına yakıştıramadığımız bir şekilde gerçekleştiriyor. kimse kusura bakmasın ben bu ayeti okurken, direkt muhammed'in kendi yanındaki adamları savaşa teşvik etmek için yazdığını düşünüyorum. tanrı'nın bu durumu önceden kestirememesi bir kere tanrı kavramına ters bir durum. bu kadar insancıl ve hata yapabilen bir tanrı'nın olması mümkün mü? bence değil. fazla yönlendirdim ama yine de yorum sizin.

    bir de tanrı'nın anlık öfkelerini ve hayal kırıklıklarını belli eden ayetler var.

    okuduğumda aklıma kendi hayal kırıklıklarımı ve akabinde oluşan sinir boşalmasını hissettim.

    müdessir suresi 18. ayet'ten 31'e kadar
    o düşündü, ölçtü biçti
    kahrolası nasıl da ölçtü biçti!
    hay kahrolası! nasıl nasıl da ölçtü biçti!
    sonra baktı
    derken suratını astı, kaşlarını çattı...
    sonra da sırtını döndü, kibirinden kabardı arkasına bakmadan çekip gitti.
    bu büyücülerden nakledilen büyüden ibarettir dedi.
    bu beşer sözünden başka bir şey değildir.
    (beşer desin bakalım) ben de onu sekar'a atacağım. (sanırım cehennem ile ilgili bir şey sekar)
    sekar nedir bilir misin?
    nereden bileceksin
    o içine atılanı yer, bitirir yine de bırakmaz eski haline çevirip bu işi tekrar eder.
    sürekli olarak derileri kavurur.
    üzerinde on dokuz görevli vardır.
    biz cehennem görevlilirini sadece melaikelerden kıldık.

    vs. yani özetle ve yanlış hatırlamıyorsam, peygamber kendi amcasına islamı tanıtmak için gidiyor. amcası da tatmin olmuyor ve bu bir insan sözüdür diyor. ve daha sonra allah bu şekilde kızgınlığını belli ediyor. "nasıl da ölçtü biçti kahrolası" gibi laflar bana tanrının değil de peygamberin o anda kendini aşağılanmış hissetmesinden dolayı agresifleşmesini çağrıştırdı. o tavırlar ve hareketler ağırına gitmiş belli ki ve böyle bir ayet gelmiş veya yazmış. ne derseniz artık.

    yazıyı daha fazla uzatmamak için fazla ekleme yapmak istemiyorum. okuması zor oluyor bu kadar uzun entryleri. inanan arkadaşları kırmamaya, gücendirmemeye çalıştım. siz de lütfen sinirlenmeyin. bunlar sadece neden inanmıyorum başlıklı bir entry idi. elbette belki sadece benim yanılgılarımdan oluşuyor olabilir. kimseye bir şeyi empoze etmeye çalıştığım yok. özellikle "yanlış bilmiyorsam" gibi kalıplarla okuyanların da dediklerimi kontrol etmesi amacıyla eklemeler yaptım. kimseyi inancından etmek istemem, herkes ulaşacağı sonuca kendi ulaşır. benimle bu konuda tartışmak, konuşmak isteyenlerle özellikle konuşmak isterim. bu sohbetlerden keyif alıyorum ben, görüşünüz ne olursa olsun yazmaktan çekinmeyin. hatta yüz yüze görüşmek isteyenler olursa onlarla da oturup bu konuları konuşmak, karşılıklı medenice tartışmak isterim.

    başlıkta bir arkadaş evrim konusuna girmiş, evrim islam ile çelişmez vs. demiş. o konuya girmedim bile. bilimsel gelişmelerin hiçbirinden bahsetmedim çünkü her zaman o öyleydi de böyleydi de gibi açıklamalar geliyor. tartışma programlarını çok izlediğim için evrim ile ilgili gelebilecek en iyi cevapların türlerini bile biliyorum. açıkçası fazla bilgimin olmadığı konularda tartışmak istemiyorum. ama izlediğim programların, okuduğum yazıların özetini de kafam biraz yerine gelince bu konulara aşina olmayanlar için özet geçmeye çalışırım.

    bir önemli edit yapayım; gelen tepkiler üzerine bunu yazmak zorundayım. ben bu yazıyı yazarken kimseyi etkilemek, kimsenin görüşlerini değiştirmek istemiyorum. herkesin dinlere, tanrıya inanması ve inanmaması için kendince sebepleri var. ben burada yıllardır kafamın içinde dönüp dolaşan düşünceleri yazıya aktarma isteğiyle bir yazı yazdım. başka bir amacım yok.

    eksik veya hatalı gördüğünüz yerleri lütfen belirtin, düzelteyim. okuduğunuz için teşekkür ederim.

    bu arada edip yüksel'i yakından takip ediyorum. kendisi de böyle tartışmaları sever. her ne kadar o müslüman ben iki arada bir derede bir inanca sahip olsam da kendisini seviyorum ve eğer o da isterse onunla konuşmak isterim. buraları okuyorsa da duyurayım kendisine :)

    edit: (bknz: taşlıdere ilköğretim okulu yardım kampanyası)
  • dinin boktan emeller için çok kullanışlı olması
  • maalesef ülkemizde kendini dindar olarak gören bazı insanların, söyledikleri ile yaptıklarının farklı olmasındandır. dedikodu, dolandırıcılık, kul hakkı gibi şeylere dikkat edin diyip, bunlara en çok kendilerinin uymamasından kaynaklanır.
  • e tabi 13 senedir zorla dayatılan ılımlı islam politikaları.
  • %50dir. dinden feci bir sekilde sogutuyorlar adami
  • türkiye %90 müslüman olması ile bilinen bir ülkedir. fakat bu %90'lık kısıma tekabül eden 70 milyonluk kısmın en fazla 5 milyonu hakiki anlamda dini yaşamaya çalışmaktadır. peki nedir bu hakiki anlamda dini yaşamak?

    islamiyet günümüzde tahkiki anlamda değil taklidi anlamda yaşanmaktadır. geleneklere göre şekil aldığından islamiyet özünden kopmaktadır. dolayısı ile bu dini temsil ettiğini ibraz eden insanların davranışları sebebi ile dinsizlik kavramı artmaktadır.

    tahkiki anlamda yaşanan islamiyet nedir? hakiki islamiyet; kapitalizmin güçlü olmadığı bir serbest piyasa sisteminin yanında insanların gündelik hayatlarındaki en ince ayrıntıyı bile barındıran bir sistemdir.

    islamiyet sadece ibadet ile olmaz. yaşamınızın her alanına yaymaz ve ibadet ile geçiştirmeye çalışırsanız sonunda sadece müslümanmış gibi yaşarsınız.

    -komşusu açken, tok yatan bizden değildir.*
    -hırsızlık yapan kızım fatıma bile olsa kolunu keserim. *
    -“müslim” elinden ve dilinden emin olunan insandır*
    -adalet mülkün temelidir.*

    bunlar sadece örnekleri. şimdi günümüz müslümanlığı ile ilk dönem müslümalığı karşılaştırmak istemiyorum. zira sadece bu yukarıdaki 4 maddenin yokluğu bile insanları dinsizliğe doğru itmektedir.

    -kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız. müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.*

    -içinizden, insanları hayra çağıracak, iyiliği emredip kötülükten alıkoyacak bir topluluk bulunsun..." (âl-i imran, 3/104)
  • turkiyede dinsizlik iki artiyorsa dincilik on artiyor halka karisin la biraz.
  • tarihsel süreç olarak toplumun çoğunun dini baskı ve tutarsızlığa bir tepki olarak dinsizleşmesi yada dinsizleşecek olmasıdır. ancak şahsen benim olayım, dindeki tuhaflıkların kaynağını araştırmak için kuranı okumamla başladı, biyolojiye, evrime, bilimsel belgeselere merak salmamla da nihai noktaya varmış oldu. bunu bir hakaret olarak algılamayın, türkiye özelinde konuşacak olursak eğer kuranın türkçesini okutsan çoğu yada azı demesem de toplumun bir kısmı dinden vazgeçer.
  • 1) bilimsel ve toplumsal gelişmeyle dinin her toplumdan yavaş yavaş kaybolması normaldir zaten

    2) türkiye'de dini tekelinde tutan adamın şeytani davranışları ve duygu sömürüsü
  • türkiye'de din hiçbir zaman çekici olmamıştır. daha çocukluktan hurafeler ve yasaklar kafamızın içine sokulmuştur. yanarsın, çarpılırsın, yamulursun, ters ayaklar, ibretlik hikayeler.

    karşı cinsinden hoşlanmaya başlarsın, öpmek istersin ama yine yasak. gören olur, laf olur, günahtır.

    tabi ki siyaseten de islam, özgürlükleri kısıtlayacak şekilde sunulmuştur.

    din dediğin şey az ötede kendi halinde olsa mis gibi kokar. lahana sevmeyen adama zorla yedirir gibi yedirmeye çalışıyorlar. çıkartıyoruz ağzımızdan yine sokuyorlar.
    dinde zorlama yoktur!
    zorlamayı bırak kanırtıyorlar.