11161 entry daha
  • 1,5 ay sonra yapacağım eylem. allahı'm cok mutluyum kabus bitiyor. nerdeyse 20 yıl oldu. finalde bir süpriz cıkmasın lütfen allahım duy sesimi
  • çaylakken hergün kontrol ettiğim başlığı, yazar olalı 2 hafta olmuş daha yeni entry giriyorum, anladım ki askerde olmanın etkisi.. daha karakolun dışına çıkamıyorum çarşı iznim yok, ne türkiye’den siktir olup gitmesi amk.
  • vatanını terk etme eyleminin, bir hınçla belirtilmesi durumu.

    şimdi gelin insanları bu siktir olup gitme ''şerefine'' nail eden; onlara, eşlerine ve çocuklarına ''insanca'' bir yaşamın kapısını açan; ailesini, akrabalarını ve terk edilirken dahi kişiye bu şansı tanıyan (ileride açıklayacağım) ülkesini geride bıraktıran basamakları beraber inceleyelim.
    ön not: burada incelediğim, türkiye'den gitmek olmayıp, siktir olup gitme durumudur. yoksa eğitim için, bilim için, aşk için, macera için, görev için veya canı istediği için gidilebilinir türkiye'den; dönülebilinir, dönülmeyebilinir. ama tanımda bahsi geçen hınç söz konusu olduğunda orada durup iki kere, üç kere, idrak edilene değin durup düşünmek lazım.

    tespit: 80(artı eksi) yıllık bir hayat var önünde duran. doğduğun yeri, aileyi, topraklarının geçmişini ve zamanı sen seçmedin. tanrı, kader, tesadüf ne dersen de bu düzen böyle. dünya 4.5 milyar yaşında, homo sapiens 200 bin yıl yaşında, birkaç bin yıldır yazı var, 500 senedir seri üretim kitap basılıyor, 30 senedir internet var, akp de 20 ye yaklaşıyor. bir yerde, her ne kadar kişi bunu kendisi değiştirebilse yahut yontabilse dahi, kader var, hatta ondan öte “coğrafya kaderdir” diye bir gerçeklik, bir adım ötesi göklerden gelen bir karar(son hece iyi vurgulu) var.

    tespit: küreselleşme devrindeyiz, sınırlar kalktı, insanlar özgürlük kavramını nasıl da güzel yaşayabiliyor bazı ülkelerde, çiçekler böcekler, hayat bayram olacak, iyilik kazanacak, barış, kardeşlik sanrısı bir takım insanlara feci sirayet etmiş durumda. yanıt celal şengörden gelsinhayatın acımasız olduğu, güçlü olanın ilerlediği ne yazık ki adamın gözünün yaşına bakmayan, çoğu zaman hatanın telafisine yer bırakmayan bir hayatta yaşıyoruz.

    tespit: ''bütün genellemeler yanlıştır, bu da dahil'' histerisi insanı pratik hayatta işin içinden çıkılmaz bir sarmala sokar. her insan özeldir, gerçeklik ve hayatın anlamı her birey için başkadır başka olmasına ama iki kere iki dört eder ve hayat aslında göründüğü kadar karışık değil. son 20-30 yılda inanılmaz ivmelenen hayat standartları, zihin üzerinde bir tepkime başlatıyor. internet üzerinden times square'i de izleyebilirsin, taksim meydanı'nı da, yani ne olmuş oluyor, zihinlerde sınırlar kalkıyor. e o zaman ne oluyor 4k çözünürlükte, insanların yaşadığı alternatif yaşam şartlarını görüp '' benim de böyle bir ortamım olsa, benim de refahlı bir yaşamım olsa, anne bana niye almıyorsun, bizde niye yok'' bad triplerine giriliyor.
    he, haksız bir yakarış mı, dibine kadar haklı. ''hep ileri'' dir zaten insanın şiarı. lakin...
    lakini şu ki, eğer değerlendirmede ve tespitte içi boş bir şekilde yalnızca bu ''arzulama'' ilkel güdüsüyle yola çıkılırsa yapılacak eylemin adı ''siktir olup gitmek'' oluyor. türkiye'nin içinde bulunduğu durumu, burada sayfalarca ve betimlemelerle beraber çomar tanımlarıyla, haksızlık, yolsuzluk ve yoksulluk, toplumsal çürüme, her türlü irtica, son on küsür yıldaki cumhuriyet devrimine yönelik karşı devrimin kazandığı ivme, çoğu insanın 90'lardaki saf çocukluk anılarıyla beraber zihinlerindeki ''eski türkiye'' tanımı vs vs... hele ki ''bu ülke bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin'' kafasına da ulaşmışsanız altın vuruşu yapmışsınız demektir, tebrikler.
    kısaca güdü doğru ve meşru: daha iyisini istemek. peki bunun eldesi ne şekilde olacak? mevcut sorununun nedenlerinin doğru tespiti ön şartına bağlı çözümüyle.

    önce mevcut durumdan, ve onun nedeninden başlayalım.
    ne bekliyorsunuz ki gençler? ''krdş bura türkiye ne bklyn'' demiyorum, beklediğiniz şeyin olmama sebeplerini kavrayabiliyor musunuz? memnuniyetsizlik, istediğini alamamış bir çocuğun ağlama güdüsü seviyesinde olup da duruma dair bir kavrayış sağlanamazsa sorunumuz daha en temel neden-sonuç ekseninde yatmakta. 100 yıl önce büyük bir zar atıldı dünyada ve bu topraklarda. tarih önünde kabaca hükmümüz kesilmişti anlayacağınız, kabaca diyorum çünkü yıkılma kaderine sahip çok milletli; beşeri ve fenni artık ne kadar bilim ve felsefe varsa yakalayamamış yahut yakalamak istememiş, yetmemiş bir de reforme edilememiş ve hatta edilse dahi bir işe yaramayabilecek olan bir din sisteminin kıskacında iyice geriye gitmiş ve hatta özüne yabancılaşmış bir imparatorluğun 20. yy 'ı çıkması mümkün değildi. öyle de oldu zaten kabaca, ama ince detayında işin, bir kişinin tarihin hükmü karşısında neler yapabildiği görülüyor. atatürk'ün varlığı, şahsen fırlatılmış oku son anda kılıçla defetmekten farksız yazgımızda. yani anlayacağınız zaten bir yerde bahşedilmiş şu anda yaşadığımız hayatlar. cumhuriyet devrimini doğru okumamak, dolayısıyla hakkını vermeden ondan daha fazlasını beklemek ne denli akla ve vicdana sığıyor? hayattaki en büyük fedakarlık birkaç kuşak öncemiz tarafından canlarını feda ederek yapıldı ve neticede ''içeride ve dışarıda saygıyla tanınan yeni vatan, yeni sosyete, yeni devlet'' kuruldu. onlar kendi paylarını fazlasıyla yaptılar, cumhuriyet kuruldu; peki bunu yaşatma ve yükseltme payı, mükellefler olan biz gelecek olmuş nesil tarafından ne denli yerine getirildi? kusura bakmayın ama hem cam kenarı, hem şoför mahalli, hem de bedava... yemezler. işte bu 21.yy rehavetinin, küreselleştiği düşünülen bir dünyanın sonucu. hayat, ne yazık ki, yiyip, içip, sevişip ölmekten ibaret değil. belki siktir olunup gidilen ülkelerde böyle görünüyor olabilir.
    ''her halk hak edildiği şekilde yönetilir'' sözü aslında o kadar doğru ki. tarih nezdinde bir yerde, kaderimiz olan ve tarihsel, sosyal ve ekonomik şartların zaruri neticesi olagelmiş bu geri kalmışlığımız aslında bir yerde diyetimizdi. tutup vay efendim ''avrupa'da bu özgürlükler kanla alındı kan'' goygoyuna girmeyecek olsam da öyle anasını satayım ne yapalım.

    lakin her ne kadar sevilmese de, içinde bulunulduğu duruma lanet edilse de, hatta yeni gittiğiniz yerlerde oranın insanlarına kendi ülkenizi veryansın etme yazıklığına da düşülse unutulmaması gereken bir gerçek var ki o da, o beğenilmeyen ülkenin 90 yıl içerisinde geldiği noktada, vaktiyle yetiştirdiği aydın nesillerin neticesinde oluşturulmuş olan okullarda sizlere verdiği eğitimle( kendim eşşek gibi çalışıp buralara geldim demeyin, üzerim; hayatınızı boktan bir kargaşada kaybetmeyip o eşşek gibi çalışma imkanına sahip olmanın dahi kıymetini bilmezlik etmeyin) siktir olup gidebiliyorsanız; bir mülteci teknesinde, yahut bir tırın yük bölümünde çocuklarınıza sımsıkı sarılarak iki saat sonra ne olacağını bilmeden , aslında hiçbir şeyin ne olacağını bilmeden ölüm korkusu içinde değil de, uçakta çocuğunuz meyve suyunu içerken siz de müzik dinleyerek bulutları seyrederek siktirip gidebiliyorsanız, bu gelinen noktanın, kuşaklar öncesinin canı ve kanıyla ödediği bedelin, daha yakın kuşakların, her türlü iç karışıklığa rağmen, ürettiği kollektif birikimin sayesinde olduğudur. en azından bunun bilincinde olmak, o tanımda belirtilen hıncın kişiyi sürükleyeceği girdaba girilmesini bir nebze azaltacaktır.
    zira o girdap ki; kişiyi özünden, dilinden, kültüründen, aslında insanı insan yapan özelliklerinden çekip çıkaran bir kuvvete sahiptir. öyle bir çağda yaşıyoruz ki, insanın zaman ve hayat algısı bambaşka bir boyuta erişmiş durumda. 75 sene evvel avrupa dümdüzdü mesela, bizde 100 seneli evveli... o zırva olan hümanizm ve çiçek böcek çağı ve dünya vatandaşlığı yalnızca şu an görülen ve o da sözde olan 'barış' durumunda geçerli. tabi olmayagörsün ki bir savaş durumu yahut bir kaos ortamı açığa çıksın, o ülke için çok kilit bir noktada olmadığınız sürece iş yaş gençler, o yüzden çoluk çocuk, hele ki şu akıl almaz göç dünyasında fazla toz pembe hayaller çekmeyin burundan.

    kapanırken son söz nobelli alman kimyacı fritz'den gelsin: "der wissenschaftler dient im frieden der menschheit, im kriege dem vaterland'', yani ''bilimadamı barışta insanlığa, savaşta yurduna hizmet eder''. ne yazık ki gerçek şimdiye kadar böyleydi tarihte ve bir süre de böyle olacak. dil, kültür ve tarih insanları birbirine bağlayan en kuvvetli bağlar. devletler ve uluslar travma ve şok durumlarında bu bağlarına güvenerek hareket eder, ve bu bağlar temelinde sıkı düğümlerini atarlar. sonradan yüzyıllık bir oluşum süreci isteyen bu bağlara; kendi öz bağlarınızı bırakıp ne denli girebilirsiniz, hayal gücünüze kalmış.
    yani gidin, gidin gitmesine ama çok da ergen triplerinde siktirip gitmeyin:)
  • dün polis çevirdi beni , haksızdım ve yapmamam gereken bir şey yaparken polisle göz göze geldik.

    polis beni 50 metre takip ettikten sonra ışıklarını yakıp söndürdü. mesajı almıştım tabiki , çektim sağa , ceza yazılma prosedürünü öğrenmek için beklemeye başladım.

    2 polis memuru indi araçtan. ben de motorumdan inip kaskımı çıkardım.

    ilk cümleleri "bonsua mösyö" oldu. ben de aynı dilekte bulunduktan sonra ruhsat ve kimliğimi istedi , o sırada plakamı merkeze anons etti. dedim fransızcam çok iyi değil ingilizce konuşabiliyor musunuz , evet dediler.

    sizi neden durdurduğumuzu biliyor musunuz?

    bu cümleyi kurdu. bu arada fransızca "siz" zamirini kullanıyor. gülümsüyor.

    salağa yattım , hayır dedim. nerden geldiniz buraya dedi. turkiyeden dedim , karşılıklı bi güldük. dedim şu sokaktan bu yola çıktım.

    dedi o yol tek yön , siz tersten geldiniz. dedim biliyorum ama orda bisiklet yolu vardı ben de kullanabileceğimi düşündüm.

    kullanamazsınız dedi. bunu ben de biliyorum ama dediğim gibi salağa yattım. çünkü bile bile yapmış olduğumu bilse kitleyecek cezayı , neden kitlemesin?

    bilmiyordum , bir daha kullanmam dedim.

    sizi dedi daha önce hiç çevirmemişiz , bu ilk olsun ikinci de faturayı elinize veririz dedi.

    dedim teşekkür ederim bir daha olmaz.

    iyi akşamlar mösyö dediler ve gittiler.

    yahu türkiye kıyaslamasını yapıyorum kafamda , bir kere polis , çevirdiği 24 yaşındaki döner paketçisine siz demez. yaptığı hatayı kibarca anlatmaz. ve gülümseyerek iyi akşamlar diyip gitmez.

    fransızlar ırkçı diyenlere de kafam girsin. bu bir değil iki değil , bu adamların bütün memurları kibar abi. komple ponçik bi şehirde yaşıyorum, ülkenin geri kalanını bilmiyorum. ama burda insansınız abi potansiyel bi terörist ve tecavüzcü değilsiniz.

    gece 2 de sokakta tek yürüyen kıza iyi akşamlar diyin , dönüp size cevap verir. teşekkür eder.

    türkiyede kız koşmaya başlar. kendinizi kötü hissedersiniz.

    ya ne desem bilmiyorum , dünya türkiyeden çok farklı. iyisi de var kötüsü de ama iyisine gelebiliyorsanız gelin. hayatınıza , insanlığınıza yazık etmeyin.
  • gerçekleştirmek için 3 şartı vardır.

    ya çok akıllı ve eğitimli olacaksın ki seni kabul edecek iyi bir ülke bulabilesin. gidince sudan çıkmış balığa dönme. mühendislik veya tıp diploması, işinde tecrübe, mümkünse ama şart değil akademik kariyer ve gidilen ülkenin dilini çok iyi bilmek olmazsa olmaz.

    ya çok zengin olacaksın. bu da aşağı yukarı $500k sermaye demek. bu para bende olsa niye gideyim tr'de kendi krallığımı kurarım diyenler abdi ibrahim'e sorsunlar bakalım malta'da ne işi varmış. swh.

    ya da işçi sınıfında kaybedecek hiç bir şeyi olmayan, berberlik, pimapen, musluk tamirciliği, oto sanayi artık işte aklınıza gelen bu tip işlerden birinde tecrübe kazanmış birisi olmak. bu grubun işi kolay değil aslında ama elinde orta seviye yurtdışında kimsenin ihtiyacı olmadığı hukuk, felsefe, iktisat, edebiyat gibi diplomalara sahip vatandaşlara göre tutunma şansları yüksek çünkü toplumun ihtiyaç duyduğu bir meslek var ellerinde. almanya felsefe, edebiyat, matematik mezununu ne yapsın eline tonlarcası var. ama bir muslukçu her zaman iş bulabilir. almanya istemezse avustralya ister bu tip adamları. illa bir yere atarlar kapağı.

    edit:

    bir yol daha var. ehi ehi. şişman turist kızla evlenmek. :)
  • özeti yokmu knk?
  • beni her zaman şaşırtan bir geri kalmışlığı var türkiye' nin. eli kalem tutan, kafası çalıştığı belli olan bir yazar yazısını şöyle bitiriyor:

    "bir yol daha var. ehi ehi. şişman turist kızla evlenmek. :)"

    erkeklerin türkiye' den siktirip gitmesi mi başlık? burası bir erkek forumu mu? sadece erkekler için mi yazıyoruz? türklerle evlenen turistler hep kız ve şişman mı? tüm şişman turistler erkeklere aç ve türk olsa bile evleniyor mu? şişmanlığı mı aşağılıyoruz türklüğü mü?

    tam bir ortadoğu ülkesi türkiye. ilk siktirip gitmesi gerekenler kadınlar. kurtarın kendinizi.
  • belgrada gitmiştim sokakta o kadar güzel kız vardı ki inanamadım tr den gitsem direk belgrada yerleşirim herhalde ama para nerede bizde :(
  • su baslikta tekrar tekrar gelen "gidip oralarda suruneceksiniz, temizlik isleri yapip duracaksiniz, insanlar sizi asagilayacak" savindan gina geldi.

    eger iyi bir egitiminiz varsa, kendinizi gelistirmisseniz ve ingilizceniz iyiyse normal ve kendinize uygun bir is bulup calisirsiniz (is bulmak cok kolay degil yanlis anlasilmasin, ama dogru taktiklerle ve cabayla bulunmayacak bi sey de degil) ve gayet kendinize uygun bir sosyal cevre edinirsiniz. eger ingilizceniz bile yoksa tabiki bi sey yapamazsiniz.

    yukaridaki senaryo daha cok 20-25 yil once isci statusunde avrupaya goc eden gurbetcilere uyuyor. kendileri maalesef gelin gorun ki yillarca burda yasamis olmaya ragmen topluma entegre olma (asimile degil, entegre) ya da onca yil bi ulkede yasayip o ulkenin dilini bile ogrenme zahmetine girmeyenler icin gecerli.

    kusura bakmayin da hic bi caba gostermeden yurtdisinda bi sirket sizi alip ceo yapsin diye bekleyemezsiniz.

    ben kim miyim atip tutuyorum? yurtdisinda bi sirkette sales/marketing alaninda calisan (turkiyeyle hicbir alakasi yok), sirketteki tek yabanci olan ve burada gayet guzel bir cevresi olan (hem lokal hem yabancilardan olusan) genc bir turk kadiniyim. zorluklar yasamadim mi? cok yasadim. ama hicbir sekilde turkum diye asagilanma gormedim. work permit yuzunden bircok yerden red aldim, non-eu oldugumuz icin bu cok sik karsilasilan bir engel, ama bu kisisel degil tamamen administratif bir engel.

    son not: siz kendinizi iyi yetistirmisseniz dunyanin her yerinde kendinize uygun bir ortam bulup saygi gorursunuz.