şükela:  tümü | bugün
  • anlatacağım şeyler başlıkla pek alakalı olmasa da, türkiye'de yaşamak kısmı göze çarpan en boktan şey olduğu için başlığın adını böyle koymaya karar verdim.

    öncelikle söylemem gerekir ki çevreme ve topluma karşı önyargılarımla hareket eden birisiyim. belki tanısam iyi vakit geçireceğim veya bir şeyler öğrenebileceğim insanları da bu bakış açısıyla harcamış olabilirim ancak oransal olarak baktığımızda kesinlikle kazançlı çıkan ben olurum buna eminim. ha bu arada, bu önyargıyla yaklaşımın faydasını toplum adına söylemiyorum, kendim için söylüyorum. neyse zaten, başlarlar topluma. bu yazıyı toplumda ve çevremde rahatsızlık duyduğum meselelerin çözümüne dair bir çerçevede yazmayacağım zaten, sadece benmerkezli bir konu ve rahatlamaya dayalı bir amaç taşıyacak. belki benim gibi düşünen insanlar da rahatlar, bilemem.

    insanların çoğu bu ülkede yaşarken ne kadar boktan bir yaşamı olduğunun farkında bile olmuyor. ne kadar ilginç değil mi? yok hayır, düşük maaşlı insanların boktan yaşamlarından bahsetmiyorum sadece, aylık 20-30 bin lira kazanan ve türkiye'de üst bir kesim olarak nitelendirilebilecek tiplerin de yaşamı çok boktan ve kimse, bu bokluktan haberdar değil. yani bu ülkede yüksek para kazansan ne olucak ki? new york'ta yüksek maaşlı çalışan insanları düşünün bir, meryl streep'in oynadığı bir oyunu izleyebilir, en ünlü komedyenlerin sahne aldığı bir bara gidip keyif çatabilir, en güzel yemekleri güzel bir şarap eşliğinde tadabilir ve ne kadar uğraşırsa uğraşsın, medeniyetin nimetlerinden kaçamaz. hatta bunların hiçbirini bile yapmasa olur.

    neyse, türkiye'deki insan ne yapar peki? ithal bir ağız ve ithal hayaller ile, ithal eylemlere imza atar. orijinal insan az görülür bu ülkede, cidden. cidden bir saniye olsun düşünsenize, karşılaştırmayı da sahici bir kafayla yapın. istanbul'da yaşıyorsunuz ve maaş durumunuz da fena değil. ne yapıyorsunuz sahi? ithal sanat etkinliklerine katılıp mastürbasyon yapabilirsiniz, çünkü özgün ve kaliteli olanların sayısı oldukça az. belki boktan ve sahte bir bara gidip yine kendinizi eğlendirdiğinizi düşünebilirsiniz. ama ne yapabilirsiniz? bütün bunların dışında şehir adeta bir çöplük. "istanbul çok güzel." bok güzel. yemin ediyorum dünya şehirleri sıralamasında ilk 30'a bile girmez bu iğrenç şehir ve insanları. nezaket, saygı ve iletişimden nasibini alamamış bu çoğunluk ile sürekli trafikte olduğunuzu ve bir yerlere yetişmeye çalıştığınızı düşünün. üstelik takılmaya çalıştığınız ve yapmaya çalıştığınız, kendinizi geliştirmek için çabaladığınız şeyler de her zaman ikinci sınıf olsun. merhaba istanbul.

    geceleri pek uyuduğum söylenemez. neyse, bugün de sabah 9 gibi gidip bir kahve içiyim; belki kahvaltı yaparım diye düşündüm. gittiğim ufak bir kafe var, sabahları kimse olmaz, ufo altında kahvenizi içip kahvaltı yapabilir ve ardından sigara içip rahatlayabilirsiniz. ben ise bunları yaptıktan sonra eve gidip akşama kadar uyuyorum genelde işte, neyse. bugün otururken yanıma bir arkadaş grubu geldi. 2 erkek, bir kadın. sevimli görülecek tipler türkiye'de. neyse bu kafenin çevresine her zaman takılan bir iki köpek ve kedi vardır. bakın hayvanları severim ama temas etmeyi sevmem. canlı olan şeyin yaşamına saygı duyarım ama bu kadar. temas etmemek ise benim tercihim, çok temiz olduğumdan falan değil; sadece hoşlanmıyorum. neyse bu arkadaş grubu, kafenin küçük olduğunu belirtmiştim, dibime oturdu. tabii ki sorun yok, ama kadın olan kişi, bütün kedileri ve köpekleri masama taşıyıp onları beslemeye karar verdi. tabii ki bu arada kediler ve köpekler dizlerimin altında dolanıp masama tırmanmaya çalışıyordu. ben ise, sigara içtiklerini bildiğim halde duman gelmesin diye ters tarafa oturmuştum. yani dostum, hayvanları sevebilirsin, sıkı bir hayvansever de olabilirsin ama bu ne ya? herkes senin gibi içli dışlı olmak zorunda değil, romantizmini siktiklerim. bunları okurken birçoğunuz "ah gerizekalı" diye düşünebilir, siktirin gidin. kahve içtiğim masada hayvan istemem ve bu benim tercihim, bu da kimseyi iyi veya kötü bir insan olarak tanımlamaz. ama işte iki üç hayvana yardım etti ve başlarını okşadı diye kendini tatmin eden bu gerizekalı, bu yazdıklarımı yüzüne söylesem beni bu statüye koyacak kadar cahil. neyse o sırada erkeklerden biri rahatsız olabileceğimi belirtti, ben ise sorun yok dedim. işte o çocuk, nezaketten nasibini almış sayılı kişilerden türkiye'deki.

    niye mi bu olayı anlattım? çünkü hepiniz gerizekalısınız. çevrenizde evrensel anlamda iyi şeylerin ucundan tutan birkaç kişi görünce onları bu boktan toplumun içinde yüceltmeye kalkışıyorsunuz ama onlar da yüceltilmeye değer değil. onlar da cahil, ve kendilerini bu vasatın altında bir seviyeye sahip toplumda birer bilge gören cahiller. hayvanseverler, solcular, liberaller vs. türkiye'de herkes savunduğu şeyin cahili olmasına karşın, bunu öyle bir tutkuyla savunuyor ki; herkese karşı yargıç konumunda hareket edip, en gerizekalı tutumları sergilemekten kaçınmıyor. geri kalan tayfayı saymıyorum bile, onlar boktan biraz daha değerlidir.

    yani uzun lafın kısası, her şeyi çakma olan, yaşamı boyunca başkasına imrenerek ve sorgulayan bir akıldan yoksun bir şekilde hareket eden insanlarla birlikte bok gibi şehirlerin içinde yaşıyoruz. kültür, vatan, millet falan boş. hepimizin hayatı iğrenç. en son ne zaman gerçekten mutlu olduğumu hatırlamıyorum bile lan. bu yazıyı okuyan bir insan da loser biri olduğumu falan düşünür. yoo, değilim. aslında çoğunuzun yaşamından daha keyiflidir hayatım. fena olmayan bir insanım genel anlamda, sosyal çevrem de öyle. ancak yakındığım şeyler farklı.
  • acısız hayatı kimi yurt dışında bulabilir, kimi kalabalık bir metropolde, kimi de nezih bir kasabada. kişinin iç dinamiklerini iyi tanıması ile ilgili bir durum. kılıçla yaşayan, kılıçla ölür unutmayın.

    ''hayatın birinci yarısı, mutluluğa karşı duyulan yorulmak bilmez bir özlem olduğu halde, ikinci bölümü acı dolu bir korku duygusuyla kaplıdır.

    çünkü, mutluluk denilen her şeyin kuruntu olduğu ve acıdan başka gerçeğin bulunmadığı fark edilmiştir artık.
    aklı başında insanların, yakıcı zevklerden çok acısız bir hayata yönelmeleri bundan ötürüdür.''

    hayatın acıları üzerine - arthur schopenhauer
  • 20-55 arası erkeklerin büyük çoğunluğunun gününün nasıl geçtiğiyle ilgili bir kurmaca verebilirim.

    - n'aaptın aldın mı arabayı?
    - yok abi hasar kaydı çıktı.
    - tayyar'ın amcaoğlu satıyor 2011 dizel.
    - yeak, hazır tüplü buldum bir tane gebze'de ona bakı... offf olm göte bak göte, vay emmuaa...
    - he laa... hadi cumaya çıkalım.

    cuma'dan sonra az bulgur, nohut, kemalpaşa... sonra işe geçilir. tüm sosyal medya unsurlarında yalan haberlere, gazör jpeglere bakılır, karı-kız fotoğrafları beğenilir, yorum atılır. akşam eve gidip zik gibi bir dizi seyredilir. o araba alınıp karla saf dayıoğluna falan itelendikten sonra yine bir cuma daha böyle akıp gider.

    başlığı açan arkadaşın tiksintisini anlıyorum(geçmez olaydık da geçtik o yollardan). yalnız bütün gezegenin aşağı yukarı delirmiş şempanzelerin elinde olduğunu, izolasyonun ve sanatın, incelikli dostlukların, ilişkilerin kurulmasının şu anda gördüğünden de zor olduğunu kabullenme sürecinden geçtikten sonra enerjisini ve iyi niyetini daha verimli kullanabileceğini düşünüyorum.

    (bkz: burası survivor burada şaka yok her şey gerçek)
  • kör bir telaş ve kavga gürültü içindedir. en azından istanbul'da öyle. birbirinden çok başka günleriniz olabilir. kimi acılı kimi mutlu.yaz olur kış olur her dey değişir. yerler işler insanlar mekanlar roller... şehirler değişir. iktidarlar. ama birbirimize öfkemiz, ötekileştirme merakımız, kavgamız hor görüp itip kakmamız nedense değişmez. sıradan bir günün fonunda hep korna sesleri kavga ve telaş var sanki.
  • istanbul için anlatabilirim elim döndüğünce. normal bir gün, uyanmakla başlar ama bu sınırlar içinde gün, asıl kurbanın (istanbul kümesindeki canlı) evden çıkması ile başlar. zira ev içinde izole ortam mevcuttur ama o ayrı bir konu. isteyen bakabilir; (bkz: #72330312)

    kurbanımız artık yaşadığı diyemeyeceğim, "sığındığı" evinden bir gün önce tv'de dönen vatan millet sakarya temalı diziler, aklı incir çekirdeğini doldurmayacak meczup şarkıcı ve mankenlerin aşk hayatları, twitter'da orada burada görülen ne iş yaptığı belirsiz tüketim manyaklarının yeni arabaları, kunil modacıların beyanatları gibi sikko muhabbetlere maruz kalacağı işyerine doğru gitmek için evinden çıkar. hedefi -trilyonluk arabası bile olsa- toplu taşıma kullanmaktır ki eşsiz benzersiz istanbul trafiğiyle mümkün olduğunca az uğraşsın. binadan çıktığında ilk karşılaştığı şey sabahın o saatinde bile inanılması zor bir gürültü kirliliğidir. kendilerince komik bir olayı bile birbirleriyle kavga eder gibi anlatan tipleri, otobüs durağında tayyipçi ve anti-tayyipçilerin karga bokunu yemeden başlayan tartışmalarını, mutsuz ergenlerin zaten var olan biyolojik isyanlarının üstüne eklenen ülke mutsuzluğunun ağdalı zehrini, sanki herkes sağırmış gibi zart zart korna çalıp insanı yiyecek gibi bakan minibüsçüleri görünce metroya yürümeye karar verir. kulaklığı takar, oh mis. en azından işitme duyusu iptal oldu, peki ya görme? hmm bu sorun da sadece hayatta kalmaya yetecek temel dikkat işlevlerini açık tutup rölantide yürüyerek bir nebze çözülebilir.

    tv'de, radyoda, ofiste, kafelerde duyulma ihtimali olmayan müzikler kulaklığından yükselirken en azından soyutlanmanın hafifliğiyle metroya kadar gelinmiştir. keçi ağılı aromalı metro istasyonuna indiğinde kendisinden önce gelip toplanmış kalabalığı görür ve sıraya geçip beklemeye başlar. önünden ağzına kadar dolu geçen birkaç metro sonrası sıranın önüne doğru ilerlemiştir ama farkeder ki ortada sıra yok? evet amk sıra falan yok çünkü ilerlediğini sandığı kuyruk çoktan yok olmuş, kim gelirse sağına soluna dizilip düzensiz bir yığın oluşturmuş, kendisi de bu yığının ortasında kalakalmıştır. fiziksel olarak kendisinden güçlü olanlardan sonra bir şekilde vagona binmeyi başarmıştır. müzikle yetinip kimsenin yüzüne bakmadan dişini sıkmak zorundadır çünkü sabahları metroda eli kolu oynatabilmek mümkün olmadığından kitap okumak da mümkün değildir. o vagonda vücut hacmini sığdırabilecek kadar boşluk bulabilmiş bir birey ancak şükretmeli, öyle götü başı oynamamalı, şansını falan zorlamamalıdır. evet ne diyorduk, inilecek durağa gelindiğinde henüz nefes alınabiliyorsa hızlı adımlarla istasyondan dışarı fırlamalıdır. tam kapı ağzında flüt çalan güzel bir kız ve gitar çalan güzel bir erkek mi var? onlar da kim bilmiyorum ama belgesellerde çiçeklerin açmasını gösteren hızlandırılmış videolar gibi işleyen bir insan trafiğinde durup onlara bakmak adeta gaziosmanpaşa'da bir üst geçitte som altından tahtta oturarak şampanya patlatıp kahkahalar eşliğinde havyara çorba kaşığı daldırmak kadar lüks ve anlamsızdır. bırakınız çalsınlar, bırakınız oyalansınlar. fast forward tuşuna basılmış hayatlarda kaybedecek saniye bile yoktur.

    neyse kurbanımız metrodan çıkıp işyerine doğru yürümeye başlar ama müzik dinlemek bile imkansıza yakındır araba kornalarından. amınoğulları a.ş. üyeleri kornaya basmadan bir metre bile ilerleyemezler çünkü trafiğin akmasını sağlayan tek şey kornadır, veya değildir de öyle inanmışlardır. duran arabalardan hafifçe yürüyenlere kadar şöyle bir bakın, yanındakine bir şeyler anlatan şoförler bile istemdışı kornaya basarlar. belki de ehliyet kurslarında gizliden gizliye ilk öğretilen kural budur, "istanbul'da trafik gazla değil korna ile akar". son bir sabırla sabah eziyetinin sonuna gelmiş olan kurban işyerine ulaşmıştır. başı göğe mi ermiştir tabi ki hayır.

    kendi ülkelerinin dilini bile konuşamayan ve anlamayan, empatinin kelime anlamını bilmeyen hatta hayatlarının hiçbir zamanında içgüdüsel olarak bile bunu hissetmemiş yaratıklara tüm gün laf anlatmak durumunda kalacak ve dünya dışı yaşam formları ile bile anlaşması daha kolay olan iş arkadaşları ile bir mesai günü daha geçirecektir. bu kısmı da özet geçelim ki bitsin artık. gün sonunda dönüş macerası başlamıştır bile. sabahkinin aynısını bu sefer hava karanlıkken yapıp sığınağına doğru tek parça gitmeye çalışır ve varır varmaz sanki şehrin, insanların pisliğini ve negatif enerjisini lavaboya akıtıp kurtulmak ister gibi içgüdüsel hareketlerle elini yüzünü sabunladıktan sonra eline bir bardak çayını alıp (tabi asıl ilacı alkoldür ama her gün rakı içmek gibi kuntastik eylemlerden bahsedemeyiz burada sabancı mıyız amk, akp sağolsun) aslında monitör görevi gören televizyonun karşısına geçer. evet, medya lağımı yüzünden aklıbaşında insanların evinde tv, artık monitör haline gelmiştir ki arşivden seçilen filmler izlensin. internetin en büyük faydası budur insan sağlığına. bir belgesel, film ya da konser izlendikten sonra birey sıçma, yıkanma veya diş fırçalama eylemi gibi insani ihtiyaçlarını giderdikten sonra yatağa girer. bazen geçirdiği günü düşünür ama bu aktivite hayatında kalan günlerini de zehir ettiği için aslında düşünmek istemez. tüm bunları yaşamak için değil sadece nefes almak için çektiği gerçeği onu ölümden daha çok korkutur.