şükela:  tümü | bugün
  • yav siz hiç mi rakı masasına oturmadınız?
  • “türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkanını vermiyor.”

    a. hamdi tanpınar notlarından
  • maslow'un hiyerarşisine bakarsak sebebini anlayabileceğimiz durumdur. biz beslenme, barınma, güvenli bir ortamda yaşama gibi temel ihtiyaçlarımızı gideremiyoruz ki, felsefe yapabilelim, filozof olabilelim.
  • çıktı canım çıkmaz mı yurt dışındayız şu an hepimiz.
  • türkiye'deki felsefi okumalardan, faaliyetlerden, literatürden habersiz insanların, artık klişeleşmiş önermesi. yanlış anlamayın kimseyi suçlamıyorum. hayatında hiç türkçe felsefe kitabı okumamış insanların, "türkçe felsefi olarak yetersiz bir dildir" dediği bir ülkede yaşıyoruz. üstelik bu insanlar ülkeyi yönetiyor.

    özellikle cumhuriyet dönemindeki çalışmalardan herkes habersiz. bedia akarsu, macit gökberk, nermi uygur gibi güzel insanları kimse bilmiyor. bu güzel insanlar da, öyle gelişigüzel çıkmadılar. nazi almanyasından kaçan ernst von aster, walter kranz, heinz heimsoeth gibi önemli isimler, istanbul üniversitesi felsefe bölümünde dersler verdiler. bana göre cumhuriyet döneminde, felsefe bağlamında en büyük şans veya gelişme buydu. bugün hala pek çok üniversite'nin felsefe bölümünde, walter kranz'ın ve ernst von aster'in kitapları okutulmaktadır.

    (bkz: antik felsefe)
    (bkz: ernst von aster'in ders notları)

    bu kitapları okuyanlar var mı? bu kitaplar okunmadan önermede bulunmayalım. ayrıca okumamak bir cahillik göstergesi değildir. konu dahilinde birkaç bilgi veriyorum. bu kitapları öneri mahiyetinde görün.

    devam edelim. nazi almanyasından kaçan bu önemli isimler, türkiye'de bir felsefi gelenek başlattılar. özellikle bedia akarsu ve macit gökberk çalışmalarının önemli bir kısmını, dil felsefesi ve felsefi kavramları türkçeleştirmeye ayırdılar. hatta macit gökberk 1954-1960 ve 1969-1976 yılları arasında türk dil kurumu başkanlığı yapmıştır. dolayısıyla özellikle dil alanında sürdürülen felsefi çalışmalar, o dönemde değerli görülmüştür. maalesef günümüzde mevcut çalışmalar kimsenin umurunda bile değil. üniversitelerin felsefe bölümleri genel itibariyle çöplüğe dönmüş durumda.

    yine de hala çok önemli insanlar var. cengiz çakmak, teoman duralı, nami başer, ayhan bıçak gibi hocalar, bu ülkenin yüz akıdır. imkanı olan herkes, bu adamların dersine girsin, çalışmalarını takip etsin. emin olun bambaşka insanlar olacaksınız.

    konu yeterince dağıldı. yukarıda birkaç arkadaş, felsefe deyince ne anlaşılması gerektiğini çok güzel bir şekilde açıklamış. felsefe artık descartes, platon, aristoteles, nietzsche, farabi, ibn rüşd'lerin zamanındaki felsefeden çok farklı. temel birkaç tanesini sayacak olursak: göstergeler ve linguistik alanında çalışanlar var (bkz: roland barthes) gibi, mantıkçı pozitivistler ve akabinde analitik bir gelenek var (bkz: frege) (bkz: russell) (bkz: wittgenstein) gibi, siyaset felsefesi alanında çalışanlar var (bkz: strauss) (bkz: spencer) (bkz: foucault) (bkz: arrendt) gibi, bunun dışında tabi estetik, bilim felsefesi, etik gibi alanlar hala tartışılmaktadır. ama bu saydığım alanlarda bir bütün halinde uzmanlaşmak, günümüz itibariyle imkansıza yakındır. bu sebepten felsefe deyince ne anlaşıldığı ve anlaşılması gerektiği çok önemlidir.

    umarım türkiye'de felsefe, gereksiz, boş bir kavram olarak kalmaz. elbette bütün toplum felsefeci olsun demiyorum. ülkelerin, ideolojilerin ve toplumların geleceği açısından bu durum tehlikelidir. ama en azından bu bölümü okumak isteyen, hevesi olan insanlar, doğru düzgün eğitim alır ve toplum baskısıyla sindirilmez ise, türkiye'de felsefi çalışmalar çok önemli bir noktaya gelecektir.
  • bu başlık her açıldığında söylemekten bıkmayacağım, vardır; (bkz: ulus baker)
    lütfen tüm (derlenen) kitaplarını anlayarak okumaya çalışın, ne demek istediğimi
    anlayacaksınız.
  • aysun kayacı'yı görmezden gelenle işim olmaz, direkt engellerim.
  • öncelikle bu mesele hakkında kayda değer şekilde geniş kapsamlı kalem oynatabilmek için, içinde bulunduğumuz küçük asya'nın en aşağı son 500 yıllık kültürel ve sosyolojik, aynı zamanda siyasi tutum ve davranışlarına bakmamız gerekiyor. mesele çok yönlü olduğundan işbu yazı, alanım gereği ekseriyetle sosyokültürel dinamikler ve siyasi tarih açısından ortaya konmaya çalışılacak. dolayısıyla, bu yazıda konunun sadece bir noktasını, ama ihtiva ettiği meseleler bakımından genişçe bir noktasını ele alacağız. entryler arasında hızlıca göz gezdirip okuduklarım açısından en beğenilenler dahil maalesef mevzuyu detaylı şekilde ele alan bir yazar olmamış. çağımızın popüler hastalığı olan ''hap bilgi''yi alan alıyor, mamafih detaya kimse girmek istemiyor. hap bilgilerle bu tarz konuları teknik olarak inceleyemeden ortaya verimli bir sonuç koyamazsınız arkadaşlar, üzgünüm. (dikkat ettiyseniz sadece giriş kısmı bile ne kadar uzun oldu.)

    umumi olarak baktığımızda islam toplumları için kullanılagelen çok klişeleşmiş bir söz vardır: ''islam dünyasında içtihat kapısı kapandı'' sözü. içtihat'ın arapçadaki anlamı kısaca bir mevzu üzerine kafa yormak, o mevzu hakkında çalışmak, ortaya fikir atmak demektir. bunu gerçekleştiren kişiye de ''müçtehit'' denir, ortak kök harflerden yazılmıştır. abbasiler'den başlamak üzere müslümanların yayıldıkları hemen her coğrafyada çeşitli bilimsel ve felsefi konulara kafa yordukları; matematik, fizik, astronomi, tarih, tıp gibi alanlarda münhasıran antik yunan'dan çevirilerle birlikte çalışmalar yaptıkları biliniyor. bilhassa halife mansur ve me'mun dönemleri, alanında uzman tarihçilere göre müslümanların bu tarz bilimsel ve ilmî konulara kafa yordukları en zirve dönem olarak karşımıza çıkıyor. kaynaklarda astrolojiye spesifik anlamda merakı olduğundan bahsedilen mansur'un; yunancadan aristoteles'in, ptolemaios'un eserlerini çevirttiği, süryanice ve pehlevice yazılmış kitaplar tedarik ettiği biliniyor. çevirmen kadrosunun hatrı sayılır bir kısmı mühtedilerden (ihtida etmiş, sonradan müslümanlığı kabul etmiş yabancı kökenli kişiler) oluşmakla birlikte, doğrudan hıristiyan ya da yahudi olup da çalışmalarına izin verilenler de vardı. çevirmenlerin yunanca, arapça ve süryanice bildikleri kayıtlara yansımış durumda. bazen bir eser doğrudan yunancadan arapçaya çevrilirken, bazen yunancadan süryaniceye, süryaniceden arapçaya çevrildiği de oluyordu.

    gerçekten de 8-12. asırlar arasının, islam toplumlarının bilimsel konularda kafa patlattığı en zirve dönemler olarak karşımıza çıkması tesadüf değildir. fakat eşzamanlı olarak islam toplumları arasında bazı inanç merkezli kırılmalar da yaşanmış, inanılmaz boyutlarda envai çeşit yeni mezhep ve tarikatlar da yine bu dönem zuhur etmiştir. siyasal erk ile özdeşleşmeye başlayan sünni islam inancı ise ağırlığını en başından beri muhafaza etmeyi başardığından, yöneticiler ve ulema sınıfı kendisine aykırı görünebilecek yeni fikir, hizipleşme ve inançlara karşı çok titiz davranmış, gerektiğinde bu yeni akımların mensuplarını cezalandırmaktan geri kalmamışlardır. örneğin tasavvuf bile sistemli şekilde 10. asırda kendine yayılma sahası bulmaya başlayacak, fakat ibnü'l arabî zendeka (zındıklık) suçlaması ile karşı karşıya gelecek, neredeyse ömrünün sonuna kadar dönemin mevcut siyasal islamından (hakim olan ideolojik görüş olarak sünni islamı kastediyoruz) kaçmak zorunda kalacaktır. hallac-ı mansur'dan arabî'ye, daha ileri tarih olarak örneğin şeyh bedrettin'den ismail şeyh maşuki'ye kadar umumi olarak islam dünyasında, spesifik anlamda osmanlı toplumunda bu tarz gerilim ve kırılmalar tarih sahnesinde hep karşımıza çıkmıştır.

    osmanlı, kuruluş dönemi itibariyle gerçekten de islam medeniyetinin altın çağını yaşadığı dönemleri kaçırarak ve içtihat kapısını kapatmak zorunda kalarak bilimsel faaliyetlerin neredeyse tamamiyle durduğu, yeni müçtehitlerin ortaya çıkmasına izin verilmediği, dinamizmden son derece uzak durağan bir yapı içerisinde kendine hayat sahası bulmuştu. bugün islam dünyasını ve özelinde osmanlı dinamiklerini inceleyen araştırmacılar, bu durağanlığın üzerinde önemle dururlar. hatta kimi araştırmacının görüşüne göre islam dünyası kendi iç reformunu sözünü ettiğimiz 9-12. asırlar arası yaşamış, mezhep ve inanç kavgalarını 14. asra gelindiğinde büyük ölçüde nihayete erdirmiş bir sosyolojik vaka vardır. ''islam dünyası reformdan geçmedi, bunu yaşamadı, o yüzden geri kaldı'' gibi basit tezler akademik camiada bu yüzden kabul görmez.

    fakat sözünü ettiğimiz bu büyük kırılma, değişim ve dönüşümden kaynaklı yaşanan iç sıkıntı ve gerilimlerden dolayı islam yöneticileri aynı şeylerin bir daha yaşanmaması, yönettikleri toplumların bozgun ve fesada sürüklenmemesi için 13-14. asırdan itibaren yeni fikir ve görüşteki insanlara müsamaha göstermemişlerdir. müslüman yöneticiler sözünü ettiğimiz kırılgan ve gerilimli dönemden büyük ibret almışlar, toplumun bir daha böyle farklı kutuplara bölünmemesi için her türlü düşüncenin önünü kesmişlerdir. onlar için en mühim husus, toplumun birliği, düzeni ve kanuni kadime riayet etmeleridir.

    işte bu noktadan sonra islam toplumlarında yeni içtihatlar denemek, bir nevi yeni bozgunculuk yaratmak olarak telakki edildi. ulema, ortaya yeni çalışmalar ve eserler ortaya koymaktan imtina etti. ulemaya göre islam, mevcut vaziyette hem dini açıdan hem de hukuki anlamda teşekkülünü tamamlamıştı. bu şartlar altında ulema, ''ümmetin inancının bozulmasını engelleme'' düsturu üzerine, yeni içtihatlarla yeni ihtilaflar yaratmayı göze almadı, alamadı. dolayısıyla ''muhafazakarlık'' çok köklü şekilde islam toplumlarına ve tabi ki osmanlı'ya yerleşmiş oldu, yeniliğe karşı müthiş bir direnç gelişti.

    bilime çok önem atfettiği bilinen 2. mehmet'in kurmuş olduğu sahn-ı seman medreseleri dahil, hiçbir medresede ufuk açıcı yeni konular okutulmadı ve öğretilmedi. osmanlı medreseleri içinde okutulan kitapların kahir ekseriyeti, yüzyıllar öncesinden orta asya ve iran'da yazılmış kitapların kopyala-yapıştır'ından ibaret kaldı. dönemin ulemasından kaynaklara yansıyan meşhur veciz söz de bu durumu adeta ispatlar niteliktedir: ''kütüb-i mutebere daha evvel ne veçhile okunageldi ise ol veçhile okuna.''

    bürokratikleşen ulema sınıfı mensuplarının siyasal otoriteye eklemlenmesi, sözünü ettiğimiz ''muhafaza ve taklit et, yeni fikirlerden kaçın'' prensibini daha da zirveye taşıdı. zira ulema artık siyasal otoriteyle birleşerek ve otoritenin sözünden çıkmayarak ''pastadan pay kapma'' yarışına girdi. bu insanlar eskiden olduğu gibi amatör düzeyde de olsa bilimsel bir çaba ve faaliyet içine girmiyor, mevki-makam elde etmeye çalışarak salt anlamda maddi kazanç peşinde koşturmaya başlıyorlardı.

    böyle olunca din, devlet ile ikiz kardeş gibi özdeşleşir hale geldi. aykırı fikirlerin sahipleri dinsizlikle suçlandı, dinsizlikle suçlandıkları için aynı zamanda sünni islamın temsilcisi ve koruyucusu olan devlete karşı da ''isyan etmek ve toplumda kargaşa çıkarmak'' damgasını yediler.

    örneğin, celal şengör'ün anakronik bir yaklaşımla ''osmanlı'daki ilk bilim şehidi'' dediği, 2. mehmet'in önemli âlimlerinden molla lütfi, sofu beyazıt tarafından ulemanın gazlamasıyla haksızca yargılanıp idam edilen çarpıcı bir örnek olarak karşımıza çıkıyor. lütfi için yapılan suçlamaların içeriğine bakıldığında, kendisi hakkında sarf edilen "ekser bildüğün felsefiyattır. mühimmat-ı diniyyeden ve ulum-ı şer'iyyeden nesne bilmezsin." sözü de bu durumu tüm çıplaklığıyla yansıtmaktadır.

    17-18. asra geldiğimizde osmanlı bürokratları ve ulema mensupları içinde devletin her anlamda (askeri, iktisadi, içtimai vs) zayıfladığı fark edilmiş, layiha yazarları (konuyla ilgili rapor oluşturan kimseler) sultana mevzuyu izah etmeye ve ne tür önlemler alınması gerektiği konusunda fikir vermeye başlamış, fakat bu fikirler arasında yalnızca geçmişin şaşalı ve kudretli günlerine atıfta bulunularak ''dini inancın zayıflaması, bunun da bozgunlara sebebiyet vermesi'' teşhisi konmuştur. buna göre 1. selim, 1. süleyman dönemlerinde hangi metotlar uygulanıyorsa, o metotların aynen tekrarı ve tatbik edilmesi görüşü ortaya atılmıştır. tabi ki halkın imanının kuvvetlendirilmesi de sunulan çözümlerin en mühimi(!) olarak karşımıza çıkmaktadır. osmanlı uleması görüldüğü kadarıyla bozulmanın sebeplerinin değil, ancak sonuçlarının farkındadır.

    yani bu aşamada bile ulema, ortaya yeni bir şeyler koyamıyor, geçmişin şaşalı günlerine özlem duymakla yetinip kanuni kadime riayet edilerek meselelerin hallolacağına inanıyordu. çünkü osmanlı uleması mevcut literatürün sınırlarının çizildiğini, kapıların kapandığını, ele alınan konuların kurallarının ve muhtevasının duvarlarla örüldüğünü düşünüyordu. buna kendini inandırmıştı. aksi halde pastadan başka türlü pay da kapamazdı (maddi anlamda).

    sonuç: bu coğrafyada serbest düşünceye ve bu düşüncenin üretebileceği şeylere hiçbir zaman sıcak bakılmadı. örneğin celal şengör, yine anakronik bir yaklaşımla katıldığı bir tv programında 1. süleyman ve dönemi için ''avrupa'da fen bilimlerinin yarattığı sıçrayışı kavrayamadı'' gibi bir söz sarf etmiştir. osmanlı sultanları içinde hangi şahsiyet bu durumu kavradı ki? 2. mehmet diyeceksiniz. kaçırdığınız nokta, bireysel anlamda bazı özel isimlerin entegre olmak zorunda kaldıkları içtimai dinamiklere karşı (ne kadar çaba içinde olursa olsun) bir yerden sonra aykırı hareket edememesidir... böyle bir tarihsel ve sosyolojik vaka varken, şark toplumlarında kayda değer filozof çıkmaması çok tabiidir. mesele süleyman, mehmet değil... mesele avrupa dinamikleri ile şark dinamiklerinin birbirinden çok bağımsız ve farklı, kendi iç dünyalarının olmasıdır. bu iç dünyayı idrak etmeden ve özümsemeden yapacağınız her tahlil, eksik ve/veya yanlış kalacaktır.

    avrupa'da milletler ve devletler büyük kargaşa ve kıyamdan geçti. yaratıcı yıkım dediğimiz tesirin korkunç şiddetinden nasibini almayan kalmadı. bu yüzden birçok devlet, yahut hanedan erken tarihlerde son buldu. osmanlı ise 600 yıl gibi inanılmaz uzun bir süreç zarfında ayakta kalmasını başardı. unutmayın ki osmanlı'nın ayakta kalmasında, yazının bir kısmında özetlemeye çalıştığım gibi siyasi otoriteye entegre olan ulemanın tutumu ve etkisi çok olmuştur.

    böyle bir mirası devralmak zorunda kalan yeni türkiye cumhuriyeti, bütün bu tarihsel sürece rağmen az da olsa filozof yetiştirmesini başarabilmiştir. ancak bu durum, halen toplumun büyük bir kesiminin çok durağan ve muhafazakar bir anlayışa sahip olduğu gerçeğini değiştirmiyor. yeni fikirlere karşı olağanüstü bir direnç gösteriyoruz, bu adeta genlerimize işlemiş.

    not: yazıya talep olursa devam niteliğinde bir yazı daha kaleme alabilirim. buraya kadar sabırla okuyanlar için teşekkürü borç bilirim.
  • (bkz: oruç aruoba)
hesabın var mı? giriş yap